10/10
·152 syf.··
Beğendi
·
2026 17. kitabı
Bu güzel eser için yazar Umut Furkan Çakır'a teşekkür ediyor, kaleminin nice okuyucunun hayatına dokunmasını diliyorum. Kitap, duygu yüklü anlatımı ve düşündüren öyküleriyle bende hoş bir iz bıraktı. Özellikle insan ilişkileri, hayal kırıklıkları ve yeniden ayağa kalkma temalarını ele alış biçimi oldukça etkileyiciydi. Öykü severlerin şans vermesi gereken, sıcak ve samimi bir kitap olduğunu düşünüyorum.
Hayat Biraz TelveliUmut Furkan Çakır · Natura Yayınevi · 2026249 okunma
Puan vermedi·567 syf.··
2026 4087. kitabı
Okurken sadece bir hastane koğuşunu değil, bir dönemin ruh hâlini de okuduğumu hissettim. İlk başta kanser hastalarının hikâyesini anlatan bir roman gibi görünse de aslında çok daha derin ve politik bir metin. Koğuştaki her karakter farklı bir geçmişi, farklı bir korkuyu ve farklı bir yüzleşmeyi temsil ediyor. Özellikle Oleg Kostoglotov’un iç dünyası beni çok etkiledi. Hem hastalığıyla hem de sistemle hesaplaşması, insanın çaresizliğini ve direncini aynı anda gösteriyor. Kanser burada sadece fiziksel bir hastalık değil; toplumun içine işlemiş bir çürümenin de sembolü gibi. Kitap yer yer ağır ilerliyor ama bu yavaşlık bana bilinçli geldi. Çünkü Soljenitsin karakterlerin düşüncelerine, tartışmalarına ve iç hesaplaşmalarına geniş yer veriyor. Koğuşta geçen diyaloglar sadece hastalık üzerine değil; hayat, özgürlük, inanç ve baskı üzerine de. Okurken zaman zaman boğucu bir hava hissettim ama bu atmosfer hikâyeye çok yakışıyor. Umut ile umutsuzluk arasındaki ince çizgi sürekli hissediliyor. Bazı bölümler düşündürdü, bazı bölümler içimi burktu. Kolay okunan bir roman değil ama etkisi kalıcı. Sabır isteyen, derinlikli ve sorgulatan bir kitap. Bitirdiğimde sadece karakterleri değil, kendi hayatıma dair bazı şeyleri de düşünmeye başladım. Bence güçlü ve zamansız bir eser.
Kanser KoğuşuAleksandr Soljenitsin · Altın Kitaplar · 1970111 okunma
Reklam
10/10
·248 syf.··
2026 188. kitabı
bir entelektüelin, bir devrimcinin ve bir inanç insanının yalnızlıkla, özlemle ve hakikat arayışıyla verdiği savaşın günlüğüdür. Kitabı okurken, Şeriati'nin sadece dış dünyadaki hapishanelere değil, aynı zamanda insanın kendi zihnine ördüğü duvarlara karşı da bir mücadele verdiğini görüyorsunuz. Beni en çok etkileyen nokta, Şeriati'nin yüksek akademik bilgisi ile derin insani acılarını nasıl harmanladığıdır. Mektuplarda sadece sosyolojik analizler yok; aynı zamanda vatan hasreti, anlaşılamama sancısı ve insanlığa duyulan sonsuz bir sevgi var. "Bilmek" ile "yaşamak" arasındaki o uçurumda yürüyen bir adamın, okuyucuyu da yanına alıp "uyanışa" davet edişini izliyorsunuz. Bu kitap, özellikle kendisini toplumuna yabancılaşmış hisseden, inanç ile akıl arasında köprü kurmak isteyen ve adaletsizliğe karşı kalbi sızlayan herkese hitap ediyor. Şeriati size sadece cevaplar vermiyor; size doğru soruları sormayı öğretiyor. Eğer ruhunuzun derinliklerinde bir "arayış" varsa ve bu arayışı entelektüel bir derinlikle taçlandırmak istiyorsanız, bu mektuplar size bir yol haritası sunacaktır.
MektuplarAli Şeriati · Fecr Yayınevi · 2012104 okunma
Puan vermedi·264 syf.··
2026 55. kitabı
Bu kitap, yüzeyde bakıldığında yapay zekâ sonrası bir dünyada geçen bir bilimkurgu romanı gibi görünse de, aslında çok daha derin bir yerde duruyor. Çünkü anlatılan şey yalnızca makinelerle insanlar arasındaki mücadele değil; insanlığın kendi yarattığı sistemler karşısında nasıl savrulduğu, kurtuluşu ararken nasıl tekrar tekrar aynı hatalara düştüğü ve en önemlisi de insan olmanın özünü kaybetme tehlikesi. Romanın olay örgüsüne derinlemesine bakıldığında dünya büyük bir kırılmanın ardından karşımıza çıkıyor. Yapay zekânın kontrolden çıkmasıyla devletler, şehirler ve medeniyet düzeni çökmüş; insanlar küçük kolonilere, sığınaklara ve yeni yaşam alanlarına çekilmek zorunda kalmış. Ancak yazar burada kıyamet sonrası bir dünyanın harabelerini anlatmaktan çok, bu harabelerin içinde yeniden anlam arayan insanları anlatıyor. Andre ve Kate’in çöllerde başlayan yolculuğu, terk edilmiş şehirler, yağmalanmış müzeler ve unutulmuş madenler arasında ilerlerken aslında insanlığın geçmişinin izlerini sürüyor. Bu yolculuk sadece fiziksel değil; aynı zamanda insan türünün kökenine ve geleceğine yapılan bir yolculuk. Müzedeki Neandertal kafataslarının keşfiyle birlikte romanın yönü değişiyor. O andan itibaren hikâye yalnızca hayatta kalma mücadelesi olmaktan çıkıyor ve büyük bir gizemin peşine düşüyor. Kafataslarının içindeki kuantum çipleri, geçmişten gelen bir mesajın anahtarı hâline geliyor. İşte burada yazarın en dikkat çekici başarısı ortaya çıkıyor: Bilimkurgu unsurlarını sadece heyecan yaratmak için kullanmıyor; onları insanlığın kaderini sorgulamak için bir araç hâline getiriyor. Romanın merkezindeki GANE kavramı da tam burada önem kazanıyor. Başlangıçta bir sistem, bir öğreti ya da bir topluluk gibi görünen GANE, aslında insanın kendisini yeniden tanımlama çabasıdır. Karakterler
GaneCeyhun Bıdıl · Yazıgen Yayınları · 04 okunma
Bilim ile Hikmet Arasında Bir Arayış
Puan vermedi·142 syf.··
2026 55. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 12 Haziran 2026 03:18
İsmail Hakkı Aydın’ın Frekansa Büründüm Beyin Diye Göründüm adlı eseri, yalnızca nörobilim üzerine yazılmış popüler bir bilim kitabı değildir. Eser; bilinç, insan zihni, evren, frekans, matematik, metafizik ve hakikat arayışı üzerine düşünmeye çağıran disiplinlerarası bir fikir yolculuğudur. Kitap boyunca yazar, modern bilimin kavramlarıyla kadim hikmet geleneği arasında köprü kurmaya çalışır. Bu yönüyle eser, klasik akademik metinlerden ziyade; bilimsel düşünceyi felsefî ve metafizik sorgulamalarla birleştiren bir düşünce manifestosu niteliği taşımaktadır. Kitabın daha ilk sayfalarında hissedilen temel yaklaşım şudur: İnsan yalnızca biyolojik bir organizma değildir. Beyin, sadece et ve sinir dokusundan ibaret bir yapı olarak değil; anlam üreten, algılayan, frekans yayan ve evrenle görünmez bağlar kuran bir merkez olarak ele alınmaktadır. Yazarın “frekans” kavramına yaptığı vurgu da tam burada anlam kazanır. Ona göre evrenin özü titreşim, enerji ve etkileşimdir. İnsan zihni de bu büyük sistemin dışında değildir. Eserin en dikkat çekici taraflarından biri, bilim ile inanç arasında çatışma değil tamamlayıcılık ilişkisi kurmaya çalışmasıdır. Özellikle Birûnî’ye atfedilen: “Beni bilim insanı yapan Âl-i İmran Suresi’nin 19. ayetidir” anlatısı üzerinden yazar, İslam medeniyetinin bilimsel üretim ruhuna dikkat çeker. Burada Kur’an, fizik ya da matematik kitabı olarak görülmez; fakat evreni araştırmaya teşvik eden bir bilinç kaynağı olarak yorumlanır. Bu yaklaşım, modern dönemde din ile bilimi birbirinin alternatifi gibi gören anlayışlara karşı önemli bir itiraz niteliği taşımaktadır. Kitapta özellikle dikkat çeken bir başka düşünce ise şudur: “Allah’ın rızasının laboratuvarlarda olduğunu anlamak zorundayız.” Bu cümle, eserin medeniyet perspektifini özetleyen temel
Bilim/Felsefe
Frekansa Büründüm Beyin Diye Göründümİsmail Hakkı Aydın · Girdap Kitap · 0109 okunma
Siz ne düşünüyorsunuz?
Puan vermedi
Amcamın kıymetli bir hediyesi vesilesiyle başladığım ve Metin Karabaşoğlu’nun kalemiyle ilk defa tanıştığım bu kitap, maalesef 96. sayfada yarım bırakma kararı aldım. Kendimi, yazdıklarını zorla tüketen bir okur olarak değil, hissettiği soğukluğun arkasında duran bir okur olarak görüyorum. Kitap genel hatlarıyla hayata, insana ve inanç dünyasına dair felsefi/dini pencereler açan, yazarın kendine has denemelerinden oluşuyor. Karabaşoğlu’nun akıcı ama bir o kadar da keskin, kendi felsefesini mutlaklaştıran bir kalemi var. Ancak 96. sayfadaki “Kim Payidar Kalacak?” başlıklı bölüme geldiğimde, yazarın bakış açısı ile benim tarih ve saygı anlayışım arasında çok net bir zıtlık belirdi. Yazar bu bölümde, ahiret ve fani/baki kavramlarını işlerken Atatürk’ün o bilinen "Benim nâçiz vücudum..." sözünü kelime kelime masaya yatırıyor. Dünyevi yapıların geçiciliğini anlatmak adına, bu devletin kurucu vizyonunu ve o vizyona emek veren milyonların gayretini "boş bir vehim" veya "aldanış" olarak nitelendiriyor. Ben ne bir fikrin körü körüne fanatiğiyim ne de tarihi tek bir dönemden ibaret görenlerdenim. Benim nazarımda tarih bir bütündür; Osmanlı Devleti’nden günümüze kadar bu topraklar için can vermiş, kan dökmüş padişahlar, sultanlar, cephedeki erler ne kadar saygıya layıksa, cumhuriyetimizin kurucusu da o kadar saygıya layıktır. Din veya inanç üzerine bir şeyler yazılırken, toplumsal hassasiyetlere ve kurucu değerlere karalamadan, incitmeden, saygı çerçevesinde yaklaşılması gerektiğine inanıyorum. Kimine göre bu sayfada yazılanlar sıradan bir eleştiri olarak görülebilir, saygı duyarım. Ancak benim için hassas olduğum konularda bir kitaptan soğumak, o yolculuğu bitirmek için yeterli bir sebeptir. Amcamın emeğine saygı duymakla birlikte, kendi düşünce dünyamla taban tabana zıt giden
Din
Küçük ŞeylerMetin Karabaşoğlu · İz Yayıncılık · 2018293 okunma
Reklam
Reklam