Akşama kadar uyudum bugün. Tatil yorgunluğu geçmeden işbaşı yapmış olmanın verdiği keyifsizlik iş yorgunluğuyla birleşti. Dolu kafam boşalmadı ne izinde, ne de işte. Akşama kadar uyudum bugün de! Sonra, açtım gözlerimi, siyah perdelerle karartılmış odamın tavanına doğru. Sanırım sırtüstü uyuyorum bugünlerde. Zararı yok tabii, neden olsun ki? Batıl inançlarım yok benim. Ha sağ, ha sol tarafa dönük uyumuş ya da uyanmışım. Ne fark eder? Etmez elbet, lakin tavana bakarak uyanmak tuhaf hissettirdi biraz. Yazı mı, tura mı gelecek diye havaya atılan paranın dik gelmesi gibi sanki.
Tavana bakarken hatırladım, ben zaten çoğu zaman böyle uyanırım. Gözüm, tavanda yalnız başına sarken ampule takılır hep. Ahh ampul kardeş... Ne işin var odamda? İnsan sana bakarken hayal kuramıyor ki! "Uçsa, evin tavanı şimdi! " diye geçirdim içimden. Ampul yerine gökyüzünü görsem. Hatta, gökyüzünde bir bulut olsa da ona takılsa bakışlarım. Bak! Ne güzel olurdu. O bulutun peşinden gitsem. Olmadı ama, odama bulutlar dolmadı. Saate baktım: 17.58 "Hadi bakalım" dedim. Bulut bana gelmiyorsa, ben buluta giderim. Hızlıca attım kendimi sokağa. Gökyüzünün altında dolaştım biraz. Yürürken fark ettim ki, karnım da acıkmıştı hani. Kahvaltı niyetine, şu Kentucky'li beyaz sakallı amcanın tavukçu dükkanına gidip midemi doldurdum. Dolu midemle devam ettim yürümeye.
Tanrım, neden ayaklarım yere basıyor? Oysa, yürümek istiyordum ben bulutların üzerinde. Böyle deyince, N. Fazıl'ın mısraları geldi aklıma:
Gönlüm uçmak dilerken semavi ülkelere,
Ayağım takılıyor yerdeki gölgelere.
Böyle bir hayat işte, ne yapalım, yürümek de güzel. Yürürken ben, karardı hava ama fark edemedim. Zira; bulutları terk edip bakışlarımı çoktan yere çevirmiştim. İzmir marşı ile kendime geldim. Önde onbeş yirmi