-Mini spoiler içerir-
Gece Yarısı Kütüphanesi’ni okuyanlar bilir. Yaşadığımız hayatın sonsuz ihtimalleri var ve orada Nora ile beraber hala devam eden bir hayatın yaşanmış ve yaşanmamış bütün ihtimallerini sevmeyi, kabullenmeyi ve bilinmezliğinin dayanılmaz hafifliğini öğrendik. Gece Yarısı Treni’nde ise yaşanmış bir hayatın ebediyete giden yolda kendiyle yüzleşmesini görüyoruz. Hayatın ancak geçmişe bakarak anlaşılabildiği ve yine ancak geleceğin ileriye bakarak yaşanabileceğini savunur Kierkegaard. Bu roman tam olarak bu öğretinin ince ince örülmüş hali. Çoğumuz etten kemikten bedenimizin savunmasızlığını duvar gibi sınırlarımızla korumaya çalışıyoruz, yeterince güçlü olursak acıdan kaçabileceğimizi sanıyoruz ancak yanılıyoruz. Acı çekmek çoğu zaman kaçınılmazdır. Bazen yaşamak için kalbimizin kırılmasına izin vermemiz gerekir. İşte tam da bu yüzden geçmişimizden kaçmanın kendimizden kaçmak olduğuna inanıyorum. Yüzleşmeye cesaret edemediğimiz her şey geleceğimizi şekillendiriyor, canavarımızı besliyor. Oysa hayat, tüm bunları yaşarken sanki hiç geçmeyecekmiş gibi yavaş, hatırlarken ise son sürat giden bir tren gibi hızlı akıyor. Çoğu zaman rutinlere takılı kalırken gerçekten sahip olduklarımızı unutuyoruz. Hepsinin birer mucize olduğunu, her günün yeni bir başlangıç olduğunu…
Wilbur Budd 81 yaşındayken, pişmanlıklarla dolu ömrü 19 Nisan günü son bulduğunda kendini hayatının treninde buldu. Gençliğinde harcadığı tüm o zamanlar için “gençliğine” vereceği öğütlerse sevgili piyano dersi hocasından duydukları ve “Ellerine ikinci bir şans geçen ölüler nasıl yaşayacaksa öyle yaşa!” olacaktır. Herkesin kendinden bir şeyler bulacağı yüreklere dokunan bir kitap.
Hepinize günaydın ballarım.Bugün çoğu kişinin yani okuduğunu gördüğüm çoğu kişinin beğenmediği bir kitabın incelemesini yapacağım.Öncelikle bu kitap da eleştireceğim çok şey var.Yani benim gibi insanın bile beğenmediği bazı şeyler oldu.Bunların en önemlisi ile başlıyorum.
Benim şuan elimde olan kitap Caraval Holiday Edition ile gelen Spectacular.Bu kitabın yurt dışında zaten iki baskısı var.Birisi benim elimde olarak diğeri de ilk baskı yani kapağında yeşil çizgiler de olan.Bilmiyorsanız yurt dışındaki iki baskıda da karton kapak seçeneği yok.Yani ikisi de exclusive edition dediğimiz ozel baskıyla geliyor.Elimdeki baskıyı anlatacak olursam normal kitap uzunluklarından biraz daha uzun bir baskı,şömizi oldukça kaliteli ve iç kapağı oldukça kalın bir kartondan yapılmış.Sayfaları bizim normal sayfalarımızın üç katı kalınlıkta.Yan baskısı da kırmızıya boyanmış.Turkiye baskısına gelecek olursak ciltli seçeneği yok ve sayfaları oldukça ince.Yani gerçekten de bu kadar ozensiz bir baskı bizlere hiç yakışmıyor.Ozellikle de Dex gibi pahalı bir yayinevinden çıkmışsa.Ayrıca asıl sinirimi bozan nokta Dex'in kapağı satın almayip aynısını yapmaya çalışması.Yani bunu aynı yayinevinden çıkan baska kitaplarda da çok gordum.Kapağı alacak kadar paranız yok desek tüm kitaplarinizi piyasadaki degerinin çok ustunde satiyorsunuz.Bu para nereye gidiyor ya?
Dex çoğu okurun bağımlı olmak zorunda olduğu bir yayınevi cunku yurt dışında populer olan çoğu kitap bu yayinevinden çıkıyor.Ama bağımlılığımız ve sevgimiz bu kitapta da gordugunuz gibi husranla sonuclaniyor.Biraz ozenseler eminim çok guzel şeyler çıkacak.Paraya para demiyorsunuz ancak su yaptığınıza bakın.
Bu kitap ile ilgili eleştirmek istedigim bir baska şey Tella'nın kişiliğinin biraz karıştırılması.Gerçekten Tella bir kitaba gore
📚🔔 Tatil zili çaldı!
Bir yıl boyunca verilen emeklerin ardından şimdi dinlenme, keşfetme ve yeni maceralara atılma zamanı. 🌞
Bu yaz bol kahkahalı, bol anılı ve elbette bol kitaplı geçsin. Tüm öğrencilere keyifli tatiller diliyoruz! 💙📖
‘Uyanan aptalca hayal kurandan çok daha karlı çıkar.’
-Hastalıkla yaşam arasındaki ince çizgi, içsel keşif için bir başlangıç olabilir miydi?
Alman Edebiyatı
Geçenlerde Algernon'a Çiçekler’i bitirdim ve dürüst olmak gerekirse günlerdir etkisinden çıkamıyorum. Kitap dışarıdan bir bilimkurgu gibi duruyor ama alakası yok; bu tamamen kalbe dokunan, insanı hıçkıra hıçkıra ağlatan çok derin bir hikaye.
Ana karakterimiz Charlie o kadar temiz, o kadar nahif bir insan ki... Zekası ameliyatla dahi artsa, dünyanın en akıllı insanı olsa bile içindeki o sevgi dolu çocuk hep orada kalıyor. En çok canımı yakan şey de ne oldu biliyor musunuz? Çevresindeki insanların ona yaptığı onca kötülüğe, acımasızlığa rağmen Charlie’nin kimseden nefret edememesi. Herkesin kendince haklı bir yanı olduğunu düşünmesi, o kadar büyük bir saflık ve asalet ki insan kendi acımasızlığından utanıyor.
Tabii bir de kader ortağı, minik dostu fare Algernon var. Aralarındaki o vefa, o kelimesiz dostluk insanı bambaşka bir yerden vuruyor. Kitabın sonlarında Charlie'nin o mezara çiçek koyma hassasiyeti ve sonrasındaki o küçük vasiyeti... Gerçekten boğazımda kocaman bir düğüm bıraktı.
Bu kitap bana zekanın, bilginin, başarının eğer içinde empati ve sevgi yoksa hiçbir şey ifade etmediğini çok net gösterdi. İnce elenip sık dokunmuş, ağlatırken bile insanı daha iyi biri olmaya zorlayan muazzam bir hikaye. Kesinlikle okuyun, okutturun.
İnsan ne zaman kurur? Yaşama sevinci dediğimiz o coşkulu nehir, hangi ara yatağını değiştirir de bizi tekinsiz bir sessizliğin ortasında bırakır?
Eric-Emmanuel Schmitt, Félix ve Görünmez Kaynak kitabında tam olarak bu modern yaraya dokunuyor. Paris’in göbeğinde, hayat dolu bir annenin aniden ruhunu içeri çekip yaşayan bir gölgeye dönüşmesini, 12 yaşındaki küçük Félix’in o büyüleyici, naif ve fedakar gözünden okuyoruz.
"İnsanlar sadece gördüklerine inanırlar, oysa en güçlü şeyler hep görünmezdir."
Schmitt, batının rasyonel ve soğuk dünyasında kaybolan ruhun şifasını, doğunun ve Afrika’nın o kadim, animist köklerinde arıyor. Hikaye ilerledikçe anlıyoruz ki; bazen ileriye doğru yürüyebilmek için önce geçmişe, toprağa ve bizi var eden o ilk -kaynağa- geri dönmek gerekir. Tıpkı kuruyan bir ağacın can suyunun yapraklarında değil, derinlerdeki köklerinde saklı olması gibi.
Havuzun dingin sularına bakarken, insanın kendi içindeki o görünmez pınarları hatırlaması için harika bir okumaRuhunu dinlendirmek, felsefe ile masalın o ince çizgisinde yürümek isteyenler için başucu kitabı diyebiliriz
@dogan_kitap
@dogankitap_etkinlik
#FelixVeGörünmezKaynak #EricEmmanuelSchmitt #DoğanKitap #EdebiYorumlar #KitapAnalizi MitikGerçekçilik NeOkuyorum BookstagramTurkiye KitapMirasım OkumaKültürü PsikolojikEdebiyat
instagram.com/p/DaAxhtDsDub/?...
Üsküdarın meşhur kafelerinden biri,Aşiyan Kitap Kahve. Menengicimi yudumlarken gözüm kitaplığa ilişti. İnce bir kitap okurken kahvem daha lezzetli olabilir diyerek kalkıp rafları yokladım. Ve dikkatimi çeken bu kitap oldu. Neden bu kitap diyecek olursanız İslamiyet ve Atatürk ikilisini bir arada görmek her zaman ilgimi çekmiştir. Yanlış anlaşılmasın. Politika ve tarafgirlik becerebildiğim bir şey değildir. Apolitik bir görüşe sahibim. Kendi halimde yaşayıp gidiyorum. Yarısına kadar göz gezdirdim ve evet kitabı orada bitiremedim çünkü kahvemin telvesi ağzıma gelmeye başlamıştı. Fincan sayfalardan daha hızlı git gel yapıyordu. Benzetmeler,özellikle 19 mucizesinin abartısı kahvemin bitmesini söylüyordu... Ödemeyi yaparken kitabı ödünç alıp çıktım. Geri vermeyi düşünüyor muyum hmm buna cevabım hayır. Kitabın güzel olmasından değil. Bitirdikten sonra birdaha ele alınmayacak,fırlatıp rafta eskitilecek bir kitap olduğundan ötürüdür. Geri götürmeyeceğim.