Giderek çağdaş edebiyatın işe yaramaz ve laf salatası yaptığına olan inancım artarken, “Amerikana” olumsuz düşüncelerimin hepsini silip sürdü ve tekrar bağlamamı, inanmamı sağladı bugüne. Chimamanda Ngozi Adichie’yi ilk elime alışım ve son olmayacağını da kanıtlamış oldu tek kitapla!
Amerikana, Nijerya’da meydana gelen toplumsal ve siyasal kargaşadan dolayı üniversitelerin işlemez hale gelmesiyle, Amerika’ya okumak için göç eden Ifemelu ve Lagos’taki sevgilisi Obinze’in sonrasında İngiltere’ye taşınmasıyla asıl temaya giriş sağlanıyor. Adichie, Nijerya’nın toplumsal yapısından bizi çıkarıp, Amerika ve İngiltere hakkında açıklamalarda bulunuyor, yerleştirdiği karakterler sayesinde. Ifemelu’nun “Amerikan Rüyası” zaman geçtikçe öyle olmadığını, ırkçılığın geçmişin tarihin tozlu sayfalarında kaybolmadığı, kağıtsız göçmen olmanın getirdiği zorluklar, ülkede kalıcı olmak için insanın bulunduğu fedakârlıklar vesaire... Herkesçe imrenilen Amerikan yaşantısının altını oyarken, insan olmanın sefaletini bir kez daha anlatmış yazar, sırıtmadan.
Üçüncü dünya ülkelerinde, mesela Lagos’ta işlerin nasıl yürüdüğünü, dalkavukluk, torpil ve kayırmaya sağlanan imkanları, ordunun devlet üzerindeki kontrolü, hükümetin işlediği yozluklar ve daima en kötü payı alan yoksul hakların yaşantısı. Yazarın araya sıkıştırdığı aşk ise, kitabı birazcık daha roman haline getiriyor. Çünkü, eserin birçok akademik kitaptan çok daha iyi ırkçılık, göçmenler, toplumsal yapı ve statü eleştirisi yaptığını düşünüyorum. Bu düşünceleri; V. S. Naipaul’un “Nehrin Dönemeci”, Chinua Achebe’nin “Parçalanma”, Graham Greene’in “Meselenin Kalbi” ve Evelyn Waugh’ın “Brideshead'e Son Gidiş” romanları üzerinden çok güzel diyaloglar ve tartışmalara yer vermiş ve bunların toplum, birey, siyaset ve insanlık eleştiri olduğunu