Sebald benim en sevdiğim yazarlardan birisi. “Vertigo” ve “Austerlitz” bayıldığım romanlar, “Satürn’ün Halkaları”nı da çok beğendim yine. Tarzını bildiğim yazar hâlâ bu kadar etkileyince hayranlığım katlanarak artıyor. Ne yazık ki okuyacağım “Göçmenler” kaldı sadece ve onun da ne zamandır baskısı yok epeydir.
Kitaba gelecek olursam, bu kez Sebald, 1992 yılında Kuzey Denizi kıyılarındaki Suffolk’u günlerce süren yürüşlerle kasaba kasaba gezmesini, bu gezinti esnasında gördüklerini ve bunların tarihini, yaptığı çağrışımları anlatıyor. Kısacası fiziksel olarak Suffolk gezdiği ama aslında zamanın ve dünyanın bambaşka noktaları arasında bir yolculuğa çıkarıyor bizi. Anlattıklarını “yalnızca felaketlerin oluşturduğu tarihimiz” düzleminde toparlamak mümkün kısaca (s. 293). İnsanlık tarihinin nasıl bir yıkımlar, savaş, katliamlar tarihi olduğunu muazzam aktarıyor yine.
Farklı çalışan kafası ve inanılmaz enginlikteki bilgi birikimiyle mest ediyor okuru Sebald. Sömürgecilik ve köle ticaretinden, savaş ve soykırımlara, insanların doğaya ve hayvanlara verdiği tahribattan doğal afetlere dünya tarihinde yıkıma dair ne varsa önünüze seriyor. Bunu yaparken de öyle bir bağlıyor ki tüm mevzuları birbirine, kâh Afrika’ya gidiyor ve Kongo büyükelçisi Casement’i tanıyorsunuz, kâh bir trenin hikayesiyle Afyon Savaşları ve emperyalizmin misyonerlik kisvesine bürünmüş hallerini görüyorsunuz, kâh ringa balıklarının neslinin nasıl tükendiğini dinliyorsunuz kâh Nazilerin arasında buluyorsunuz kendinizi. Rembrant’tan Descartes’ten girip Joseph Conrad’dan çıkıveriyorsunuz. Ama öyle bir akış var ki bir an dahi ‘konu buraya nasıl gelmişti’ demiyorsunuz. Aksine keşke daha çok anlatsa da okusam, keşke bitmese hissiyle okudum yine. İşte en büyüleyici kısım bu bence.
Daha önce Sebald okumadıysanız