inan ulusan

inan ulusan
@inanulusan
"Bizim Hoca yarın konuşacakmış," dedi; "bakalım ne diyecek, gidip dinleyeceğim... Hi hi hi!.." Fakat gülüşü hiç de arsızca değildi. Olsa olsa alışkanlıktan ibaretti. Ortalık kararmak, çarşıdan el ayak çekilmek üzereydi. Niko, kendi deyişi ile: "Şöyle bir uğramıştı." Donuk, belki de mütereddit bir hâli vardı. Çolak Salih: "Otur bi kahve yapayım," dedi. Fakat razı edemedi: "Yok... İstemem. İşim var." Ama gitmiyor, sallanıyordu. "İşim var" lâfını da bastıra bastıra söylemişti. Salih üzerinde durmadı. Niko kahvenin eşiğinde idi. Düşünceli bir hâli vardı. Orada da savsaklanıyordu. Nihayet: "Haydi..." dedi. "Gidiyorum. Bu gece beraber olamayacağız. Yarın görüşürüz." Gitti. Salih de biraz sonra kepenkleri çekti. Ocağın altında- ki küçük dolabı açtı. Buraya "Tezgâh" derdi. Bir rakı şişesi vardı, meze olarak fıstık, biraz kavurma, peynir ve soğan vardı. İçmeye başladı. Her zamanki gibi niyeti bir çay bardağının üçte ikisi idi, fakat her zaman olduğu gibi, ölçüyü kat kat geçti. İçindeki yalnızlığı, daha önemlisi o acayip korkuyu duyamaz hâle gelmesi, bunun için de sarhoş olması lazımdı. Mırıldana mırıldana içiyordu. Büyücek kahvesinin, masaya diktiği mumun oynak ve canlı hâle getirdiği loşluğunda tam bir mağara adamı gibiydi. Ruhuyla da, bedeni ile de öyle. Delik deşik yüzünde gölgeler oynaşıyor, ceketinin sağ kolu masanın üzerinde bomboş ve kıvrım kıvrım duruyordu. Zayıf, fakat pençe salmaya hazır, daha doğrusu mahkûm bir hayvandı sanki. Sanki daima saldırış bekliyor, daima saldırma zarureti ve mecburiyeti duyuyordu. Düşünemiyor, konuşarak anlamaya çalışıyordu. Eskiden bu kadar değildi. O da pekâlâ ötekiler kadar düşünüp, fikir yürütebilirdi. Son zamanlarda, belki de dü- şündüklerini söylemeye söylemeye böyle olmuştu.
Sayfa 81
Edebiyat
Reklam

inan ulusan

, bir kitap okudu
Puan vermedi·415 syf.·
2023 1. kitabı
Ahmet Hamdi Tanpınar
8.3/10 · 21,3bin okunma
"Gün gelecek soğuk ve gri Paris'in üzerinde ölüm sessizliğini bozan kilise çanları eritilip tüm Fransa'yı aydınlatan ve gürleyerek her yeri titreten toplara dönüşecekti."
Yüksek nöbetçi kulelerinde eğleşen şairlerin dediğince ara sıra Jüpiter gibi insan türüne yüksekten bakan biri sefil ölümlülerin yaşamına saldıran öyle çok afet görür ki .. kirli ve iğrenç bir doğum, üzüntü verici ve zorlu bir eğitim her türden tehlikeye açık bir çocukluk dersler ve çalışmalarla boşa geçmiş bir gençlik.. dayanılması güç hastalıklarla dolu bir yaşlılık, en sonunda, kaçınılmaz acı son: Ölüm. Bu sefil yaşam boyunca durmadan saldıran sayısız hastalığı, gizlendikleri yerden çıkıp gelen kazaları, birdenbire bizi yere seren sakatlıkları, ender tatlı anlarımızı zehir eden her şeyi buna ekleyiniz: Yoksulluk, zindanlar, alçaklık, utanç, çile. tuzaklar, ihanet, mahkeme kapıları, hakaret, hile... İnsan soyunun hemcinslerinin başına sardığı tüm belaları saymadım bile. Fakat hepsini nasıl saymalı?.. Kumsaldaki kumları saymak kadar güçtür bu iş. İnsanlar hangi cinayetten dolayı bunlara layık oldular? Hangi öfkeli Tanrı onları bu çirkef uçurumuna sürgün etti? Ne yazık ki bu konuda ne düşündüğümü söylemek için tam yetkili değilim. Sadece şunu söylemekle yetineyim: Eğer bunları ciddi olarak düşünürseniz, yazıklanacak bir şey olmasına karşın, Miletos(136) kızlarını siz de onaylarsınız. Yaşamdan iğrenmeye başladıklarında intihar eğilimine kapılanlar kimlerdir? Bunlar kendilerini bilgeliğe verenler arasından çıkmaz mı? Ölümsüzlüğe hak kazanmış olan Khe- iron (139) bile ölümü yeğlemedi mi?Bilgelik tüm insanlığa egemen olsaydı bakın ne olurdu: Kısa sürede dünya boşalır, yeni bir insan yaratmak için Prometheus'u(140) yeniden göreve çağırmak gerekirdi. Ne güzel ki, ben bütün bu dertleri binbir değişik biçimde avutmasını bilirim; ölümlülere bilgisizlik ve gafleti dağıtırım; gün olur daha mutlu bir yaşam hayali gönderir, gün olur bastıkları yeri şehvet gülleriyle dona- tırım,
Sayfa 46
Edebiyat