Roma tren istasyonunda, gümrük memurları, giriş yapan yolcuların valizlerini didik didik arıyorlardı. Nurettin'in valizini hışımla arayan memur, bavuldaki bir kitabı aldı. Yasak kitap olup olmadığına bakarken, birinci sahifesinde Maurice Blondel'in, kendi el yazısıyla "Değerli dostum Ahmet Nurettin'e..." diye başlayan yazısını ve imzasını görünce bu sefer munis bir tavırla ve yumuşak bir sesle, Nurettin'e sordu:
- Siz, Mösyö Blondel'i nereden tanıyorsunuz? dedi. Nurettin de,
- O benim hocam olur, sohbetlerine katılıyorum, diye cevap verdi.
Bu cevap üzerine memur, hemen kitabı yerine koydu, bavulu kapattı. Sonra "Buyurunuz mösyö!" dedi ve yürümeye başladı. Gideceği yere kadar, bavulu elinde taşıdı. Nurettin'in ısrarlarına rağmen vermedi. Nurettin'in bindiği araç hareket edinceye kadar da saygı duruşunda bulundu ve ayakta bekledi.
Nurettin, öğrencilik yıllarında, başından geçen bu olayı anlatırken duygulanır, “İşte Hıristiyan terbiyesi ile yetişmiş sıradan bir memurun nezaketi budur! Öğrencisinin şahsında hocaya gösterilen hürmet işte böyle ifade edilir. Katolik bir filozofun öğrencisi olan birinin kötü bir kimse olamayacağını peşinen kabul ediyor ve ona saygı gösteriyor" derdi.
Başka bir yol olmalıydı, dedi. "Bir yol bulunmalıydı. İnsana bir fırsat verilmeliydi. Bana, sana hiç olmazsa… Bu çaresizliğe dayanamıyorum. Bir defaya mahsus olmak üzere bir istisna yapılmalıydı. Kağıtlarınızda bir noksanlık var, bir imza eksik diye geri çevirilmeliydi Selim. Özür dileriz, kabul edemeyiz; bazı noktaları unutmuşsunuz denemez miydi?… Turgut’u, Süleyman’ı unutmuşsunuz; bilseniz ne merakla bekliyorlar sizi. Bütün karakollara haber vermişler, her yeri aramışlar. Neden haber vermediniz çıkarken?… Dikkat et Selim… canın acıyacak dur… söz veriyorum… her şeyi yeniden konuşacağız. Selimciğim Işık… hepsi hak verecek sana… durmadan başlarını sallayarak, haklısınız, haklısınız, diyecekler… sen gitmek istesen de bırakmayacaklar seni… ne olur biraz daha kalın, daha yeni başlamıştık konuşmaya… söyleyecek o kadar söz vardı ki… canım Selim… hayır Süleyman Kargı! İnanmıyorum Selim’in öldüğüne. Reddediyorum! İnkar ediyorum." Nefes alamıyordu. "Bir şeyler yapmak, bir yere tutunmak istiyorum."
"Nedir senin eşsiz karakterin? Bıraktığın geçici izlenimi değil, aslında ne olduğunu bilmek istiyorum."
Resimde bu soru, çiçeğin her bir parçasının kesin şekline ve Üzerlerine düşen ışık ve gölge desenlerine karşı bir duyarlılığa dönüşür. Bir çiçeğe bu şekilde yaklaşmak dokunaklıdır; çünkü bizlerin başkalarından görmeyi beklediğimiz ve onlara verebilmeyi umut ettiğimiz türde bir dikkatin küçük ama canlı bir örneğidir.