VEHBİ EFENDİ'NİN ŞÜPHESİ
Vehbi Efendi bu ufak kazanın Düyunu Umumiye idaresinde kantar kâtibiydi. Lakin bir türlü yerli ahaliye mahsus kisveyi üzerinden atamamış, bir türlü memur kılığını alamamıştı.
Şal yeleğinin içinde yarı gizli kocaman bir kuşağı, abapoturu altında da beyaz yün çoraplarını meydanda bırakan ökçeleri basık yemenileri vardı. Bunların üzerine de vaktiyle siyah olması lazım gelen havı dökülmüş, soluk bir redingot geçirirdi. Durgun, bön, ürkek bir adamdı. Kaleminde
matbu¹ ( basılmış evrak) kâğıtları doldurmaktan başka elinden bir iş gelmez,sorulmadıkça kendiliğinden konuştuğu görülmezdi.
Cuma ile bayram günleri ya balık avı için Karasu kenarına inen,
yahut da buz gibi kaynaklarda karpuz çatlatmak üzere kiraz
yaylalarına çıkan arkadaşlarına katılmaz; pazar dönüşü bir
sarı gaz boyamasına, bir cam bileziğe viranelere çekilen çingene kızlarına sataşmazdı.
Akşam, kaleminden çıkınca, doğruca Tabakhane semtindeki evine gelir, erken yatar, erken kalkıp tekrar aynı yollardan dairesine dönerdi. Ömrünün günlerini böyle, daire ile evinin arasında, değişiksiz, pürüzsüz bir makara gibi sağmak, tüketmek onu memnun ediyordu.
Refik Halit Karay memleket hikayeleri sayfa 59
Eğer peygamber aklın bildiği iyi ve kötü şeye ilişkin bilgileri destekleyen hükümler getir-
mişse, bu durumda kanıtı üzerine düşünmek anlamsızlaşır; peygamberin davetine
icabet etmek gerekmez, zira bu bilgiler zaten akılda vardır. Bu yüzden peygamber
göndermek hatadır...
Peygamber ümmetin anlamadığı şeyi nasıl anlayabilir? Eğer ilhamla derseniz, aynı
biçimde ümmet de ilhamla anlar...
Peygamber, namaz, gusül abdesti, şeytan taşlama, işitmeyen, görmeyen bir evin
(Kabe) etrafını tavaf etme, hiçbir yararı ve zararı olmayan iki taş (Safa ile Merve)
arasında koşma gibi aklın çirkin gördüğü birtakım hükümler getirmiştir.'
Er-Ravendi
15 Mayıs
Buranın alt tabakası beni artık tanıyor ve seviyor
Özellikle de çocuklar. Onlarla ilk karşılaştigimda ve
dostça bir sesle havadan sudan sorular sorduğumda,
kimi kendileriyle alay etmek istediğimi düşünüp, huy
suz bir şekilde bana sırt çevirdi. Bu durumun beni üzmesine izin vermedim. Bu bana daha önceki gözlemlerimi hatırlattı. Daha üst tabakadan olan kimseler sanki altabakayla muhatap olurlarsa önemlerini yitireceklermiş
gibi bir korkuyla kendilerini onlardan uzak tutmaya
gayret eder. Bazı ahlaksız serseriler ve alaycılar da onların seviyesindeymiş gibi davranmaya çalışır, bu halkı daha da üzer.
Hepimizin eşit olmadığını çok iyi biliyorum ama
onların saygısını kaybetmemek için alt tabakadan kaçan kimsenin, yenilgiden korktuğu için düşmanından
saklanan bir korkaktan farkı olmadığını düşünüyorum.
Genç werther'in acıları
Lacivert denizin gogun moruyla cilveleştigi yerde şeftali
pembesi bir çizgi duruyor. Güneş hükmünü yitirmiş ama
gökle denizin kavuşmasını engellemek istercesine giderayak
son bir iz bırakmış sanki. Ufukta, zamanı durdurmuş ve
kainat var oldukça bu büyüleyici manzarayı hep orada duracakmış, o anda yaydığı huzurla yeryüzünü kuşatıp derin ses
sizliginde yepyeni ve sakin bir hayatı az sonra başlatacakmış
gibi öyle kendinden emin bir pembe çizgi. Körfezi kugatan
küçük tepelerde ki zeytin ağaçlarının oluşturduğu yekpare
haki örtünün içine serpiştirilmiş ateş böcekleri gibi duran
beyaz badanalı evlerin ölgün sarı ışıkları bile, ânın büyüsüne
saygıdan olsa gerek, titreşmeyi kesmişler.
Körfeze hakim tepelerden birinde çimleri düzgün kesil-
miş büyükçe bir bahçe, bahçenin denize bakan ucundaki ha-
fif eğimli yamacın başında yaşlı bir zeytin ağacı, koca bahçe-
deki bu tek ağacın altında yuvarlak bir masa, masada izgara
balık, salata, kavun, peynir ve bir şişe rakı; masada bardak
yok çünkü bardak adamın elinde. Adam elli iki yaşında, saç-
ları gür ve daha dün boyadığı için siyah. Arkadan çapraz
bağlanmış pantolon askısı, kahverengi parlak uzun çizmeler,
yandaki boş sandalyede duran fötr şapka ve çizmelerin yanı-
na uzanmış manzarayı izlerken kuyruğunu telaşla sallayan
kurt kırması siyah köpek. Adamın adı Bakır, uçsuz bucaksız
bu çiftliğin sahibi, İstanbul'daki holdingte ona Bakır Bey diyorlar