Nazizm Üzerine Bir Kehanet: Örümcek Ağı
7/10
·140 syf.··
2026 37. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 21 Haziran 2026 15:02
Joseph Roth ülkemizde bilinmeyen bir yazar. Bunun sebebi muhtemelen uzun yıllar eserlerinin dilimize kazandırılmamasıdır. Ben de yazarı İş Bankası'nın henüz çevirdiği Aziz Ayyaş Efsanesi kitabıyla tanıdım. O kitaptaki neşe ve sürükleyicilik gerçekten daha önce tatmadığım bir şeydi. Kitabı bitirdiğimde yazarın kırk dört yıllık kısa ömründe yazdığı bütün kitapları okuyacağımdan emindim. Normalde incelemelerimi yazmadan önce başka incelemeleri okumam ama bu eser çok az kişi tarafından okunduğundan yapılan değerlendirmelere biraz göz gezdirdim. Gözüme en çok çarpan eleştiri edebî dilin zayıf kaldığı yönündeydi. Fakat şunu belirtmek lâzım: Okuduğunuzda anlayabileceğiniz üzere yazarın bu kitabı yazarkenki hedefi tarihe bir kehanet bırakmak. Böylesine bir hedefi olan bir kitabın edebî ayağının yere çok sağlam basmasına gerek yok; kaldı ki ben edebî tarafını güçlü bulmasam da zayıf da bulamadım. Zaten bu eserin edebî dili biraz daha ağır olsa eser sürükleyiciliğini yitirecektir. Yani Joseph Roth'un ilk romanı olmasına rağmen bu ince terazideki dengeyi tutturduğu kanaatindeyim. Kitaptan üç puanı ise okuduğum eleştirilerde görüp de hak verdiğim gibi, bölümlerin birbirinden fazla kopuk ve hızlı gelişmesinden kırdım. Peki bu kitabı herkes okumalı mıdır? Bence okumamalıdır. Tarihe ilgisi, özellikle de 2. Dünya Savaşı'na ilgisi, olmayan birini bu kitap içine çekemez. Ama Türkiye'de büyük bir 2. Dünya Savaşı ilgisi olduğunun farkındayım ve bence ilgili herkes bu kitabı okumalı. Sonuç olarak, bu kitap 1923 gibi çok çok erken bir yıldan 2. Dünya Savaşı'nın gidişatına dair birçok isabetli tahminde bulunmuştur. Hatta romanın ana kahramanı Theodor Lohse'nin hayatında Hitler'in hayatıyla irili ufaklı mütevazilikler de vardır. Yazarın bu kitabını herkese tavsiye edemiyor olsam da Aziz Ayyaş
Örümcek AğıJoseph Roth · Everest Yayınları · 2019158 okunma
10/10
·208 syf.··
Beğendi
·
2026 52. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 27 Haziran 2026 16:08
Kemal Sayar’ın “Âleme Bir Yar İçin Âh Etmeye Geldik” kitabını bitirdim fakat elimde sadece okunmuş bir kitap değil, kalbime dokunan bir yol arkadaşlığı kaldı. Kitap boyunca en çok beni etkileyen şey, inanç kavramının insan ruhunu kuşatan, yormayan ve umut veren bir dille anlatılmasıydı. Her sayfada insanın kendine, Rabbine ve hayata yeniden bakmasını sağlayan cümlelerle karşılaştım. Bazen durup uzun uzun düşündüm, bazen de içimde tarif edemediğim bir hafiflik hissettim. Sanki zihnimde ve kalbimde taşıdığım bazı yükler sessizce yerini huzura bıraktı. Bu kitap bana, insanın en büyük yolculuğunun kendi kalbine doğru olduğunu bir kez daha hatırlattı. Eğer ruhunu dinlendirecek, inancını yeniden tefekkür ettirecek ve kalbine ince dokunuşlar yapacak bir eser arıyorsanız, bu kitapla mutlaka tanışmalısınız. Son olarak; Kitaptaki şu cümle uzun süre zihnimde yankılanacak: “Allah beni ileri yaşta çok güzel dostlarla muhatap kıldı.” Bu cümleyi okurken, bana bu güzel kitabı emanet eden sevgili Helimee aklıma geldi. Beni böylesine kıymetli bir eserle tanıştırdığın için gönülden teşekkür ediyorum. Bazı insanlar sadece bir kitap vermez; insanın hayatına yeni bir pencere açar. Sen de benim için o insanlardan biri oldun.
Âleme Bir Yâr İçin Âh Etmeye GeldikM. Kemal Sayar · TK Yayınları · 20241,227 okunma
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Kırık Desenler, kayıpların içinden yeşeren dokunaklı bir hikaye.
9/10
·400 syf.··
Beğendi
·
2026 36. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 25 Haziran 2026 00:00
Elif ve Mercan, yetimhanede bir arada büyümüş, birbirine kardeş olmuş iki can dostu. Elif’in bu hayattaki en büyük arzusu, kendisinin mahrum kaldığı o sıcak, kalabalık aile ortamına kavuşmak ve bir sürü çocuk büyütmektir. Yetimhaneden tanıdığı Burak ile evlenip dünyalar tatlısı İpek’e kavuştuğunda hayalleri gerçek olur; fakat ani bir kaza Elif’i hayattan koparır. Eşinin kaybıyla darmadağın olan Burak, yaşadığı acının ağırlığıyla İpek’i yetimhaneye vermeye kalkışınca, Mercan hemen devreye girer. İpek bebeğin, tıpkı kendileri gibi anne sevgisinden mahrum ve bir yetimhanede büyümesine asla gönlü elvermez ve onu kendi evladı gibi sahiplenir. Tam da bu büyük sorumluluğun altında çaresizlikle ezilirken aldığı bir anlaşma teklifi, Mercan için yepyeni bir umut kapısı aralar. Okurken Mercan’ın o asil fedakarlığını ve çaresizliğini iliklerime kadar hissettim. Bu zor anında Hale’nin ortaya çıkıp ona sunduğu teklif hem Mercan’a hem de bana ilaç gibi geldi. Hale’nin, annesinin ve Ömer’in o muazzam içtenliği, Mercan ile İpek’e kucak açmaları sevginin sadece kan bağıyla sınırlı olmadığını en güzel şekilde kanıtlıyor. Hele Ömer karakteri... O naifliği, beyefendiliği karşısında adeta eridim; böyle ince ruhlu erkek karakterleri okumayı gerçekten çok özlemişim. İpek bebeğin tatlılığı ve Ömer’i kıskandığı o sahneler ise kitaba bambaşka bir neşe katmış. Her detayıyla kalbimi çalan, kesinlikle favorilerim arasına giren bu sıcacık kitabı mutlaka okuyun.
Kırık DesenlerBetül Güçlü · Ren Kitap · 2025243 okunma
Kızıl
Puan vermedi·68 syf.··
2026 50. kitabı
Stefan Zweig, Kızıl‘da yalnızca bir hastalığın hikâyesini anlatmıyor; insanın kendini bulma yolculuğunu, ölüm korkusunu ve yaşamın gerçek değerini sorgulatıyor. Berger’in yaşadığı içsel dönüşüm öylesine doğal ve etkileyici aktarılmış ki, kitabın sayfaları ilerledikçe onun umutsuzluğunu, yalnızlığını ve yeniden hayata tutunma isteğini siz de iliklerinize kadar hissediyorsunuz. En sevdiğim yönlerinden biri anlatımının olağanüstü akıcı olmasıydı. Zweig’in kalemi yine hiç zorlamadan akıyor; kısa bir öykü olmasına rağmen karakterlerin ruh dünyasına uzun bir roman okumuş kadar derinlemesine tanık oluyorsunuz. Kitabı okurken kendimi tamamen o dönemin Viyana’sında buldum. Baharın gelişiyle birlikte Berger’in iç dünyasında filizlenen umut, doğayla insan ruhu arasında kurulan o ince bağı çok zarif bir şekilde hissettiriyor. Bence öykünün en güçlü yanı ise hastalığın yalnızca fiziksel bir rahatsızlık olarak anlatılmaması. Evet, Berger kızıl hastalığına yakalanıyor; fakat Zweig’in asıl anlattığı hastalık bedeninde değil, ruhunda başlıyor. Berger zaten öykünün ilk sayfalarında hayattan kopmuş, yalnız, amaçsız ve umudunu yitirmiş biri. Kızıl hastalığı, onun içindeki bu çöküşün görünür hâle gelmesini sağlıyor. Ölümle yüzleştiği anda ise yalnızca bedeni değil, ruhu da iyileşmeye başlıyor. İnsanlara yardım etmenin, mesleğinin anlamını keşfetmenin ve sevginin insanı yeniden hayata bağlayabileceğini görüyor. Bu yüzden bana göre öyküdeki “kızıl”, yalnızca tıbbi bir hastalık değil; aynı zamanda insanın içine yerleşen umutsuzluğun ve yalnızlığın sembolü. Bu yönüyle Kızıl, bana günlük hayatta büyüttüğümüz pek çok kaygının aslında ne kadar önemsiz olduğunu yeniden düşündürdü. Ölüm ihtimaliyle karşılaşan Berger’in yaşamın en küçük ayrıntılarında bile yeniden anlam bulması, insanın bazen en
KızılStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202237bin okunma
Korkunun Gölgesinde Değil, Yalnızlığın Sessizliğinde
10/10
·232 syf.·
2026 70. kitabı
Bazı kitaplar okunduktan sonra hatırlanır; bazıları ise okuma eylemi sürerken insanın zihnine yerleşmeye başlar. Lanetli Tavşan benim için ikinci gruba ait bir eser. Bu kitabı yalnızca "tuhaf" ya da "korkutucu" diye nitelemek, denizin kıyısını görüp derinliğini inkâr etmek olur. Çünkü bu öyküler, korkuyu bir amaç olarak değil, insan ruhunu açan ince bir neşter olarak kullanıyor. Kitabı okurken zihnimde sürekli aynı benzetme dolaştı: Bu eser, camdan yapılmış bir labirenttir. İlk bakışta çıkışın her yerde olduğunu sanırsınız; oysa ilerledikçe asıl engelin duvarlar değil, kendi yansımanız olduğunu anlarsınız. Her öykü, okuru dış dünyadan biraz daha uzaklaştırırken kendi iç sesine yaklaştırıyor. İşte kitabın gerçek başarısı burada saklı. Bana göre Lanetli Tavşan, canavarların değil, yalnız insanın alışma yeteneğinin kitabıdır. Çünkü insan, en büyük acılara bile zamanla alışabiliyor. Yazar bunu anlatırken doğaüstü olayları kullanıyor; fakat asıl doğaüstü olan, karakterlerin yaşadıkları dehşeti sıradanlaştırmalarıdır. Bu yüzden kitap boyunca korktuğumuz yaratıklar değil, insanların onlarla yaşamayı öğrenmesi oluyor. Dikkatimi çeken en önemli yönlerden biri de öykülerdeki sessizlikti. Bu sessizlik, kelimelerin eksikliğinden değil; söylenemeyenlerin ağırlığından doğuyor. Karakterler konuşuyor ama çoğu zaman cümlelerinden daha yüksek sesle susuyorlar. O suskunluk, sayfaların arasından taşarak okurun zihnine yerleşiyor. Kitap bittiğinde olayları değil, o sessizliği hatırlıyorsunuz. Eserin dili gösteriş peşinde koşmuyor. Sanki yazar, sözcükleri parlatmak yerine onların pasını korumayı tercih etmiş. Bu nedenle anlatım, cilalı bir mermer gibi değil; çatlakları görünen eski bir taş duvar gibi duruyor. Tam da bu yüzden inandırıcı. Çünkü hayatın kendisi de kusursuz değildir. Kitabın
Lanetli TavşanBora Chung · İthaki Yayınları · 20233,585 okunma
Kendi sıcacık bedeninin içinde, capcanlısın. Özgürlük budur!
10/10
·304 syf.··
Beğendi
·
2026 8. kitabı
-Mini spoiler içerir- Gece Yarısı Kütüphanesi’ni okuyanlar bilir. Yaşadığımız hayatın sonsuz ihtimalleri var ve orada Nora ile beraber hala devam eden bir hayatın yaşanmış ve yaşanmamış bütün ihtimallerini sevmeyi, kabullenmeyi ve bilinmezliğinin dayanılmaz hafifliğini öğrendik. Gece Yarısı Treni’nde ise yaşanmış bir hayatın ebediyete giden yolda kendiyle yüzleşmesini görüyoruz. Hayatın ancak geçmişe bakarak anlaşılabildiği ve yine ancak geleceğin ileriye bakarak yaşanabileceğini savunur Kierkegaard. Bu roman tam olarak bu öğretinin ince ince örülmüş hali. Çoğumuz etten kemikten bedenimizin savunmasızlığını duvar gibi sınırlarımızla korumaya çalışıyoruz, yeterince güçlü olursak acıdan kaçabileceğimizi sanıyoruz ancak yanılıyoruz. Acı çekmek çoğu zaman kaçınılmazdır. Bazen yaşamak için kalbimizin kırılmasına izin vermemiz gerekir. İşte tam da bu yüzden geçmişimizden kaçmanın kendimizden kaçmak olduğuna inanıyorum. Yüzleşmeye cesaret edemediğimiz her şey geleceğimizi şekillendiriyor, canavarımızı besliyor. Oysa hayat, tüm bunları yaşarken sanki hiç geçmeyecekmiş gibi yavaş, hatırlarken ise son sürat giden bir tren gibi hızlı akıyor. Çoğu zaman rutinlere takılı kalırken gerçekten sahip olduklarımızı unutuyoruz. Hepsinin birer mucize olduğunu, her günün yeni bir başlangıç olduğunu… Wilbur Budd 81 yaşındayken, pişmanlıklarla dolu ömrü 19 Nisan günü son bulduğunda kendini hayatının treninde buldu. Gençliğinde harcadığı tüm o zamanlar için “gençliğine” vereceği öğütlerse sevgili piyano dersi hocasından duydukları ve “Ellerine ikinci bir şans geçen ölüler nasıl yaşayacaksa öyle yaşa!” olacaktı. Herkesin kendinden bir şeyler bulacağı yüreklere dokunan bir kitap.
Hayata Dair
Gece Yarısı TreniMatt Haig · Domingo Yayınevi · 2026393 okunma