Bu kitap bana insanın hayat boyunca taşıdığı yükleri düşündürdü. Söylenemeyen sözleri, kaçırılmış fırsatları, zamanında tutulamamış elleri... Hepimizin içinde bir yerlere sakladığı pişmanlıklar ve özlemler var. Kitaptaki yolculuk ilerledikçe aslında hiçbirimizin geçmişten tamamen ayrı yaşayamadığını hissediyorsunuz. İnsan bazen yıllar geçse de bazı anların içinde kalabiliyor.
En çok da şu duygu kaldı bende: Hayat, geri dönüp düzeltebileceğimiz bir hikâye değil. Bu yüzden çoğu zaman bizi değiştiren şey büyük olaylar değil; zamanında söyleyemediğimiz bir cümle, cesaret edemediğimiz bir adım ya da geç kaldığımız bir vedadır.
Kitabı okurken sık sık kendi hayatıma döndüm. Geçmişe, yarım kalan şeylere, sustuğum anlara... Belki de bu yüzden hikâye bana bu kadar yakın geldi. Çünkü aslında anlatılan yalnızca karakterlerin hikâyesi değildi; biraz da hepimizin içinde taşıdığı sessiz yüklerdi.
Gece Yarısı Treni, bana her insanın içinde kimsenin bilmediği bir gece yarısı olduğunu hatırlattı. Dışarıdan sakin görünen hayatların ardında, bir türlü varılamayan duraklar ve hâlâ unutulamayan yollar saklı. Kitabı bitirdiğimde içimde kalan şey bir son değil, uzun süre susmayacak bir düşünce oldu: İnsan bazen en uzun yolculuğu kilometrelerce uzağa değil, kendi içine yapıyor.