Cagdaş uygarlığın bu nedene sıkıca bağlı bir başka
önemli özelligi daha vardır. Tüm uygarlığımız, karşılıklı
kar sağlayan bir alışveriş düşüncesi, satın alma açlığı üze-
rinde yükseliyor. Çağdaş insanın mutluluğunun temelini
mağaza vitrinlerine bakmak, dilediği bir şeyi peşin ya da
taksitle almak oluşturuyor. Kadın ya da erkek olsun, insan-
lara aynı gözle bakıyor. Erkek için çekici bir kız -ve kız için
çekici bir erkek-peşinde olduğu bir ganimettir. "Çekicilik"
kişilik pazarında genellikle aranan ve peşinde koşulan bir
süslü nitelikler paketi anlamına gelir. Kişiyi çekici yapan
sey, fiziksel olduğu kadar düşünsel olarak da günün mo-
dasına bağlıdır. 1920'lerde sigara ve içki içen, külhani ama
seksi kızlar çekiciydi. Bugünün modasıysa, kızların daha
evcimen ve nazlı olmalarını gerektiriyor. On dokuzuncu
yüzyıl sonlarıyla bu yüzyılın başlarında, erkeğin çekici bir
"paket" haline gelebilmesi için saldırgan ve hırslı olması
gerekiyordu. Bugün ise hoşgörülü ve sosyal olması isteni-
yor. Her ne olursa olsun, âşık olma duygusu kişinin kendi
olanaklarını değiştokuşa sokabileceği bir düzeye ulaşması
gibi sadece insan metasına bağlı olarak gelişti. Pazarlığa
oturduğunda, nesne toplumsal değer olarak çekici olma-
II, ayrıca benim görünen ve saklı kalmış değerlerimi ve
potansiyelimi göz önünde tutabilmelidir. İki insan, ancak
kendi değişim değerlerinin sınırlarını da hesaba katarak,
piyasadaki en kullanışlı nesneyi bulduklarını hissettikleri
an birbirlerine âşık olurlar. Sık sık sanki gerçek bir mülk
alıyormuşçasına, geliştirilebilecek gizli potansiyeller de bu
pazarlıkta rol oynar
. Tüm yönelimlerin merkezini pazari
oluşturduğu, maddi başarıların en önemli değer olduğ-
bir genç kitabeyi güç bela okuyabildi.
Günlerce bu manzum satırlar belki yüz defa hecelendi. Istanbullu bir şair olan Baki tarafından yazılmıştı. Bu vakfı
yaptıranın adını, sanını ve rütbesini, köprünün tamamlandıği mutlu yılı (Hicrî 979) yazıyordu. Baki ahenkli hafif manzumeler yazarak, büyük anıtlar yaptıran veya onaran büyüklere sunardı.
Onu yakından tanıyan ve kıskananlar,
“Onun, üstüne yazı yazmadığı yalnız gök kubbe kaldı” derlerdi.
Ama o da (iyi para kazanmasına rağmen) daima bir beddua
gibi her şairin yakasına yapışan sefaletin pençesinden kurtulamıyordu.
Kanada dan aldığı kalın gömlekleri, eski ayakkabı
larni, kar külahını giyer, geyik başlı bastonunu kol-
tuğunun altına sıkıştırır. Zulmedecek, kendi üstünlük
hastalığını şehvet gibi tatmin edecek bir biçare insan arardı.
Yüzü ve dudakları al al, bıyıkları kıpkırmızı olduğu halde bir yeşil gülümseme ile dört yanına bakar-
di, üstü başı, omzu kıçı bir hizada korkunç bir mah-
lüktu. Hiçbir hayvan, onun kadar çirkin olamazdı.
ihtiyar çöpçü atları güzeldi. Uyuz eşekler güzeldi. Her tarafı yırtık, gözleri irinli hasta kediler güzeldi. Sokak
köpekleri ne güzeldi! Hamamböcekleri, zinalar harikuladeydi. Bizim çirkin dediğimiz; yüzleri bilinmiş, tadılmış, resmi çizilmiş olmayan kendi halinde insancıklar güzeldi.
Ama o, sıhhatli yanaklarına, beyaz dişlerine,
kırmızı bıyıklarına, kumral saçlarına rağmen çirkin-
di. Çirkinliğin en korkuncu ile çirkindi. O bu köyde
bulundukça hani insanın üstüne kazara bir yerden bir pislik sürünür de insan neresinde olduğunu kestiremez,arada sırada birdenbire keskin ve öğürtücü bir koku duyar. İ
şte onun köyde bulunduğu günleri Nevin, kokusundan, bu pislik kokusundan tanırdı.
zincirlerinden kurtulunca
karşıma geçti ve şöyle dedi prometheus:
“İnsanlarla uğraşmayın yüce Zeus, tekin değil bu yaratıklar.
Belki de sizden önce, yani Hera'dan, Poseidon'dan, Hades'ten.
yani tüm tanrılardan, belki de bizden önce, yani Kronos'tan
Rheia'dan, Gaia'dan, Uranos'tan, yani tüm titanlardan önce,
onlar vardı. Belki de bütün şanlı titanlar, görkemli devler ve
siz kudretli tanrılar, yani bütün ölümsüz varlıklar, insan denen
o ölümlü varlığın hayalleriyiz. Belki de bizi yaratan onların
zihinleridir, akıllarıdır, rüyalarıdır. Belki de onların inancı
olmasa biz olmayız, belki de onların duaları olmasa gücümüzü
kaybederiz. Küçümsemeyin onları yüce Zeus, gizemli bir yan var ,karanlık bir taraf"
Kayıp tanrılar ülkesi sf 167
Otelin lokantasında çok ilginç bir aile var.
Baba uzunboylu, zayıf bir adam, siyahlar giymiş, dik bir yakalık takmış.
Kafasının ortası kel, sağda ve solda gri iki saç tutamıvar. Küçük, yuvarlak, sert bakışlı gözler, ince bir burun,düz bir çizgi biçimdeki bir ağız ona iyi yetiştirilmiş birbaykuş havası veriyor.
Lokantanın kapısına her zaman ilk
o geliyor, siyah bir fındıkfaresi gibi ufak tefek karısınıngeçmesi için kenara çekiliyor, sonra hemen ardında gösteri köpekleri gibi giydirilmiş küçük bir erkek ve küçük bir
kız çocuğuyla içeri giriyor. Masaya gelince karısının yerine yerleşmesini bekliyor, artık iki kaniş de sandalyelerine tüneyebilirler
Karısına ve çocuklarına siz' diye hitap edi-
yor; karısına nezaketle kötü sözler sarf ediyor, çocuklarıda da emirler yağdırır gibi konuşuyor:
Nicole, muhteşem biçimde itici görünüyorsunuz!'
Küçük kız ağlamaya hazır. Olması gereken de bu.
Bu sabah küçük oğlan sıçan hikâyesi yüzünden çokheyecanlıydı. Sofrada bir şey söylemek istedi.
'Sofrada siçanlardan söz edilmez Philippe. Bu sözcüğü bundan böyle kullanmanızı yasaklıyorum.'
‘Babanız haklı,' dedi siyah fındıkfaresi.
İki kaniş burunlarını mamalarına daldırdılar ve baykuş uygun bir baş hareketiyle teşekkür etti.