• Bir göğüste iki kalp olmaz. Her yüreğin yöneldiği tek bir kıblesi vardır. Necip Fazıl da Müslümanları yegâne kıbleleri olan Kabe 'ye pazarlıksız olarak yönelmeye çağırmıştır . İslam şerik kabul etmez.
  • Şeyh Galib klasik edebiyatımızın son büyük şairi olarak kabul edilir. Hayatı boyunca Mevlevi kültürü içerisinde bulunmuş ve nihayetinde Galata Mevlevihanesi’nin postnişinliğini de yapmıştır. Ehl-i tarik bir şair olmasının yanında III. Selim’le olan dostluğu bakımından da dikkat çeken bir isimdir.

    SABAH ÜLKESİ: kültür, sanat, felsefe dergisi, 57. sayıdan
    Selman Bayer

    http://www.sabahulkesi.com/...bte-insan-telakkisi/


    Hem dönemin büyük şairi olması, hem Galata Mevlevihanesi Şeyhi olması hem de dönemin sultanıyla yakın ilişkileri dolayısıyla devrinde etkin ve karizmatik bir isim olarak telakki edilmektedir. Şeyh Galib bu karizması neticesinde mesleği ve kendi estetik anlayışı doğrultusunda yaşadığı dönemin sorunlarına eğilmiş, bu sorunlara ilişkin mutedil bir üslupla çözüm önerilerinde bulunabilmiştir.

    Bilindiği gibi, Şeyh Galib’in yaşadığı 18. yüzyıl dünya genelinde bir krizin doğum sancılarının çekildiği çağdır. Aydınlanmanın bütün gücüyle Avrupa’yı kuşattığı ve hâkimiyetine aldığı bir dönemdir. Geleneksel dönemin sona erdiği ve insanın bir yüzyıl sonraki büyük krizine dair şaşkınlıkla boğuşmaktadır. Sanayi devrimi gibi gelişmeler dünyanın bütün siyasi düzenini değiştirmekteyken Aydınlanma da topyekûn bir zihniyet değişimine neden olmaktadır. Batı’da her alanda ciddi bir dönüşümün olduğu bu yüzyılda Doğu teknolojik ve siyasi dönüşümler doğrultusunda gittikçe artıp derinleşecek bir krizin ilk semptomlarıyla karşılaşmaktadır. Zihniyetin ve elbette arkasında topyekûn insanın tehdit altında olduğunu henüz idrak edememiştir. Doğu’yla birlikte Osmanlı da aynı kadere mahkûmdur. Devlet-i Âliye’nin elitleri mukadder ve mutlak bir değişimin muhtemel tehditlerinin teknolojik ve siyasi düzlemdeki bir takım ıslahatlarla bertaraf edilebileceğine hükmetmiştir. Kanuni’den itibaren fark edilmeye başlayan bu değişime karşı ilk tepkiler bu yüzyılda ortaya çıkmıştır. Lakin onlar da fazlasıyla yetersiz kalmıştır. Her ne kadar sultana verilen layihalarda liyakat, ahlak gibi bir takım izaha muhtaç kavramsal değiniler olsa da topyekûn bir insan meselesi hiçbir zaman tartışılamamıştır. Bu dönemde bir felsefi sorun olarak insandan ziyade devletin kurtarılması üzerine yoğunlaşılmıştır.

    Şeyh Galib’in yetiştiği çağ, tarihimizde bir ıslahat devri olarak anılır. Askerlik ve politika alanında birbirini kovalayan başarısızlıklar, imparatorluğun ve tebaasının özgüvenini sarsmış, Batı’ya ayak uydurmak gibi çok katmanlı ve telaşa gelmeyecek bir zorundalığın farkına varılmıştır. Bu farkındalığı icraata geçirerek devleti kurtarmaya çalışan III. Selim meseleyi tüm veçheleriyle değerlendirmenin gerekliliğini idrak etmiş ve farklı alanlarda uzmanlaşmış isimlerden bir takım layihalar talep etmiştir. Gelen teklifler doğrultusunda da askeriyeden eğitim sistemine kadar her alanda geniş ıslahat hareketlerine girişmiştir. Burada III. Selimle yakın dostluğu bulunan ve her fırsatta kendisini desteklemekten geri durmayan Şeyh Galib’in dönemin sorunları çerçevesinde insan anlayışını değerlendirmeye çalışacağız. Elbette klasik dönemin yüksek bir üsluba ve derinliğe sahip büyük bir şairini, hele bir de insan anlayışıyla değerlendirmek bu yazının çok ötesinde bir gayret ve mesai gerektirmektedir. Ancak onun meşhur terci-i bendi üzerinden insan anlayışına dair bir takım notlar düşülmesi de mümkün görünmektedir.

    Arnold Toynbee tehdide maruz kalan medeniyetlerin kendilerini korumak için gösterdiği reaksiyonları iki kavram üzerinden izah eder: Zelotizm ve Herodianizm. Zelotizm tehdide uğrayan cemiyetin kabuğuna çekilip gelenekçi olması, herodianizm ise düşman medeniyetin silahlarını kullanarak mücadele etmesidir.1 Şeyh Galib bu hususta her iki kavramı da içeren sahih bir tepkinin şairidir. Gelenekli bir şair olarak kendi geleneğinin terbiyesi ve usulünü terk etmez. Lakin geçmişe takılıp kalmak yanlısı da değildir. Onun şiir diline dair yenilik ve sadelik taraftarı olmasıyla Islahat Padişahı Sultan III. Selim taraftarı olarak arzıendam etmesi aynı hâlin tezahürüdür. Lakin şu da bilinmelidir ki Osmanlı şiirinin ya da düşüncesinin devrimci bir tabiatı yoktur. Tabiricaizse Osmanlı şiiri ve düşüncesi evrimsel bir süreç takip eder. Ağır ağır ilerleyen ve nesilleri kucaklayan bir yenilenmenin taraftarıdır. Elbette Şeyh Galib de, en önemli temsilcilerinden biri olarak, bu tavrın insanıdır.

    M. Kayahan Özgül’ün ifadesiyle gelenekli Osmanlı şiiri ilerlemez; dört boyutta genişleyerek gelişir. Dikey bir seviye hattında yukarıda entelektüele, aşağıda halka; yatay bir zaman düzleminde de her iki yöne doğru daha derine… Şiir yenileşme sürecini yaşarken de gelişmeye ilaveten değişir; fakat dönüşmez.2

    Şeyh Galib Özgül’ün izah ettiği bu sürecin mühim örneklerinden biridir. Onun geleneğe dair sadakati ve titizliği dikkat çeker. Önceleri Nedim, çağdaşlarından Muvakkitzade Pertev Efendi, Leskofçalı Galib ve sonraları Şinasi gibi klasik divan tertibinde farklı türleri görmezden gelerek şiirler yazması düşünülemez. Diğer yandan çağdaşı Nâbî gibi yalnızca Hikmet ağırlık şiirlere de itibar etmez. O geleneğin çizdiği çerçevede bir divan tertip ederken yenileşmeyi de kontrollü ve özgüvenli bir şekilde devam ettirir. Tepkisel ya da nispeten devrimci bir anlayışın değil, itidalin şairi olarak tezahür eder. Sözünü geleneksel türlerin belirlediği çerçevenin içerisinde herhangi bir heyecana prim vermeden söyler. Takdir ederken ölçülü, tenkit ederken anlayışlıdır. Onun şiire bakışıyla insana bakışı paraleldir. İnsana dair uyarılarını, beklentilerini ve tespitlerini de aynı geleneğin mutedil ikliminde yapmaya özen gösterir.

    Lakin bu itidal ve titizliğe riayet ederken söylemek istediğinden de geri durmaz. Özgül’ün yerinde tespitiyle genişleyen bir şiir evreninde geçmişi incitmeden ya da geleceği yüceltmeden anın hakkını vererek yazmaya devam eder. Böylesi bir çağda şiirlerini böylesi mutedil bir üslupla kaleme alan şairin insani krizin bertaraf edilebilmesi yönündeki gayreti de bu yüzden görülmeyebilir. Bugünün körlüğü geçmişin hakikatini örtmeye yetmez elbette. Ama geçmişe dair değerlendirme yaparken de ziyadesiyle dikkatli ve rikkatli olmak icap eder. Hem klasik edebiyatta hem de turuk-u aliyenin en mühim kollarından biri olan Mevlevilikte temayüz etmiş bir ismin eserlerini değerlendirmek için de aynı dikkate ihtiyaç duyulur.

    Biz de bu dikkatle Şeyh Galib’in meşhur terci-i bendi çerçevesinde onun insan anlayışına dair notlar düşmeye çalışacağız.

    Şeyh Galib,

    Ey dil ey dil niye bu rütbede pür-gamsın sen

    Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen

    diye başlayan terci-i bendinde kendi gönlünün şahsında, yorulmuş ve hastalanmaya yüz tutmuş bir devletin hastalığıyla malul dönem insanına seslenmektedir. Mevlevi bir şair ve mürşid-i kâmilin insana dair kurduğu söylem elbette ki genelde İslam’ın özelde ise Hazreti Mevlânâ’nın belirlediği çerçeve içerisindedir. İlk bakışta aynı şeyleri söylemektedir. Lakin söz söylendiği dönemle mukayyettir ve çağın idrakine, izanına göre değişebilir. Bu minvalde, Şeyh Galib de tabiricaizse çağlar boyunca değişmeyen hakikati kendi kabından ikram etme yoluna gitmiştir. Onun özgünlüğü de ustalığı da buradadır.

    İslam geleneğinin insana bakışı her dönemde aynıdır. İnsan yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Gayesi de Allah’ın rızasını kazanmaktır. Hazreti Mevlânâ’ya göre insan ancak fizik ve metafiziğin uyumuyla kemale erebilir. Yeryüzü bir imtihan merkezidir. İmtihanlar çeşit çeşittir. İnsan bütün bu imtihanları kendisinden gizlenen ilahî cevher marifetiyle geçebilir. Şeyh Galib, terci-i bendin ilk dizesinde “genc-i mutalsamsın sen” derken bu ilahî cevheri imlemektedir.

    Bilindiği gibi “İnsan” etimolojik olarak “üns” ve “nesy”i mündemiçtir. Arapçada “üns” “ülfet” ve “alaka” manalarına gelir. “Nesy” ise “gaflet” ya da bildiğini unutmak anlamlarına gelmektedir. Yani “üns” insanın ünsiyet ve irtibat kabiliyetini imlerken “nesy” ise onun gaflete düşüp, ahdini unutabileceğine ve yaratıcısına asi olabileceğine işaret eder. Etimolojik olarak her iki anlamı da kapsayan “insan” kavramının tanımı Mevlânâ’nın tanımıyla örtüşür. Mevlânâ’ya göre insan ulvilik ve süfliliğin, akıl ve şehvetin buluşma noktası olup, bütün problemlerine rağmen varlıkların en değerlisidir.3 Hazreti Mevlânâ’nın izinden giden Şeyh Galib varlıkların en değerlisi olan insana “cümle-i akvamsın” diyerek Mevlânâ’nın görüşleriyle uyum içinde olduğunu göstermektedir.

    Ruhsun nefhâ-i Cibril ile tev’emsin sen

    Sırrı Hak’sın mesel-î Îsi-i Meryemsin sen

    İnsan Allah’ın sanatının en önemli eseridir. Eşrefi mahlûkat yani yaratılmışların en şereflisidir. Şeyh Galib bunu kendi ifadesiyle anlatmaya çalışırken “Nefha-i Cibril ile tev’em”dir der, yani ruh-i ilahînin nefhasına sahiptir.4 Kendisinde Allah’tan bir soluk vardır. Tam da bu yüzden yeryüzünde Allah’ın halifesidir. Allah’ın sıfatlarının mazharıdır. Bu Şeyh Galib’in deyişiyle “Sırr-ı hakk”tır.

    Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen

    Merdüm-î dîde-i ekvân olan âlemsin sen

    Zatına hoşça bakması gereken insanın değeri tam da buradadır. Yaratılmışların göz bebeği olarak Allah’ın iltifat ve itibar ettiği insanın kendisine bakışındaki sıhhat âlemi neyse o olarak görebilmesindedir. Kınalızâde de hikmeti bu şekilde tanımlar. Zamanın ve mekânın değişmeleri, buhranlar, krizler, belalar ya da saltanatlı günler bu bakışı etkileyemez. Bu bakışın sıhhatiyle insan görebilir ve eyleyebilir. Nesnelerin ardındaki hakikati yine bu sahih bakış sayesinde idrak edebilir.

    Şeyh Galib’in bu bakışını Victoria Holbrook gayet güzel izah edebilmiştir. Galib’in Namık Kemal’e kıyasla Allah-Birey ilişkilerine yoğunlaştığını zikreder. Mukayesede Namık Kemal’i kullanıyor olması manidardır. Tanpınar’a göre İslamcılığın şampiyonu sayılan ve kendisinden sonraki dönemlerde de etkisini istikrarlı bir şekilde sürdüren bir figür olarak Namık Kemal şahsi tecrübesiyle var olan ve kendiliğinden sorumlu olan insandan ziyade halk-millet-devlet bağlamında nesneleşmiş, neferleşmiş bir insana vurgu yapar. Şeyh Galib’in aksine insanın ufkunu yeryüzüne indirip onu daha basit bir düzlemde yeniden değer/siz kılmaya çalışır. İnsanı ontolojik bir varlıktan ziyade siyasi bir figür olarak değerlendirmek yanlısıdır. Bu minvalde insanı yatay bir düzlemin nesnesi hâline getirir. Bakışındaki sıhhat bozukluğu insana dair düşüncesini de etkilemiştir. Oysa Şeyh Galib gelenekli bir şair olarak geçmişin tecrübesiyle mücehhez ve müzeyyendir. Geçmişe takılıp kalmaz, geleceğin anlamsız heyecanıyla da malul değildir. Kendi anının derdini taşır ve kendi anının şiirini söyler. İnsanın dikey bir düzlemde değerlendirilmesi ve onun değerler manzumesiyle birlikte varlığını inşa edebileceği görüşündedir. Bu dikey düzlemde zaman ve mekân ne kadar değişirse değişsin insan hep aynı düzlemde aynı dertle kaim olacaktır. Piri Hazreti Mevlânâ gibi, Allah-İnsan irtibatına vurgu yaparak, asıl gayenin ahlaki anlamda “insan-ı kâmil” modeline ulaşmak olduğunu ifade eder.

    Bunu yaparken kendi standartlarından vazgeçmez. Dünyayla arasındaki ilişki de ümit ve endişenin ötesinde bir itidal hâkimdir. Devrin sultanıyla yakın bir ilişki kurar lakin patronaj sistemini kabul etmez. Devletle arasındaki ilişkide denge gözetir. Bu dengenin kerteriz noktasını da kendi irfani zemini üzerine inşa eder. Şeyh Galib bir mürşid-i kâmildir. Muhatabı insandır. Lakin onu fikir/teori düzleminde tartışmanın ısrarını vurgular. Gündelik hayatta yürüttüğü seyr-i sülukun pratik taraflarını şiirine taşımaz. Bütün çağlarda ve coğrafyalarda diri kalabilecek bir dilin peşindedir. Çünkü onun görüşünde insan küçük âlemdir ve zamanın mekânın ötesinde bir fikir olarak hayatına devam eder. Çok daha pratik amaçlarla kendi dervişleri için hazırladığı söylenen Es-Sohbet-i Sufiyye adlı eseri dahi bu evrensellik iddiasını bünyesinde barındır. Bir tarikat şeyhi olarak insan yetiştirme mesaisinin ötesine geçip daha geneli şamil bir şiiri inşa eder.

    Geleneksel İslam toplumlarında tekkelerin toplumsal hayatın ana kaynaklarından biri olduğu herkesin malumudur. Orada yetişen insan hayatın her alanında kâmil bir birey olarak görevini hakkıyla yerine getirebilecek kudrete, ehliyete ve liyakate sahip olabilmesi öngörülmektedir. Lakin tarikat düz anlamıyla devlete ya da belli bir organizasyona adam yetiştirme kurumu değildir. Orada yetişen, pişen insan ait olduğu topluma, döneme, çağa ya da teşkilata sadakatinde kemale ermiş insan olduğu için böylesi bir mümbit kaynak olarak çağlar boyu hayati bir boşluğu doldurabilmiştir. Şeyh Galib’in döneminde de azalarak da olsa bu düstur devam etmektedir. Kayahan Özgül’ün ifadesiyle devletin kaderini değiştirebilecek, meşrutiyetin, anayasanın, kamuoyunun oluşmasını sağlayacak insanlar büyükçe bir kısmının yolunun tekkelerden geçmesi, tesadüfle açıklanamaz.5 Lakin devir değişmeye başlamıştır. Yine tekkelerdeki özgür ortamın sayesinde de olsa kısa bir süre sonra çok daha profan bir şair ve udeba kesimi etkisini göstermeye başlamıştır. Şeyh, dede, imam ve vaiz gibi isimlerin yerini daha dünyevi şairlerin aldığı gözlemlenir. Kayahan Özgül bu minvalde bir profanlaşmanın neticesinde hikemî şiirin yükseldiğini ve hatta Nâbî ve onun mektebinden yetişen dindar şairlerin de bu ekolün temsilcisi ya da destekleyicisi olabildiklerinden söz eder.6 İşte Şeyh Galib şiirinde bu tehlikeyi görür. İnsanın geleneğin düsturuyla var olabileceğinde ısrar eder. Yeri gelmişken değinmek icap ederse onun Hüsn-ü Aşk adlı eseri Hüsn ve Aşk arasındaki ilişki özelinde baştan sona bir insanın nasıl kemale ulaşacağının hikâyesidir.

    Şeyh Galib’in Nâbî’nin hikemî şiirine ve onun patronaj sisteminin gölgesinde şairliğini yürütmesine itirazı da bu bağlamdadır. Devletle arasındaki mesafede dengeyi gözeten Şeyh Galib Nâbî’nin şahsında hikemî şiire itiraz ederken de ehliyet ve liyakate sadakat gösterilmediği yerde hikmetin gölgesindeki profanlaşma ihtimalini ve yeni profan insanı görüyor gibidir. Elbette hem Hüsn-ü Aşk’ta hem de divanında bu ihtimale karşın geleneğin insanına taraf bir tavır takınmaktadır.

    Kayahan Özgül Osmanlı’da ulema, umera, rical-i devletin karakteristiklerinin bir yere kadar takip edilebileceğini lakin sıradan insan tipini belirlemenin zor olacağını ifade eder.7 Gelenekli toplumlarda sembolik ve elit bir dilin ve üslubun revaçta olması küçük insanın, sıradan insanın metinde görülmemesini ya da ihmal edilmesini beraberinde getirir. Lakin bunu bir eksiklik olarak değil de hiyerarşisi ve sınıfsal temeli sağlam bir toplumun kendini ifadedeki titizliği olarak okuyabiliriz. Bu titizlik temelde teorik bir anlatımı dayatmaktadır. Dönemin şairi her ne maksatla olursa olsun, ait olduğu geleneğin kemalinden dolayı sıradan, küçük insanı konu edinmez belki ama onu da doğrudan etkileyebilecek bir insan ideasını tartışır. Böylece hem genel ve evrensel bir çerçeve çizer hem de çağlar ötesi bir dirilik kazanır. Şeyh Galib’in bugün de büyük bir şair olarak kabul edilmesinin en mühim sebeplerinden biri bu hususlardaki ustalığıdır. Şeyh Galib’in şiire has titizliği Özgül tarafından da zikredilmiştir. Özgül, 18. yüzyılın klasik şiir tarihinin en fazla şair yetiştirdiği ama yalnızca Nedim ve Şeyh Galib’i kabul ettirebildiği bir yüzyıldır8 derken bu titizliğin hakkını teslim etmiştir. Hâliyle Şeyh Galib’in insana dair hassasiyeti de bu titizlik mesabesinde olacaktır.

    O insanın, emanetçisi olduğu kutsal ruhun sorumlusu olarak ve potansiyeliyle tartışılması taraftarıdır. İnsanın maddi yanıyla değil özüyle yani ruhuyla değerlendirilebileceğini ve ancak bu şekilde zamanın ve mekânın ötesinde bir bakışa sahip olabileceğini savunur. Yalnızca burada konu edindiğimiz terci-i bendinin dahi onun insana dair fikrinin hülasası olabileceğini söylemek çok da iddialı olmaz kanaatindeyim.

    Merteben ayn-ı müsemmâdadır esmâ sanma

    Merciin Hâlik-ı eşyâdadır eşyâ sanma

    Galib’in bu beytinden insanın yaratılmış bir varlık olarak, maddi anlamda sahip olduğu hususiyetler ve meziyetler sebebiyle değil bilakis bu sebepleri ona veren, kendi ruhundan ona ruh üfleyen Allah’ın varlığından ve cömertliğinden dolayı yeryüzünün halifesi olduğunu anlarız. Burada Allah’ın bütün isimleri Âdem’e öğrettiğini belirten ayete işaret edilmektedir.9 Bu ayetin ışığında insana asıl itibarını kazandıran hususun esmayı bilmesi değil, Allah’ın bu isimleri öğretmek için insanı tercih etmesi ve insana iltifat etmesidir. Şeyh Galib tam bu hakikate olan imanı ve itimadıyla “cihanda itibarım varsa sendendir” diyebilmektedir. Şeyh Galib’in derdi dünyanın geçiciliğini idrak eden ama dünyadan geçip giderken hoş bir sada bırakmanın da gerekliliğini farz kabul eden bir insandır. Şairliğinde de, kendi şeyhliğinde de, III. Selim’le olan dostluğu neticesinde sahip olduğu aydın kişiliğinde de yeniden bu insanın hâkim olması için gayret eder.

    Gördüğün emr-i muhakkakları rü’yâ sanma

    Başkasın kendini sûretle heyûla sanma

    Mevlânâ dünyada insanın başına gelebilecek her şeyin bir hayalden ibaret olduğunu, insanın yaşadıklarının ve hissettiklerinin, barışın ve savaşın hatta övünmenin ve yerinmenin bile dâhil edilebileceğini ifade etmektedir. İslam dinine göre hakiki âlem bu dünya değildir. Bu dünya bir oyun ve eğlenceden ibarettir. İnsan bu dünyada bir aldanma içerisinde olabilir. Galib buradaki aldanmayı tarif ederken dünyanın aldatıcılığından değil, insanın kendi değerine olan inancından şüphe etmeye başladığında ortaya çıkan bir aldanma olduğunu söyleyerek şiirin muhatabını uyarmaktadır. Şeyh Galib heyulanın zahirdeki heybeti aldatıcıdır der ve Osmanlı insanının bu aldatıcılığın büyüsüne kapılıp kendisini unutmasına gönlü elvermez. Dönemin Osmanlısının Batı karşısındaki şaşkınlığı ve endişesi hatırlandığında bu beytin anlamı daha da genişler.

    Berk-ı hâtıf gibi bû kayd-i sivâdan güzer et

    Erişen hâr u hasa âteş-i aşkı siper et

    Şeyh Galib önceki beyitlerde insanın ne olursa olsun ümitsizliğe düşmemesi gerektiğini, yoksa yolunun bela sahrasına düşeceğini ifade ettikten sonra bu bela sahrasına düşmemek için tutunacağı dalı işaret eder. Bu dal aşktır. Aşk ile Allah’ı seven O’nun tarafından sevilmeyi de hak eder. Galib Allah’tan gayrı bütün varlıklardan, çakıp sönen, gelip giden bir şimşek gibi geçip gitmesi gerektiğini ifade eder. Ve bela sahrasından üzerine esen rüzgârla gözünü körelten çer çöpe karşı aşk ateşini siper etmesini tavsiye eder.

    Sonuç

    Şeyh Galib’in büyük bir medeniyetin mensubu olarak söyledikleri elbette ki o medeniyetten ayrı olarak değerlendirilemez. Başta da söylediğimiz gibi onun insan anlayışı genelde İslam’ın özelde ise Mevleviliğin insan anlayışıdır. Lakin bunu başka bir dille, başka zevkle söylemiştir. İlaveten Şeyh Galib’in yaşadığı devrin hususiyeti de göz önünde bulundurulduğunda onun çözülmeye yüz tutmuş insana kendisini hatırlatıyor olması ve bunu geleneğin görkemli adabını terk etmeden yapıyor olması başlı başına özgünlük olarak da okunabilir. Bu özgünlük çağdaşı olan Nedim ve Nâbî’yle mukayesesinde daha da belirginleşir. Divanına tevhit, münacat, naat ve mersiye gibi türleri almayarak profanlaşmaya yol açan Nedim’in aksine bütün türlerde eser verdiği gibi Nâbî’nin hikmet ağırlıklı yaklaşımına da yüz vermez. O bu ikisinin ortasında bir yolu takip eder. Geleneğe divanında yer açar ama uzatmaz, divanında hikmeti de konu edinir ama onun karşısına kararında bir ironiyi koymayı da ihmal etmez. Bu yaklaşımı insanın dünya hayatındaki yerinin neresi olacağına dair bir çerçeve çizer. Ahireti arzulayan ama bu dünyayı da onu yaratandan dolayı seven, teslimiyetinde kemali arayan ama kendi cüzi iradesinin hakkını vermeye gayret eden bir insanı takdim eder.

    Şeyh Galib insanın yeryüzünde Allah’ın halifesi olarak arzıendam ettiğini söyler. Kendisinde var olan ruhun zamanın ve mekânın ötesinde bir hayatiyete ve kudrete sahip olduğunda ısrar eder. İnsanın zaman ve mekânla mukayyet bir bedenin içerisinde olması onun imtihanıdır. Lakin o bir bedenden ibaret değildir. Kendisini saran parmaklıkları, kuşatan kafesi ruhu ve aklıyla aşabilir. Muhatap olduğu imtihanın zorluklarını kendine dönerek, kendini hatırlayarak ve özündeki cevhere sahip çıkarak aşmak durumundadır.

    Güzellik ve aşk Şeyh Galib’te insanı uçuran iki kanattır. Onun en mühim eserine Hüsn-ü Aşk ismini vermesi de bu şekilde düşünülmelidir. Hüsn-ü Aşk’ta insanın tekemmülünü hikâye ettiği açıktır. Bu kemal sürecinde güzellik ve aşkın yeri mühimdir. İnsan vazifesi icabı dünyayı ve kendisini güzelleştirmekle mükelleftir. Bu gayeyi yerine getirirken de aşk ile yapması gerekmektedir. Sahih bir geleneğin temsilcisi olan Şeyh Galib insanın ihtiyaç duyduğu aşkın dikey bir düzlemde onu ayakta tutacak, ona yol aldıracak ilahî aşk olduğunu açıkça söyler.

    İsmet Özel Yunus Emre’den günümüze insan meselesi sadece şiir içinde tartışılabilmiş, şiir içinde zikredilmiş bir meseledir der (İsmet Özel, 2008: 160). Özel, bu görüşünden sonra Homeros’tan bahsederek, Yunan milletini ve insanını Homeros’un yarattığını söyler. Yani dağınık ve ortak bir kanonu olmayan bir milletin küllerinden yeni bir millet ve insan oluşturur Homeros. Şeyh Galib de bir kırılmayla karşı karşıya kalan Osmanlı toplumunda yeni bir soluğun, tavrın ve insanın arayışındadır. Onun geleneksel düşüncenin imbiğinden geçirerek sunduğu insan anlayışından etkilenen oradan yola çıkarak döneme yeni bir insan tipi arayışı ziyadesiyle mühimdir. Lakin hiçbir zaman bu bağlamda anlaşılamamıştır. Türk düşüncesinde ve edebiyatındaki mukayese noksanlığı, tür taassubu Şeyh Galib’i yalnızca bir şair olarak okunmaya zorlamıştır. Oysa yalnızca III. Selim tarafından Nizâm-ı Cedîd’in üst düzey subaylarına Mesnevi sohbetleri yapmakla görevlendirilmesi dahi tesis edilmek istenen yeni düzenin insan anlayışına dair birçok veriyi barındıran bir vaka olarak okunabilirdi.

    Kayahan Özgül’ün dediği gibi “İslam Felsefesi ‘arayan bulur, bulan bilir, bilen söylemez’ şeklinde özetlenebilecek ledünni bir öğrenme biçiminden ibarettir. Bu hâl aynıyla şiirde de yaşanır.”10 Özellikle tasavvufi şiirin insanla ilişkisi dolaylı bir ilişkidir. Sıradan insanların dili ve anlayışına yönelik özel bir basitleştirme çabasına girilmez. Özgül’ün tespitiyle “Yunus’tan beri, ruhundaki çalkantıları dindirecek liman arayanlar bir şeyhe intisap için uğraşır.”11 İsmet Özel’in işaret ettiği mana Özgül’le birlikte daha da aşikâr hâle gelir. İnsan insan olmak için bir rehbere, bir yola, bir usule ihtiyaç duymaktadır. Şeyh Galib döneminin önemli bir aydını, entelektüeli olmasının ötesinde manevi bir rehber olarak da Osmanlı insanına konuşurken işte bu çerçevede konuşmaktadır.

    1 Özgül, M. Kayahan, Divan Yolundan Pera’ya Selametle, Hece Yayınları, Ankara, 2006, s. 11.
    2 A.g.e., 11.
    3 Altıntaş, Ramazan, “Mevlânâ’nın Teolojisinde İnsan Tasavvuru”, Türk Kültürü Edebiyatı ve Sanatında Mevlânâ ve Mevlevilik-Ulusal Sempozyum Bildirileri, Selçuk Üniversitesi Matbaası, Konya, 2007, s.543 (543-551)
    4 Altıntaş, a.g.m., s.543.
    5 Özgül, a.g.e., s.82.
    6 Özgül, a.g.e., s.82.
    7 A.g.e., s.90.
    8 A.g.e., s.114.
    9 Gölpınarlı, Abdülbaki, Şeyh Galib Divanı’ndan Seçmeler, Milli Eğitim Basımevi, İstanbul, 1976, s.223.
    10 Özgül, a.g.e., s. 288.
    11 A.g.e, s. 288.
  • "İslam'ın hakikat telakkisi, varlık ve hayat anlayışı gereği gibi anlaşılmadan, müslümanların bu konudaki ve genel olarak hayat ve dünyaya ilişkin duyuş, seziş, algılayış ve kavrayışlarının somut bir tezahürü olan sanat eserlerini gereği gibi anlamak ve değerlendirmek mümkün değildir."
  • Yalnız İslâm düşünürlerinin değil, hemen hemen her çağda bütün düşünürlerin hakkında az veya çok fikir yürüttüğü insanın kaderi problemi bu gün de güncelliğini yitirmemiştir. Güncelliğini daha oldukça uzun süre, belki insan var oldukça sürdürecek gibi görünen bu mesele, çözümü zor bir mesele olarak kendini kabul ettirmiştir. Dahası, bu meselenin çözümsüzlüğünü kabul eden düşünürler olduğu gibi , onu bir sır olarak algılayanlar da olmuştur . Buna karşın, “meselenin çözülememiş olması, çözülemeyeceği anlamına gelmez” görüşünde olanlar da vardır. Bu bakış açısı, konunun ortaya konmasında geçmişten hesaplaşmaktan çekinmemek gerektiğini dile getirerek, meselenin çözümüne dair farklı fikirler önermektedir . Bize göre de kaderin bir sır olarak ya da çözülemez bir mesele gibi algılanması meselenin çözümünün önündeki en büyük engeldir. Dolayısıyla, bize düşen bu konuyu Kur’an’ın bütünlüğü içinde çözüme kavuşturmak için çaba harcamak olmalıdır.
    Her çağın tartışma konusu olan bu mesele, bugüne değin insan aklının kabul edebileceği bir çözüme kavuşmuş değildir. Bu meselenin çözümsüz kalmasının sebeplerini doğru tespit etmek, meselenin çözümü yolunda önemli bir adım olabilir. Kaderin çözüme kavuşamamış olmasının sebeplerinden biri, sorunun karmaşıklığı olsa gerektir. Sorunun makul bir izaha kavuşamamasının sebeplerinden biri de hareket noktasının doğru belirlenememiş olmasıdır diyebiliriz . O halde kader insanı ilgilendiren bir sorun olduğuna göre, makul bir izah için insandan hareket etmek zorundayız. Yine kader, insanın özgürlüğü ve sorumluğunu ilgilendirdiği için, meseleye Allah’ın ilmi açısından değil de Allah’ın adaleti ve insanın sorumluluğu açısından bakmak sorunu daha anlaşılabilir hale getirebilir . Kadere ilişkin ayetleri farklı bağlamlarını dikkate almadan okumak, bu ayetleri sadece insanın eylemlerinin Allah tarafından belirlenip belirlenmediği veya henüz varlık sahasına çıkmamış olayları Allah’ın bilip bilemeyeceği gibi dar bir alana sıkıştırmak meselenin çözüm zeminini daraltmaktadır . Öyleyse kader ve ilgili kavramları farklı bağlamlarıyla okumak gerekmektedir.
    Sözlükte, “bir şeyin sınırı, ölçüsü, miktarı ve kıymeti” anlamına gelen kader, dini bir terim olarak: “Allah’ın ezelden ebede kadar olacak şeylerin zamanı ve yerini, niteliklerini ve özelliklerini bilmesi ve takdir etmesidir” şeklinde; kaza ise, “Allah’ın ezelde takdir buyurduğu şeylerin zamanı gelince takdir ettiği şekilde onları yaratmasıdır” şeklinde tanımlanmaktadır .
    Kader ve kazanın genel kabul görmüş, sözü edilen tanımlarının Allah’ın ilim, irade ve tekvin sıfatlarından hareketle oluşturulmuş olduğunu görüyoruz. Görünen o ki, kaderin Allah’ın yukarıda sözü edilen sıfatlarıyla alakalı yorumu pek çok teolojik sorunu da beraberinde getirmektedir. Şöyle ki, eğer Allah her şeyi önceden takdir etmiş ve zamanı geldiğinde bunlar gerçekleşiyorsa, insanın sorumlu tutulması Allah’ın adaleti açısından mantıklı bir izaha nasıl kavuşabilir? Başka bir ifadeyle, şayet her şey Allah’ın takdiriyle meydana geliyorsa, yapılması emredilen şeyleri yapmadığımız ya da yapılmaması istenen şeyleri yaptığımız için neden sorumlu tutuluyoruz? Bu durumda insan sadece kendisi için yazılmış senaryoyu oynayan bir tiyatro oyuncusu durumuna düşmüyor mu? Eğer öyleyse, kendisine olumsuz rol biçilen insanın “kötü” olarak kınanması ve ahirette cehennem azabıyla cezalandırılması veyahut kendisine iyi rol biçilenin “iyi” olarak takdir görmesi ve ahirette cennet nimetleriyle ödüllendirilmesini nasıl açıklayabiliriz? Bu durumda, adam öldürenin cezalandırılması adalet anlayışıyla nasıl bağdaştırılabilir? Eğer böyle takdir edildiyse, katil bu takdirin yerine gelmesini sağlamaktan başka bir iş yapmamış olmaktadır.
    Kaderin yukarıda sözü edilen tanımı kabul edildiğinde bu tür sorulara tatmin edici bir cevap bulabilmek oldukça zor görünmektedir. Zaten yaygın kader anlayışını benimseyenlerin bu sorulara verdikleri cevaplar da meseleyi çözmek yerine daha da karmaşık hale getirmektir.
    Mesela, “Bizim kendi irademizle yaptığımız işleri Cenab-ı Hak sınırsız ilmiyle önceden bilip takdir ediyor. Yoksa o bildiği için biz onları yapmak zorunda kalmıyoruz. Esasen bizimle ilgili olarak ne takdir ettiğini de bilmiyoruz. Bir şeyi yapmaya veya yapmamaya karar verirken, hiçbir baskı hissetmeden kendi hür irademizle kabul ediyoruz.” tarzındaki yorumlarda insanın sorumluluğu kısmen izah ediliyor gibi görünse de Allah’ın adaleti açısından meselenin tatmin edici bir izaha kavuşmadığı ortadadır. Kaldı ki, kaderin Kur’an’da sahip olduğu anlam içeriği ile genel kabul görmüş kader tanımları arasında bir uzlaşmazlık hissedilmektedir. Dolayısıyla kadere ilişkin yaygın anlayışın Kur’an esas alınarak yeniden gözden geçirilmesi gerekmektedir.
    B. KUR’AN’DA KADER VE TAKDİR KAVRAMLARI
    İman esaslarından biri olarak kabul edilen bu sorunun çözümü için hareket noktamız elbette Kur’an olmalıdır. Ancak Kur’an’da yer alan ayetleri hiçbir insanın kendi arzusuna göre anlamaya ve yorumlamaya hakkı ve yetkisi yoktur. Her insanın Kur’an’ın muhatabı olması durumu, insana onun ayetlerini istediği doğrultuda yorumlama yetkisini vermemektedir. Öyleyse Kur’an ayetlerinin doğru anlaşılabilmesi için gerekli olan ölçülere göre hareket etme zorunluluğu vardır. Kur’an’ın bir ayetini anlamak için; ayet çerçevesini, siyak-sibak çerçevesini, Kur’an’ın bütünlüğü çerçevesini, kâinattaki fizikî ve sosyal kanunlar çerçevesini ve akl-ı selim çerçevesini göz önünde bulundurmamız gerekir. Kur’an’da yer alan ayetleri bu beş esası dikkate alarak yorumlamaya çalıştığımızda, herkese göre Kur’anî doğrular yerine, Kur’an’ın kendi doğrularını ortaya koyma imkânına sahip olabiliriz .
    Bu esaslar doğrultusunda Kur’an’a müracaat ettiğimizde, kader kelimesinin, “ölçme, güç yetirme, ölçerek, takdir ederek tayin, rızkı daraltma, Allah’ın irade ettiği külli hüküm, önceden ölçüp-biçip hüküm verme” gibi anlamları içerdiğini söyleyebiliriz. Açıkça, kader kelimesinin bu anlamların dışında kendisine yüklenen anlamları sonradan kazanmış olabileceği ihtimalinden bahsetmek zorundayız . Zira Kur’an’ın birçok yerinde geçen kader kelimesi ve onun müştaklarının mihverini, “bir ölçü dahilinde tayin etmek, her şeyi belli bir ölçü ve nizama göre tanzim etmek” teşkil etmektedir denebilir. Yine, kader kelimesinin geçtiği ayetlerden hiçbirinde, insanın sorumlu olduğu fiillerinin ortaya çıkmasından önce takdir edildiği şeklinde bir anlam taşımadığını söylemek mümkündür. Kısacası, kader kelimesinin “alın yazısı” anlamına gelebilecek yorumlarının Kur’an’daki anlam içeriğiyle uyuşmadığını, kadere “alın yazısı” anlamını yüklemenin zorlama bir yorum olduğunu söyleyebiliriz. Başka bir ifadeyle, Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, halk arasında “alın yazısı” olarak isimlendirilen bir kader anlayışının bahis konusu olmadığı görülmektedir .
    Kaldı ki, Kur’an’da Kadere İman konusu, diğer iman edilmesi gereken inanç ilkeleri içinde doğrudan yer almamaktadır. Kur’an’da iman edilmesi gereken ilkeler sıralanırken; Allah’a, meleklere, kitaplara, peygamberlere ve ahiret gününe iman etmek mümin olmanın esası sayılmış, bunları inkâr edenler sapıklıkla suçlanmıştır . Kader konusu Kur’an’da iman ilkeleri içinde yer almamasına rağmen, konu Allah’ın ilim, irade, kudret ve yaratma sıfatları içinde düşünülmüş ve bu bağlamda ele alınmıştır. Allah’ın söz konusu sıfatlarına inanmanın bir sonucu olarak kadere inanmak gerektiği vurgulanmıştır. Yine, Buhari’de geçen meşhur Cibrîl Hadisi’inde de kader, iman esaslarından biri olarak sayılmamıştır . Ancak, aynı hadisin Müslim ve diğer hadis kitaplarında geçen varyantlarında kadere iman da iman esasları arasında yer almıştır .
    Özetle, Kur’an’da kader ve müştaklarının geçtiği ayetler incelendiğinde şu sonuçlara ulaşmak mümkündür: Varlık âleminde yer alan her şey belli bir ölçüye göre yaratılmıştır. Yaratılmış olan âlemde söz konusu edilen bu ölçüleri tercih eden bir yaratıcının takdiri gereklidir. Bu anlamda, kader yaratılıştaki ölçü ve uyuma işaret etmektedir. Dolaysısıyla kader kavramı bugün ifade edilen yanlış anlayıştan daha farklı bir anlam içeriğine sahiptir. Yaratılıştaki ölçü, varlıkların sahip olduğu bütün kabiliyet, güç ve imkânları içerir. Varlığa bu güç ve imkânları veren Allah’tır. Hiçbir şey Allah’ın yaratılıştaki takdir ettiği sınırın dışına çıkamaz. Evrenin yaratılışı da insanın yaratılışı da kaderdir. Her şey Allah’ın koyduğu biyolojik, fizikî ve sosyal kanunlara göre hareket etmektedir. Allah’ın evrendeki uyumu sağlamak için koyduğu yasalara “sünnetullah” denir.
    C. İNSANIN KADERLE İLGİLİ BAZI ÖZELLİKLERİ
    Kader konusundaki tartışma, Allah’ın kâinatı belli ölçülere ve belli bir düzene göre yaratmasında değil, işlediği fiillerinde lehte ve aleyhte sorumlu tutulan insanın bu yaptıklarının Allah tarafından ezelde tayin ve tespit edilip edilmediğinde yoğunlaşmaktadır. Eğer kader “bu kâinattaki ilâhî kanunlardır” şeklinde anlaşılmış olsaydı bu hususta hiçbir tartışma olmayabilirdi. Kâinattaki düzenlemeyi insan fiillerine de teşmil edince, insan hürriyeti tartışmalı hale gelmektedir . Hâlbuki insan akıl sahibi, düşünebilen, hür ve sorumlu bir varlık olması bakımından diğer yaratılmışlardan ayrılmaktadır.
    Daha önce Kur’an’ın kaderle ilgili görülen ayetleri incelendiğinde, insanın yaratılmasından önce, onun nasıl hareket edeceği, ne yapacağı tarzında değişmez bir şekilde önceden yazılmış, çizilmiş, bir kader anlayışının bahis konusu edilmediğini ifade etmiştik. Bununla birlikte, Kur’an’da insanın kaderini bir tespit ve tayin olarak anlayanların dayandıkları bazı ayetler yer almaktadır. Bu ayetler, farklı bağlamlarıyla ve Kur’an bütünlüğü içerisinde ele alınmadığı için cebrî bir anlayışa kaynaklık edecek şekilde sunulmaktadır. Ancak Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edildiğinde kaderle ilişkilendirilen ve hatta cebrî anlayışa kaynak yapılan ayetlerin hiç de öyle olmadıkları görülecektir. Bağlamları dikkate alınarak ve Kur’an’ın anlaşılmasına dair ilkeler takip edilerek okunduğunda ilgili ayetlerin “bir kısmının insanı ahlâkî davranışa yönlendiren bir içerik taşıdığı; bir kısmının insanın varoluşsal kaygılarını öne çıkardığı ve evrendeki yerini hatırlattığı; bir kısmının epistemolojik bir tartışmanın fitilini ateşlediği; bir kısmının estetik endişelere tercüman olduğu; bir kısmının ise Allah karşısında insanın evrende tuttuğu yerin göreceliğine dikkat çektiği” tespitleri yapılabilir. Şimdi cebrî anlayışa dayanak yapılan bazı ayetleri farklı bağlamlarıyla ele almaya çalışalım.
    “Âlemlerin rabbi dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz” mealindeki ayetler, kaderin “alın yazısı” şeklinde anlaşılmasına dayanak yapılmıştır. Hâlbuki bu ayeti, “eğer Allah size dileme imkânı vermeseydi, insanın dileme hürriyeti olamazdı” şeklinde anlamak, Kur’an’ın bütünlüğüne daha uygun görünmektedir. Nitekim ayetin siyak-sibakı bu yorumu doğrular niteliktedir: “Ey insanlar nereye gidiyorsunuz? Kur’an, ancak aranızda doğru yola girmeyi dileyene ve âlemlere bir öğüttür, Âlemlerin rabbi Allah dilemedikçe sizler bir şey dileyemezsiniz.” Görüldüğü gibi burada ifade edilen husus, insana dileme hürriyetinin Allah tarafından verilmiş olmasıdır .
    Yine daha önce belirttiğimiz ilkeler çerçevesinde, Kur’an’ın bütünlüğünü esas aldığımızda yaygın anlayışın kendi görüşlerine bu ayeti dayanak yapmasının temelsiz olduğu görülecektir. Mesela Allah’ın dilemesine cebrî anlam yükleyen müşriklerin gerekçelerini Allah kabul etmemiştir. Allah puta tapanların “Allah dileseydi babalarımız ve biz puta tapmaz ve hiçbir şeyi haram kılmazdık” demelerini ciddiye almamış; “…siz ancak zanna uyuyorsunuz ve sadece tahminde bulunuyorsunuz” buyurarak reddetmiştir.
    Ayrıca, “Ey Muhammed! Rabbin dileseydi, yeryüzünde bulunanların hepsi inanırdı. Öyle iken insanları inanmaya sen mi zorlayacaksın” buyrulmaktadır. Öyleyse, buradan hareketle diyebiliriz ki, Allah insana, dileme yani irade hürriyeti vermiştir. Kaldı ki, insana irade hürriyeti verilmemiş olsaydı insanın neden eylemlerinden sorumlu tutulduğunu izah edemezdik. Öyleyse denilebilir ki “…Dileyen iman etsin, dileyen inkâr etsin…” mealindeki ayet, insana dileme hürriyetinin verildiğini ortaya koymaktadır. Zira insan için sorumluluk esas ise hürriyet de esas olmalıdır . Kur’an, bu ayetle, en hayatî mesele olan iki temel kategorinin, yani iman ve inkarın bütünüyle insanın iradesine bağlı olduğunu ilan ediyorsa, buradan diğer bütün alt kategorilerin de insanın iradesi ve seçimine bağlı olduğu sonucunu çıkarabiliriz .
    İnsanın fiillerinin önceden tespit ve tayin edildiğine delil olarak gösterilen ayetlerden biri de şu şekildedir: “Yeryüzüne ve sizin başınıza gelen bir musibet yoktur ki, biz onu yaratmadan önce, kitapta bulunmasın. Doğrusu bu Allah’a kolaydır.” Bu ayette geçen “kitap”ın ne anlama geldiğini kavrayabilmemiz için, kitap kelimesinin geçtiği başka ayetlere de bakmamız gerekmektedir . Mesela En’am Suresi 59. Ayette: “…yerin karanlıkları içindeki tek bir tane, yaş ve kuru ne varsa hepsi apaçık bir kitaptadır” buyrulmaktadır. Buradaki “yaş ve kuru her şeyin bir kitapta olması” onların varlık alanı değil, varlık alanında tâbi olacakları kanunlar, kurallar olsa gerektir .
    Söz konusu ayetteki “kitap”tan kastın varlığın ve hayatın tâbi oldukları kanunlar şeklinde anlaşılması gerektiğini şu örmekten hareketle izah etmeye çalışalım: Grip virüsüne maruz kalan bir insanın grip olması varlığın ve hayatın kanunudur. Kitapta yazılı olan uygun ortamı bulduğunda grip virüsünüm yayılması ve ulaştığı insanı, tâbi olduğu biyolojik kanunlar sebebiyle, hasta etmesidir. Yoksa kitapta yazılı olan o şahsın o anda grip olacağının önceden belirlenmişliği, alın yazısı değildir. Şayet öyle olsaydı koruyucu sağlık tedbirleri almamızın bir anlamı olmazdı. Yine yeteri kadar derslerine çalışmayan öğrencinin sınavlarda başarısız olması, Allah’ın önceden onu bu şekilde belirlemiş olmasının değil, koyduğu sosyal kanunların bir neticesidir. Kaldı ki “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden ötürüdür” ayeti de, insanın başına gelen musibetten insanın sorumlu olduğunu belirtmektedir. Eğer insanın başına gelen musibet önceden takdir edilmiş olsaydı, bundan insanın sorumlu tutulması anlamsız olurdu.
    Görüldüğü gibi, insanın başına gelen şeylerin onun elinde olduğu ve bu konuda insanın sorumlu tutulduğu yolundaki Kur’an vurgusu o kadar açıktır ki, cebir düşüncesini, ya da alın yazısı şeklinde anlaşılabilecek kader anlayışını temellendirmek için Kur’an metnini ve ifadelerini bir hayli zorlamak gerekir.
    Öyleyse evrende yer alan her bir varlığın bir ölçüsü, bir kaderi olduğu gibi, yaratılmış bir varlık olarak insanın da kendine özgü bir kaderi ve uymak zorunda olduğu ölçüler ve sınırlar vardır. İnsan aklı olan, sorumlu ve özgür bir varlık olduğuna göre, insanın kaderi sorunu onun bu özellikleri dikkate alınarak değerlendirilmelidir. Yapıp ettiklerinden sorumlu tutulan insanın bu özellikleri göz önünde bulundurulduğunda onun kaderi “iyilik ve kötülük işleyecek tarzda yaratılmış ve kendisine akıl ve irade verilmiş olmasıdır.” Akbulut’un da dediği gibi, “insanın gayesi Allah tarafından belirlenmiş olsa da, bu hedefin gerçekleştirilmesini Allah insana bırakmıştır. İnsan aklı, iradesi ve elde edeceği bilgilerle bu gayeyi gerçekleştirebilecek bir imkâna sahiptir. Bu amacı gerçekleştirip gerçekleştirmemekte insan serbest bırakılmıştır. Bu hürriyet insana Allah tarafından verilmiştir. İnsan Allah tarafından yaratılmış ve fakat onun tarafından kurulmamıştır.”
    Sonuç olarak, insanın kaderinin “şans”, “kısmet” ya da “alın yazısı” şeklinde yorumlanması insanın hürriyetini ve sorumluluğunu anlamsız hale getirdiği gibi, onun emirle belirlenmiş, dışına çıkamayacağı bir kalıp içine yerleştirilmesi anlamına gelecektir. Neticede, her ne takdir edilmişse onun olması gerektiği sonucuna ulaşılır ki, böylece insan, hayat düzenine bütün bütün yabancılaşarak gerek hal-i hazırdaki vaktini gerekse geleceğini iyi ya da kötüye götüremez. Bu da, İkbal’in deyimiyle, kaçınılmaz sonu beklemekle aynı anlamı taşımaktadır. Bu anlayış aynı zamanda insanın yeteneklerinin körelmesi anlamına gelecektir ki, bunun topluma yansımaları olumsuz olacaktır. Nitekim toplumsal alanda yaşadığımız pek çok sorunun gerisinde yaygın kader anlayışının olduğunu söyleyebiliriz. “Ne takdir edilmişse o olur” anlayışı her alanda önceden tedbir almaya engel olduğu gibi sorumluluk bilincini zayıflatmış, insanımızı tembelliğe sevk etmiştir.
    D. KADERLE İLGİLİ BAZI MESELELER
    Kader söz konusu olduğunda onunla ilişkili olan, hayır ve şer, rızık, ecel ve ömür, hastalık ve sağlık, başarı ve başarısızlık, hidayet ve dalalet, tevekkül gibi kavramlar da tartışılmaktadır.
    1. Hayır ve Şer (İyilik-Kötülük Problemi)
    Kader söz konusu olduğunda gündeme gelen en önemli meselelerden biri “kötülük” problemidir. Kötülük problemiyle ilgili derin tartışmalara girmek niyetinde değiliz. Görünen o ki, tartışmanın çıkış sebebi, insan sorumluluğunun esas alınmayıp, bu konuda Allah’ın takdirinden hareket edilmesi, bunun da yanlış anlaşılmasıdır. Allah’ın insanı iyilik ya da kötülük yapabilecek yetenekte yaratması, Allah’ın iyiliği ve kötülüğü yaratması olarak değerlendirilmiştir. Oysa Allah iyiliğin de kötülüğün de kanunlarını koymuş, iyiliğe gidecek yolu insana tavsiye etmiştir. Kâinat nötrdür. Dolayısıyla iyi veya kötü dış âlemde var olan şeyler değil, insan davranışlarının ölçüleridir .
    İyilik ve kötülüğü Allah mı yaratmaktadır? Bu sorunun cevabı Allah’ın kudretinden hareketle çözüme kavuşturulmaya çalışıldığında bazı teolojik sorular gündeme gelmektedir. Her şeyin yaratıcısı Allah ise kötülüğün yaratıcısı da Allah mıdır? Kaldı ki, âlemde pek çok kötülük vardır. Allah kötülüğü önlemek istiyor da buna gücü mü yetmiyor. Yoksa Allah, gücü yettiği halde kötülüğü önlemek mi istemiyor? gibi sorular ateistlerin fikir planında en büyük dayanakları olmuştur. Allah’ın ilim, kudret, irade ve iyilik sıfatlarını aynı kuvvetle savunmaya çalışan her sistem çelişkiye düşüyor görünmektedir. Yukarıdaki sorulara tutarlı bir cevap verebilmek için hareket noktamızı çok iyi tespit etmemiz gerekmektedir. Önce iyilik ve kötülüğü yaratmanın mı yoksa iyiliği ve veya kötülüğü yapabilecek kabiliyette bir varlığı yaratmanın mı daha büyük bir kudret gerektirdiğini ortaya koymamız gerekmektedir. Elbette her iyiliği de kötülüğü de yapabilecek bir varlık yaratmak daha büyük bir kudretin işidir. O halde Allah insanı nötr olarak yaratmıştır. İyilik ve kötülük insanın hür iradesiyle gerçekleştirdiği eylemler neticesinde ortaya çıkmaktadır . İmtihanın gereği de budur. İnsanın kaderi, daha önce de belirttiğimiz gibi, onun iyilik ve kötülüğü yapabilecek bir yetenekte yaratılmış olmasıdır.
    Allah tarafından belirlenmiş kanunlar çerçevesinde dünyanın pek çok yerinde deprem, sel, salgın hastalık, yangın ve fırtına gibi felaketler meydana gelmektedir. Bu felaketlerde pek çok insan hayatını kaybetmektedir. Bütün bunlar şerdir. Ancak burada belirtmeliyiz ki, bu olayların şer olmasında insan sorumluluğunun büyük payı vardır. Dere yataklarının imara açılması ya da deprem yönetmeliğine uyulmadan yapılan binalar felakete davetiye çıkaracaktır. Öldüren deprem değil, depreme dayanıksız yapılan binalardır. Bu durumda o binayı yapan müteahhit, mimar, mühendis, gerekli denetimleri yapmayan, gerekli yasal düzenlemeleri oluşturmayan ilgili kurumlar böyle bir kötülüğün müsebbibidirler ve Allah katında sorumludurlar. Kısacası gerekli tedbirler alınmış olsaydı, ilgili kişi ve kurumlar üzerine düşen sorumluluğu hakkıyla yerine getirmiş olsaydı deprem bir şer olmayabilirdi. Öyleyse şer ya da kötülük problemi üzerinde tartışırken insanın, aklı ve iradesi olan aynı zamanda da sorumlu bir varlık olmasını göz ardı etmememiz gerekmektedir.
    2.Rızık
    Sözlükte, “nasip, pay, nimet ve bağış” gibi anlamlara gelen rızık, bir terim olarak: “Allah’ın yiyip, içmek ve faydalanmak üzere bütün canlılara sağladığı imkânlar, lütfettiği nimetler” şeklinde tarif edilebilir.
    Kur’an’da, “Yeryüzünde hiçbir canlı yoktur ki, rızkı Allah’a ait olmasın…” denilerek rızkı verenin Allah olduğu vurgulanmakta; “…yeryüzünde dağılın ve Allah’ın lütfünden nasibinizi arayın…” denilerek de rızkın temin edilmesinde insanın çabasına işaret edilmektedir . Aynı şekilde, insan için kendi çalışmasından başka bir şeyin olmadığını dile getiren ayetlerde, rızkını elde etmede insanın gayretine vurgu yapılmaktadır .
    Allah, yeryüzünde herkese yetecek kadar imkânlar yaratmıştır. Bu imkânlardan faydalanmak herkesin hakkıdır. Fakat herhangi bir çaba olmaksızın bu imkânlardan faydalanmak mümkün değildir. Öyleyse insanların geçim noktasında sıkıntı çekmelerinde kendi tutumları önemlidir. Çalışmadan, herhangi bir gayret göstermeden rızık temini mümkün değildir.
    Fakat kabul etmek gerekir ki, bazen insan ne kadar çaba gösterirse göstersin rızkını temin etmede zorluklar çekebilmektedir. Bazen coğrafya ve iklimden kaynaklanan sebeplerle, bazen de insandan kaynaklanan sebeplerle açlık ve fakirlik gibi problemlerle karşı karşıya kalıyoruz. Esasında açlık ve fakirlik probleminin gerisinde yanlış kader anlayışı ve adalet, yardımlaşma, dayanışma, paylaşma gibi erdemlerden yoksunluk yer almaktadır.
    Allah Teâlâ bütün canlılar için sayısız nimetler yaratmış, bu nimetlerin paylaşılması gerektiğini vurgulamıştır. Servetin sadece zenginler arasında dolaşarak tekelleşmemesini kınayan Kur’an, zenginliğin bir imtihan olduğunu belirtmiştir. Bu şekilde zenginlere ayrı bir sorumluluk yükleyen Kur’an, başkalarına yardımda bulunmayı ve infâk etmeyi imanın bir gereği olarak görmüş, bu yüzden de nimetleri paylaşmamayı bir hak gaspı olarak görmüştür . Dolayısıyla, gerekli şartları taşıdığı halde zekât ve sadaka gibi yükümlülüklerini yerine getirmeyenler fakirin hakkını gasp etmektedirler.
    Nimetlerin paylaşılması konusundaki Kur’an’ın emir ve tavsiyelerinden hareketle açlık ve fakirliğin bir kader olmadığını söyleyebiliriz. Dolayısıyla, rızkın Allah’tan olduğuna inanan mümin, elde ettiği nimetlerden fakirin de hakkı olduğunu bilir ve bunu paylaşırsa, toplumsal sorumluluğunu yerine getirdiği gibi, Allah’ın nimetlerine karşı şükür borcunu da ifa etmiş olacaktır. Böylesine bir anlayış, açlıktan ölen insanların olduğu dünyada yaşama gibi bir utancın ortadan kalkmasına oldukça önemli katkı sağlayacak bir anlayıştır.
    3. Ecel ve Ömür
    Allah her canlı için doğal bir yaşam süresi belirlemiştir. İnsan için de belirlenmiş bir yaşam süresi vardır. Bu yaşam süresi dolduğunda her insan ölümü tadacaktır. Ölüm karşı çıkılması mümkün olmayan bir gerçektir. İnsan için dünya hayatı sürelidir. Bu gerçek herkes tarafından kabul edilmektedir. İnsanın ömrüyle ilgili tartışma, bu süre ne kadardır? Bu süre nasıl sona ermektedir? Her insan için bu süre farklı mıdır? Öldürülen kişi eceliyle mi ölmektedir yoksa ecelini doldurmadan mı ölmektedir? Eceliyle öldüyse katilin suçu nedir? gibi sorular üzerinde yoğunlaşmaktadır.
    Kur’an, sadece insan için değil, milletler için, güneş ve ay için, yer ve gök arasında bulunan her bir şey için belli bir ecel belirlendiğini ifade etmektedir. Kısacası ecel kavramı, her şeyin vakti ve süresi belirlenmiş olduğunu ifade etmek için kullanılan bir kavramdır.
    Kur’an’da ecel ile ilgili ayetler incelendiğinde, Allah’ın her bir insan için ayrı ayrı değil de insan cinsi için bir ecel belirlemiş olduğu anlaşılmaktadır. Buradan hareketle diyebiliriz ki ecel, “dünyaya gelen her insanın yaşaması gereken süre yani tabii ömür” şeklinde tarif edilebilir. Başka bir tanımla ecel; “kurallarla düzenlenmiş muhtemel yaşam süresidir.” Bu tanımlardan hareketle, insan normal şartlarda sağlıklı ve yeterli beslendiği, koruyucu tedbirleri aldığı, yine yaşam süresini olumsuz yönde etkileyen dış tesirlerden korunduğu takdirde doğal ömrünü tamamlama imkânına sahiptir sonucunu çıkarabiliriz. Nitekim doğal yaşam süresini olumsuz etkileyen tesirlerin en aza indirildiği gelişmiş toplumlarda insanların daha uzun süre yaşadığı, buna karşın yeterli beslenme ve sağlık şartlarının oluşturulmadığı toplumlarda da insanların daha kısa bir ömre sahip olduğu görülmektedir . Bu tecrübe göz önünde bulundurulduğunda, “Başınıza gelen herhangi bir musibet ellerinizle işlediklerinizden dolayıdır.” mealindeki ayet daha iyi anlaşılmış olacaktır. Bu ayete göre insanın başına gelen felaketlerden kendisinin sorumlu tutulduğu ortaya çıkmaktadır.
    Buna karşın, ecel problemini araştırma konusu yapan Okumuş’un da belirttiği gibi, Müslüman kültüründe ecel için söylenen “değişmezlik” kanunu ömür için de söylenmekle birlikte, canlılık süresince kaybedilen ve kazanılan “yeni güçlerin” de birer kader olması gerektiği kanaatine varılmıştır. Yani insanı ölüme götüren hastalık, trafik, iş ya da ev kazaları da birer takdir olarak görülmüştür. Bu anlayış atasözlerimize; “ölüm geldi cihana baş ağrısı bahane” şeklinde yansımıştır. Hâlbuki ilâhî kader olarak anlaşılması gereken şey ölüm olayının mutlaklığıdır. Nitekim Kur’an, peygamberler de dahil hiç kimseye ebedilik verilmediğini, her nefsin mutlaka ölümü tadacağını, insan için nerede olursa olsun ölümün kaçınılmaz bir son olduğunu açık bir şekilde vurgulamaktadır . Ancak insan için ölümü tayin eden ve onun için bir son hazırlayan Allah, bunun icrasının şartlarını da insan davranışlarına bağlamıştır . İnsanın kendisi ya da bir başkasının ihmal ve kusurundan meydana gelen ölümünün sorumlusu Allah değildir. Bu konudaki sorumluluk insana aittir.
    Kur’an-ı Kerim’de yer alan şu ayet oldukça dikkat çekicidir: “Yaşayan bir varlığa daha çok ömür verilmesi de onun ömründen biraz azaltılması da mutlaka bir kitapta yazılıdır.” Buradaki “kitapta yazılı” olan şey “Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüler” şeklinde anlaşılacak olursa; insanın kaliteli bir yaşam sürmesi ve Rabbi tarafından kendisine verilen ömrü tamamlayabilmesi için, başka bir ifadeyle ömrünü uzatan şartları oluşturması için Allah’ın yeryüzünde koyduğu ölçüleri dikkate alması gerekir. Bu ayetin bir insanın ömrünün uzun ya da kısa olduğu önceden belirlenmiştir şeklinde anlaşılmaması gerekir.
    4. Hidayet ve Dalalet
    Sözlüklerde hidayet, “istenilene ulaştıracak şeye işaret etmek” şeklinde tanımlanmaktadır. Başka bir tanımla hidayet “doğru yol”, hidayete ermek ise “doğru yolu bulmak” anlamına gelmektedir. Dalalet, “yanlış yol”, dalalete düşmek ise, “yoldan çıkmak, şaşırmak, kaybolmak, sapıklık veya sapkınlık” anlamlarına gelmektedir.
    İnsanı iyilik ve kötülüğü yapabilecek tarzda yaratmış olan Allah, doğru ya da yanlış yola yönelmeyi insanın tercihine bırakmıştır. Yine Allah Teâlâ peygamberler ve kitaplar vasıtasıyla insanlara doğru ve yanlış yolu göstermiş, doğruyu yanlıştan ayırt edebilmesi için ona akıl nimetini bahşetmiştir. Öyleyse bu özellikleriyle insan hidayet ya da dalaleti kendisi tercih etmekte ve bu tercihinden dolayı sorumlu tutulmaktadır.
    Kur’an’a göre, insanın hidayete erememesi ya da dalalete düşmesinin sebebi, Allah’ın yapılmasını yasakladığı davranışları ısrarlı bir şekilde sergilemesidir. Yalan, iftira, küfür ve günah olarak belirtilen davranışları alışkanlık haline getiren kişide buna uygun bir karakter oluşmaya başlar. Bundan sonra insan gittiği yolun yanlışlığını anlayamaz ve artık geri dönemez hale gelebilir. Buradan hareketle, Kur’an’daki “kalbin mühürlenmesi” ifadesini insanın artık doğruları ve gerçekleri göremez hale gelmesi şeklinde anlayabiliriz. “…Allah kimi saptırırsa artık onu doğru yola iletecek yoktur.” ayetini de bu çerçevede değerlendirdiğimizde, hidayete ulaşma ya da dalalete düşme konusunda insanın aklı, tercihi ve iradesini daha net ortaya koymuş oluruz.
    5. Tevekkül
    Sözlükte, “güvenmek, dayanmak ve işi başkasına havale etmek” gibi anlamlara gelen tevekkül dinî bir terim olarak, “kişinin gerçekleştirmek istediği iş konusunda, gerekli her türlü tedbiri aldıktan, elinden gelen her şeyi yaptıktan, insanî planda yapacak bir şey kalmadıktan sonra Allah’a güvenip dayanması ve ondan yardım beklemesidir.”
    İman ile ilgili bölümde, iman kelimesinin kök anlamlarından birinin “güven” olduğunu ifade etmiştik. Bu anlamda “mümin” hem güven veren hem de “Allah’a güvenen” kimsedir. Hiç kimsenin Allah kadar güvene layık olmadığının bilinciyle mümin, yaptığı ya da yapacağı işlerde Allah’a güvenip dayanır. Bu güven insanı kötü işler yapmaktan alıkoyduğu gibi, zor anlarında ona ümit ve teselli olmaktadır. Ayrıca gerekli tedbirleri aldıktan sonra, Allah’ın insanları bütün kötülüklerden koruyacağına inanan insan dünya hayatında da başarılı olur. Nitekim Allah kendisine inanıp güvenerek gerekli gayreti ve çalışmayı gösteren insanı hiçbir zaman yalnız ve çaresiz bırakmamıştır.
    Tevekkül anlayışında esas olan, öncelikle insanın elinden gelen her türlü çabayı göstermesi ve gerekli tedbirleri alması; ayrıca Allah’ın doğaya koyduğu kanunlar ve ölçüler doğrultusunda hareket etmesidir. Bu esas göz önünde bulundurulduğunda tevekkül konusundaki yanlış anlayışlar önlenecektir. Hiçbir tedbir almadan ve elinden geleni yapmadan Allah’a tevekkül etmek İslâm’ın sorumluluk anlayışıyla asla bağdaşmaz. Hal böyleyken, Altıntaş’ın da tespit ettiği gibi, Müslüman kültüründe yerleşmiş olan insan davranışlarının önceden belirlenmişliği anlayışı tevekkül meselesinin de gerçek anlamından koparılmasına sebep olmuştur. Kader ve tevekkülün yanlış telakkisi sosyal hayatta pek çok olumsuzluğu beraberinde getirmiştir. Yazgıcı tevekkül anlayışı, toplumu uyuşukluğa, tembelliğe sevketmiş, bu durum da gitgide ahlâkî bozulmuşluğu ve istismarları beraberinde getirmiştir .
    Milli şairimiz Mehmet Akif Ersoy yazgıcı kader ve tevekkül anlayışını şu şekilde eleştirmektedir:
    “Kadermiş!” öyle mi? Hâşâ, bu söz değil doğru;
    Belânı istedin, Allah da verdi…Doğrusu bu.
    Taleb nasılsa, tabi’î, netice öyle çıkar,
    Meşiyyetin sana zulmetmek ihtimali var mı?
    “Çalış!” dedikçe şeriat, çalışmadın, durdun,
    Onun hesabına bir çok hurafe uydurdun!
    Sonunda bir de “tevekkül” sokuşturup araya,
    Zavallı dini çevirdin onunla maskaraya!

    Bırak çalışmayı, emret oturduğun yerden,
    Yorulma, öyle ya, Mevlâ ecîr-i hâsın iken!
    Yazıp sabahleyin evden çıkarken işlerini,
    Birer birer oku tekmîl edince defterini;
    Bütün o işleri rabbim görür; vazîfesidir...
    Yükün hafifledi... Sen şimdi doğru kahveye gir!
    Çoluk çocuk sürünürmüş sonunda aç kalarak...
    Hudâ vekîl-i umûrun değil mi? Keyfine bak!
    Onun hazîne-i in'âmı kendi veznendir!
    Havâle et ne kadar masrafın olursa... Verir!
    Silâhı kullanan Allah, hudûdu bekleyen O;
    Levâzımın bitivermiş, değil mi? Ekleyen O!
    Çekip kumandası altında ordu ordu melek,
    Senin hesâbına küffârı hâk-sâr edecek!
    Başın sıkıldı mı, kâfî senin o nazlı sesin:
    "Yetiş!" de, kendisi gelsin, ya Hızr'ı göndersin!
    Evinde hastalanan varsa, borcudur: bakacak;
    Şifâ hazînesi derhal oluk oluk akacak.
    Demek ki: her şeyin Allah... Yanaşman, ırgadın o;
    Çoluk çocuk O'na âid; lalan, bacın, dadın O;
    Vekîl-i harcın O; kâhyan, müdîr-i veznen O;
    Alış seninse de, mesûl olan verişten O;
    Denizde cenk olacakmış... Gemin O, kaptanın O;
    Ya ordu lâzım imiş... Askerin, kumandanın O;
    Köyün yasakçısı; şehrin de baş muhassılı O;
    Tabîb-i âile, eczâcı... Hepsi hâsılı o.
    Ya sen nesin? Mütevekkil! Yutulmaz artık bu!
    Biraz da saygı gerektir... Ne saygısızlık bu!
    Hudâ'yı kendine kul yaptı, kendi oldu Hudâ;
    Utanmadan da tevekkül diyor bu cürete... Ha?
    ………
    Sarılmadan en ufak bir işte esbaba,
    Muvaffakiyete imkân bulur musun acaba?
    Hamâkatin aşıyor hadd-i i’tidâli, yeter!
    Ekilmeden biçilen tarla nerde var? Göster!
    “Kader” senin dediğin yolda şeriata bühtandır;
    Tevekkülün hele, hüsran içinde hüsrandır.
    Kader ferâiz-i imana dahil…Âmennâ…
    Fakat yok onda senin sapmış olduğun ma’na.
    Kader: Şerâiti mevcud olup da meydanda,
    Zuhûra gelmesidir mümkinâtın a’yânda .
    Bu noktada, yazgıcı tevekkül anlayışına Hz. Ömer’in tepkisini dile getirmek, meselenin daha iyi anlaşılmasına katkı sağlayabilir. Bir gün Hz. Ömer arkadaşlarıyla birlikte Şam'a gitmek üzere yola çıkar. Câbiye denilen yere geldiklerinde Şam'da veba ve taun hastalığının ölüm saçtığı haberi kendilerine ulaşır. Orada bulunanlardan bir gurup "Allah 'a tevekkül ederek girelim, Allah bizi bu bulaşıcı hastalıktan korur. Sonra Allah’ın kaderinden kaçamayız" deyince Hz. Ömer buna şiddetle tepki gösterir. “Veba salgınının bulunduğu Şam'a girmeden geri dönmeyi emrettiğinde; “Allah’ın kaderinden mi kaçıyoruz ya Ömer?” şeklinde bir tepkiyle karşılaşır. Bunun üzerine Hz. Ömer “evet, Allah’ın kaderinden kaçıp, yine Allah’ın bir başka kaderine sığınıyoruz” diyerek karşılık verir.
    Görüldüğü gibi Hz. Ömer, ilâhî takdir doktrininden yola çıkmamış, insanî davranışlardan hareketle tedbir almayı öncelemiştir. Çünkü kader, olsa olsa insanın sorumlu tutulmadığı alanlarda olabilir. Sorumlu olduğu alanlarda birey ve toplumlar kendi kaderlerini belirleme hakkına sahiptirler .
  • Bu muazzam Türkçe eser, 6645 beyit olup aruzun fe’ûlün fe’ûlün fe’ûlün fe’ûl kalıbıyla yazılmıştır. Kutadgu Bilig, eski Türk ah­lâk ve devlet telakkisi ile İslâmî itikadı birleştiren nasihatname ve siyasetname mahiyetinde didaktik bir eserdir. Mesnevî nazım şekliyle yazılan esere Allah’a hamd ile başlanmış, Hz. Peygamber ve Dört Halife övgüsünden sonra bahar tasviri ve hükümdarın medhine yer verilmiştir. Yedi yıldız ve on iki burç değerlen­dirildikten sonra “bilgi, dil ve iyilik” konulan üzerinde durulmuş ve kitabın adı ve manası açıklanmıştır.

    Eserin asıl bölümü on ikinci bâbdan itibaren başlamak­tadır. Dört bölümden oluşan bu kısım, dört kişi arasında geçen bir münazaraya dayanmaktadır. Bunlar doğru yasayı temsil eden “Kün Togdı“, kut (saadet, ikbal ve devlet)’u temsil eden “Ay Toldı“, aklı ve bilgiyi temsil eden vezirin oğlu “Ög-dülmiş” ve kanaat ve akıbeti temsil eden vezirin akrabası “Odgurmış“tır. Eserde yer yer İslâm.öncesi Türk şiir geleneği tarzında nazmedilmiş dörtlüklere de rast­lanmaktadır. Kutadgu Bilig’in bilinen üç yazma nüshası vardır. Bunlar şunlardır:

    1. Viyana nüshası: Uygur harfleriyle 1439’da Herat’ta yazılan bu nüsha TDK tarafından tıpkıbasım olarak yayımlanmıştır (Kutadgu Bilig Tıpkıbasım l. Viyana Nüshası, İstanbul 1942).

    2. Kahire nüshası: İstinsah tarihi bilinmeyen bu nüsha Kahire’de bulunmuş olup Arap harfleriyle yazılmıştır. TDK (Kutadgu Bilig Tıpkı­basım III, Mısır Nüshası, İstanbul 1943) ve Kültür Bakanlığı (Kutadgu Bilig, Yusuf Has Hacib, Ankara 1993) tarafından tıpkıbasım olarak yayımlanmıştır.

    3. Fergana Nüshası: 1914 yılında Fergana’da Zeki Velidi Togan tarafından bulunan nüs­ha, Arap harfleriyle yazılmış olup başından birkaç yaprak eksiktir. Hacim itiba­riyle Kahire nüshasından daha hacimli olan bu nüsha da TDK tarafından tıpkı­basım olarak yayımlanmıştır (Kutadgu Bilig Tıpkıbasım II, Fergana Nüshası, İstan­bul 1942).

    Eserin bu üç nüshası karşılaştırılarak tenkitli metni (Kutadgu Bilig I, Tıpkıçekimle Yapılmış 2. baskı, Ankara 1979) ve Türkiye Türkçesine çevirisi (Yusuf Has Hâcib Kutadgu Bilig, (Çeviri), Ankara 1988) Reşit Rahmeti Arat tarafından ya­yımlanmıştır. Reşit Rahmeti Arat tarafından hazırlanan indeksi ise Kemal Eraslan, Osman F. Sertkaya ve Nuri Yüce tarafından yayımlanmıştır (Kutadgu Bilig III İndeks, İndeksi Neşre hzr. Kemal Eraslan, Osman F. Sertkaya, Nuri Yüce, İstanbul 1979). Fikri Silahtaroğlu, eseri Türkiye Türkçesine manzum olarak uyarlamıştır (Günümüz Türkçesi ile Kutadgu Bilig Uyarlaması, Ankara 1996). A. Dilaçar, eserin yazıldığı dönem ile şairini tanıtıp mesneviyi değerlendirmiştir (Kutadgu Bilig İn­celemesi. Ankara 1995). Ahmet B. Ercilasun ise, Kutadgu Bilig’de kullanılan Türkçe Fiiller üzerine bir çalışma yaparak neşretmiştir
     (Kutadgu Bilig Grameri -Fi­il-, Ankara 1984)
  • Bugün maalesef yaygın bir hastalık var: Bir lokantaya yahut ziyafete giden, yediği yemeğin resmini çekip cep telefonundan paylaşıveriyor. Evine yeni bir eşya alan da, aynı şekilde onu herkes görsün istercesine âdeta reklâm ediyor. Bu tür paylaşmaların yapıldığı cep telefonları, büyüklerin yeni oyuncağı oldu. Mahrem kalması gereken husûsî fotoğraflar dahî ortalığa dökülüveriyor.

    Böylece; edep, hayâ, mahremiyet telâkkîsi zedeleniyor. Hâlbuki; “Hayâ îmandandır.” Mü’mine yakışmayan böyle bir gösteriş düşkünlüğü ve teşhircilik; en başta edep, hayâ ve görgü noksanlığıdır, kabalıktır. Kimseye hiçbir zararı olmadığı zannedilse bile, en azından mâlâyânî ile iştigaldir. Bu ise İslâm ahlâkına aykırıdır. Zira Cenâb-ı Hak, mü’minlerin vasıflarını zikrettiği âyet-i kerîmelerin birinde;

    “Onlar ki, boş ve yararsız şeylerden yüz çevirirler.” (el-Mü’minûn, 3) buyuruyor.

    Hadîs-i şerîfte de:

    “Kişinin kendisini ilgilendirmeyen şeyleri terk etmesi, müslümanlığının güzel olmasındandır.” buyruluyor. (Tirmizî, Zühd, 11)

    http://www.osmannuritopbas.com/...74929332733154296875
  • Hegel'in de işaret ettiği gibi Yahudi inancında görülen öznel Tanrı-insan ilişkisine İslam'da rastlamak mümkün değildir. "Çünkü Islam'ın Allah telakkisi yahudi tanrısı gibi sınırlı bir hedefe sahip değildir.