- Evlensin, kurtulur.
-Universitede okuyor.
- iyi ya, bıraksın okumayı falan, evlensin. Kızlarda sinir
buhranları başladı mı evlendirmeli. Evli kadında başlarsa boşandırmalı. Birebirdir.
Hani sen genellemelerden iğrenirdin?
Genelleme değil ki bu. 'Daraltma' bile denebilir.
Garsonu çağırıp bir şişe şarap daha istedi. Kalabalık meyhanede herkes bağıra bağıra konuşuyordu. Bardakları doldururken
bir adam güldü. Yakınlarında birisi, '— Iyi etmiş. Bal tutan par-
mağını yalar!' dedi. Arkasını işitemedi. Sadık sigara paketini ona
uzatıp
Ya sen? diye sordu. Görmeyeli neler yapıyorsun?
Artık utanmıyordu. Söyleyebilirdi.
- Ben çoğu geceler içiyorum, dedi. Şakağımdaki ağrıyı duy-
mamak için, iştah açmak için falan diyorum ama değil, biliyorum. Bir çeşit umutsuzluktan kurtulmak için içiyorum. Belki
kendi kendimden. Iki çeşit içen vardır. Biri, benim gibi, kurtu-
luşu içkiden beklemenin utancıyla içer. Bir de şu çevrendekilere
bak. Bunlar neden içiyorlar? Toplum içinde yaşamanın baskısını,
yükünü hafifletmek için. Çekinmeden bağırmak, yüksek sesle
gülmek için. Dışarda bağırmak, kahkaha atmak yasaktır. Sokak-
ta hiç gülmemek için burda gülerler. Böylesi az içer. Ya ben? Içi-
yorum da kurtulabiliyor muyum? Belki yalnız baş ağrısından...
- Ya içmediğin zamanlar?
O zaman ararım.
- Hep arayacaksın sen. Ya resim, ya kitap...
- Tutamak sorunu. Insanın bir tutamağı olmalı.
- Anlamadım
Tutamak sorunu dedim. Dünyada hepimiz sallantılı, korkuluksuz bir köprüde yürür gibiyiz. Tutunacak bir şey olmadı
mi insan yuvarlanır. Tramvaylardaki tutamaklar gibi. Uzanır
tutunurlar. Kimi zenginliğine tutunur; kimi müdürlüğüne; ki-
mi işine, sanatına Çocuklarına tutunanlar vardır. Herkes kendi
İki saat sonra kalabalığın içinde, sinemadan bir dar sokaga
çıkan sanki başka birisiydi. Düşünüyordu: "Çağımızda geçmiş
yüzyılların bilmediği, kısa ömürlü bir yaratık yaşıyor. Sinema-
dan çıkmış insan. Gördüğü film ona bir şeyler yapmış
. Salt çı-
karını düşünen kişi değil. İnsanlarla barışık. Onun büyük işler
yapacağı umulur. Ama beş-on dakikada ölüyor. Sokak sinema-
dan çıkmayanlarla dolu; asık yüzleri, kayıtsızlıkları, sinsi yürü-
yüşleriyle onu aralarına alıyorlar, eritiyorlar.” Saatine baktı: Dört
buçuğa beş vardı. “Eve gidip okusam." Durağa yürüdü. "Bunla-
rı kurtarmanın yolunu biliyorum. Kocaman sinemalar yapmalı.
Bir gün dünyada yaşayanların tümünü sokmalı bunlara. İyi bir
film görsünler. Sokağa hep birden çıksınlar..." Kafasından geçe-
ne güldü. Duraktakiler dönüp baktılar. Kadının biri kaşlarını
çattı. Sokakta kendi kendine sesli gülünemeyeceğini bilmeyen
yoktu. "Ne adamlar be. Güldüysem güldüm, size ne?" Durama-
di orda, yürüdü. Eve gitmeyecek. İçindeki 'sinemadan çıkmış ki-
şi'yi öldürdüler. Sağ kalan sıkıntılı, kızgın. Hep ölçülü-biçimli mi
davranmak gerek? Kim demiş? Başkaları onu eve gidecek sanır-
ken o gidip bir meyhanede içecek. Yolun çivisiz yerinden karşıya
geçti. Kayıp giden otomobiller duraksadılar. Bir şoför sövdü. O
duymadı.
Günlerden pazartesi. Yine vapurun
alt kamarasindayım. Yine hava karlı. Yine İstanbul çirkin. İstanbul
mu? İstanbul çirkin şehir. Pis şehir. Hele yağmurlu
günlerinde. Başka günler güzel mi, değil; güzel değil.
Başka günler de köprüsü balgamlıdır. Yan sokakları
çamurludur, molozludur. Geceleri kusmukludur. Ev-
ler güneşe sırtını çevirmiştir. Sokaklar dardır.
Esnafı gaddardır. zengini lakayıt tır insanlar her yerde böyle yaldızlı karyolalarda çift yatanlar bile tek.
Yalnızlık dünyayı doldurmuş sevmek bir insanı sevmekle başlar herşey burada her şey bir insanı sevmekle bitiyor güzel yer güzel yer Alemdağ şu saatte 15 metrelik ağaçları ile taş deleni ile yilanıyla
Araçların amaçların yerini almayacağı, amaçlarıyla tutarlı kalacak bir
başkaldırının güçlüğünü bize en iyi gösteren 20. yüzyılın devrim hareketleri,
farklı türden başkaldırılarıdır. Başkaldınlar amaçlarından çok kolay sapabilmek-
te, değerleri korumayı amaçlarken değerleri yok etmeye, insanlari-insanlığı
korumayı kurtarmayı amaçlarken insan öldürücülüğe dönüşebilmektedirler.
İnsanlığı özgürleştirmeyi amaçlayan devrimler kolayca hinç ve zorbalığa kaya-
bilmekte, intikam alma ve yok etme özgürleştirmenin yerini alabilmektedir.
Ama amaçlarıyla tutarlı bir başkaldırının olanaklı olduğunu, olabileceğini göste-
ren de yine yaşanan kimi başkaldırı örnekleridir. Önce Güney Afrika Cumhuri-
yeti'nde ırk ayrımcılığına karşı, sonra Hindistan'daki İngiliz sömürgeciliğine
karşı verdiği mücadeleyle Gandhi'nin eylemleri ve başka kimi sivil itaatsizlik
eylemleri bu türden başkaldırı biçiminin örnekleri olarak görülebilir. Yine doğa-
nın kirletilmesine karşı, insanın ve tüm canlıların gelecekte de dengeli bir çev-
rede yaşamlarını sürdürebilmeleri için mücadele eden, ama şiddet kullanmayı
kesinlikle reddeden çevreci hareketi böyle bir başkaldırının çerçevesi içine yer-
leştirebiliriz. Küreselleşen kapitalizmin yol açtığı yoksulluk ve adaletsizliğe
karşı yürütülen küresel başkaldırı eylemleri de bu tür eylemlerden sayılabilir.
O yıllarda, bekâr , yalnız memurlar ve askerler, taşra şehirlerine, yeni bir garnizona ilk geldiklerinde müsait kadınların nerede olduğunu öğrenmek, frengi ve belsoğukluğuna karşı dikkatli
olmak, doktorlarla hemen arkadaşlıklar kurmak için özel dikkat gösterirlerdi.
Taşraya yollanan ve tek düşleri bir an önce yeniden
Istanbul'a dönmek olan subaylar, mutasarnıflar, memurlar kasabalarda hemen bulurlardı birbirlerini. Osmanlı bürokrasisi şehir şehir
gezen ayrı bir memurlar milletiydi ve evlilik bu yalnızlık âlemine bir çözümdü. Kolağası yalnız evlilik konusu açıldığında değil,
uçsuz bucaksız Osmanlı ülkesindeki bir bozukluğa, laçkalığa, çirkinliğe sahit olduğu zaman (çok olurdu bu) kederlenince de derin-
den hissederdi yalnızlık duygusunu. Onun gibilerin görevi devlet
gemisini yürütmekti ama gemi batiyordu ve batışı durdurmak
neredeyse imkânsızdı. Gemi batinca da en zor duruma düşenler
devletin bu kulları olacaktı. Bu yüzden tipkı pek çoğunun büyük
Osmanlı haritasına bakamaması gibi, pek çok memur ve asker de
Osmanlı Devleti'nin sonunu gözünün önünde canlandıramazdı.
Orhan Pamuk ( Veba Geceler sf.87)