inan ulusan

inan ulusan
@inanulusan
Boston'un ileri gelen tüccarlarıdır, şehrin limanında işsiz güçsüzleri, içip içip gelişigüzel başkaldıran tayfaları özgür- lük ruhuyla ateşleyip Ingiltere'ye karşı bağımsızlık savaşı- na seferber eden. ABD tarihine özgürlük için savaştı diye adı geçenler; John Hancock gibi vergi ödemek istemeyen kaçak- çı tüccarların menfaatleri adına galeyana getirilip, Ingilizle- rin mallarını yağmalayan, gemilerdeki çayı denize dökenler, Boston limanında kol gezen çetelerdir.
“Kötü bir anıyı unutmanın en iyi yolu güzel bir tanesiyle değişmektir.”
bütün cüssesiyle karşımda dikildi, beni son bir kez yüreklendirerek Tanrı'ya inanıp inanmadıgımı sor du. "Inanmıyorum," dedim. Hiddetle yerine oturdu. Bana bunun imkânsız olduğunu, herkesin hatta ondan yüz çevirenlerin bile Tanrı'ya inandığını söyledi. O böyle inanıyormuş, bundan bir an kuşkuya düşecek olsa haya- tinin anlamı kalmazmış. "Hayatımın anlamının kalma masını ister misiniz?" diye bağırdı. Bu beni ilgilendirmi yordu, bunu ona da söyledim. Ama o masasının gerisin- den, üzerinde İsa figürü bulunan hacı burnuma daya- mıştı bile; ve çılgınlar gibi, "Ben, ben Hıristiyanım. Senin günahlarını bağışlasın diye ona yalvarıyorum. Senin için acılara katlandığına nasıl inanmazsın?" diye bağırmaya devam etti. Bana sen diye hitap ettiğini fark ettim, artık sabrım tükenmişti. Sıcak gitgide artıyordu. Yarım yama- lak dinlediğim birinden kurtulmak istediğimde hep yap- tığım gibi, onaylar gibi göründüm. O muzaffer bir eday- la, “Gördün mü, gördün mü? İnanıyorsun değil mi, ken- dini onun ellerine bırakacaksın değil mi?" dedi, şaşkınlık içindeydim. Tabii ben bir kez daha hayır, dedim. O da koltuğa çöküverdi. Çok bitkin bir hali vardı. Diyaloğumuzu ara ver meden takip etmiş olan daktilo son cümleleri yazarken, yargıç bir an sustu. Ardından dikkatli dikkatli ve biraz da hüzünle yüzüme baktı. “Sizinki kadar katılaşmış bir kal- be daha önce hiç rastlamadım. Karşıma çıkan suçlular bu istirap simgesi önünde hep ağlamışlardır," diye mındar dı. Dilimin ucuna kadar geldi, cani oldukları içindir dive
İnsanların en zayıf tarafları,sormadan, araştırmadan, düşünmeden, kafalarını patlatmadan inanmak hususundaki hayret verici temayülleridir. Dünyadaki yalancı peygamberleri yetiştirmek ve beslemek için en iyi gübre, iştebu bilmeden inanmak için çırpınan kalabalıktır.
Goldman en büyük tabulara saldırdığı için asla vicdan azabı duymadı, cinsellik, aşk ve evlilik konularının açık ve dürüst biçimde tartışılmasını istedi. Evlilik ile aşkı hiçbir zaman eşanlamlı görmeyen Goldman bu ikisinin genellikle uzlaşmaz bir çelişki olus turduğuna inandı. Aşk göreneklerin baskısını parçalayan en güc lü etken olmasına karşın, evlilik Devlet ve Kilisevi özel hayatımızın mahremiyetine girme fırsatıyla donatır. Evlilik genel likle iktisadi bir düzenlemedir; kadına bir sigorta poliçesi, erkege küçük bir oyuncak ve kendi türünü sürdürme aracı sağlar. Aslın- da evlilik, "kadını bir parazit, bağımlı ve çaresiz bir hizmetkar hayatına hazırlarken, erkeğe bir insanın hayatı üzerinde ipotek hakkı verir." O halde bir kadın kendisini, ancak bir erkegin sa dece niteliklerine ve yüreğine hayranlık duydugu, aşkı engelsiz yaşama hakkına sahip çıktığı ve özgür biçimde annelik yapma hakkını kesin olarak ilan ettiği Özgurlestirebilir.
Insan toplumlarının tarihinde Devlet, "insanların dogrudan bir araya gelmelerini önlemek, yerel ve bireysel inisiyatifin gelişimini durdurmak, mevcut özgürlükleri ezmek, yeninin çiçek- lenmesini önlemek ve bütün bunları kitleleri azınlıkların iradesine tabi kılmak için" geliştirilen bir kurumdur. Kropotkin iktisadi koşulların siyasal kurumlar üzerindeki etkisini Marx'ın kabul ettiği kadar kabul ediyordu: "Insan toplumlarının boyun eğdikleri siyasal rejim daima o toplum içinde var olan iktisadi rejimin ifadesidir."Aynı zamanda, tarih boyunca yeni bir siyasal örgütlenme formunun, "iktisadi örgütlen- menin her yeni formuna denk düştüğü"nü savundu.