Toprak, uykusundan yeni yeni uyanmıştı. Güneşin ilk ışıkları, çevresi düşmanla sarılmış bu köyü, yavaş yavaş aydınlatmaya başladı. Köy halkı da uyanmış, hatta sabah namazından sonra kimse uyumamıştı.
Elbruz, toprağın üzerine şekiller, çizgiler çiziyor ve köyü nasıl savunacaklarını anlatıyordu.
—Ruslar, çok kalabalık. Bizi ezmek için toplarını bile kullanacaklardır. Onlar gelmeden köyü, bir kaleye çevirmek lazım. Bize buradan, kuzeyden saldıracaklardır. Oraya sağlam bir savunma hattı kurmalıyız. Ayrıca küçük tepeye de tüfekçiler koymalıyız. Kadınları ve çocukları, dağa göndermeliyiz.
—Bir direniş olacaksa, herkes taşın altına elini koymalı, dedi Kanbolat. Kimse bir yere gitmeyecek. Ölüm önünde, herkes eşit.
Kanbolat’ın bu teklifini kabul ettiler.
Fatimet ve diğer kadınlar hem yemek pişiriyor, hem de eski tırpanları savaşa hazırlıyorlardı. Çocuklar, dere kenarındaki taşları, mermi gibi dizerken, kendilerini ve dinleyenleri gayrete getirecek şarkılar söylüyorlardı.
O sırada Jankat, küçük tepede durmuş, Ruslar’ın geleceğini tahmin ettikleri yöne bakıyordu. Civardan gelen habere göre Ruslar, köye yarım günlük uzaklıktaydılar.
—Akşama kalmaz, buradalar. Allah’ım, sen bize yardım et, dedi.
Elbruz’un, yanına geldiğini fark etmemişti Jankat. Jankat’ın düşünceli hali, ona da sirayet etmişti ama vakur bir şekilde elini arkadaşının sırtına koydu.
—Biz, bu dağların çocuklarıyız, Jankat. Bizim sesimiz, Kafdağı’ndan yankılanır. Kaderde ölmek varsa, ölürüz ama ölsek de susmayız, dedi.
Yarım günlük mesafede ölüm kol geziyor olabilirdi. Varsın, gezsindi. Köyün kalbinde, direniş vardı.
Jankat’ın dediği çıkmış, Ruslar, akşama kalmadan görünmüşlerdi. Piyadeler, süvariler ve dört top bataryası… Düşman, tam karşıdaydı. Diğer tarafta, gücünü sarsılmaz imanlarından alan Kafkaslılar