Kesinlikle muhteşem! George R.R. Martin epik fantazi türünün tahtını Taht Oyunları ile kazanıyor. Tolkien gibi müthiş bir anlatıma sahip. Aynı zamanda o kadar akıcı ki parmaklarınız sürekli sayfayı çevirmek için sabırsızlanacak.
Kitabın kapağını kaldırdığınız an gözlerinizi yepyeni bir hayata açıyorsunuz. Bu hayatta şövalyeler, lordlar, leydiler ve ulu kurtlar var. Stark Hanedanı'nın hikayenin başını çektiği bu müthiş seride hikaye bir değil on beş koldan ilerliyor. Aynı zamanda bilinen tüm türleri içinde barındıran kitap tüm okuyucuları girdap gibi içine çekiyor!! Şiddetle tavsiye ediyorum.
1.Kitap ve dizinin 1.sezonunu kıyaslıyoruz.Şunu söylemem gerekir %92 kitapla birebir diyebiliriz.
- Kitapta "Stark ailesi" çocukları diziye göre daha küçükler, mesela sansa kitapta 11 yaşında,Rob ve Jon 15 , Arryn 9...
- metinde sıkça bahsedilen lady catelynin kardeşi edmure ve babası lord hoster tullyden dizide pek bahsedilmiyor,
- dizideki genelde çıplak dolaşan fahişe Ros karakteri kitapta hiç yok, zaten bir miktar daha cinsel öğe dizi içine ilave olarak serpiştirilmiş,
- kitapta arya erkeksi yüz hatli bir kız olarak tasvir edilir, o yüzden kendisini ilk gören “oğlum” diye seslenirler,
- başlardaki jon arrynin ölüsünü izleyen cersei ve jaimenin arasında geçen konuşma kitapta yok,
- aryanın jon snowa ulu kurt nymerianın ona yardımcı olduğunu göstermek istediği, kurdunsa şaşkın şaşkın baktığı sekans kitapta yok, (ne güzel sahneydi yahu hakikaten)
- nedin taht odasına ilk girdiğinde jaime ile diyalogu kitapta yok,
- joffrey piçinin üçüncü bölümde annesi cersei ile ülke yönetimi üzerine diyalogu kitapta yok,
- kral robert, sör barristan ve jaime arasındaki “senin ilk öldürdüğün kimdi” geyiği sahnesi kitapta yok,
- dördüncü bölümdeki fahişe ile viserysin küvet içinde oynaşırken
Taht Oyunları ve Mitoloji, Westeros ve Essos dünyasının yalnızca politik entrikalardan ibaret olmadığını, aslında çok katmanlı bir mitolojik yapı üzerine kurulduğunu vurgulayarak başlar. Yazar, bu evrenin farklı kültürlerinin—Kuzeyliler, Andallar, Valyrialılar ve Dothrakiler gibi—gerçek dünyadaki mitolojilerden esinlendiğini ortaya koyar. Özellikle İskandinav, Kelt ve Yunan mitolojilerinin izleri belirgin şekilde analiz edilir.
İlk bölümlerde “kahraman yolculuğu” teması ele alınır. Jon Snow, Daenerys Targaryen ve Bran Stark gibi karakterlerin klasik mitolojik kahraman arketiplerini temsil ettiği açıklanır. Örneğin Daenerys’in ejderhalarla yeniden doğuşu, “ateşten doğan tanrıça” motifine bağlanırken; Bran’ın üç gözlü kuzgunla ilişkisi, şamanistik mitlerle ilişkilendirilir.
Sonraki bölümlerde “tanrılar ve inanç sistemleri” detaylı biçimde incelenir. Westeros’taki Eski Tanrılar, Yedi İnancı ve R’hllor gibi farklı dinlerin, gerçek dünyadaki paganizm, Hristiyanlık ve Zerdüştlük gibi inançlarla paralellikleri ele alınır. Özellikle ateş tanrısı R’hllor’un “ışık ve karanlık savaşı” fikri, dualist mitolojilerin modern bir yansıması olarak yorumlanır.
Kitap ayrıca “iyi ve kötü” kavramlarının klasik mitolojilerde olduğu gibi keskin çizgilerle ayrılmadığını savunur. Tyrion Lannister ve Jaime Lannister gibi karakterler üzerinden ahlaki gri alanlar incelenir. Bu yönüyle eser, modern mit anlatılarının daha karmaşık ve insan doğasına yakın olduğunu öne sürer.
Bir diğer önemli tema “kıyamet ve yeniden doğuş”tur. “Kış geliyor” mottosu, sadece mevsimsel bir tehdit değil; aynı zamanda mitolojik bir kıyamet kehaneti olarak ele alınır. Ak Gezenler (White Walkers) ise ölüm, unutuluş ve kaosun sembolü olarak yorumlanır. Bu figürlerin, İskandinav mitolojisindeki Ragnarok benzeri bir sonu temsil ettiği
Spoiler Uyarısı
Benim için bu evreni gerçekten “okunur” kılan şey ejderhalar ya da politik entrikalar değil. Açık söyleyeyim: Buz ve Ateşin Şarkısı’nı sevmemin asıl sebebi Tywin ve Jaime Lannister.
Tywin Lannister bir insan gibi işlemez—bir sistem gibi işler. Onun dünyasında sevgi zayıflık, merhamet kusur, “saygı” ise çoğu zaman süslenmiş korkudur. Lannister adı onun için bir soyadı değil, bir yasa. Ve o sistemin içine Jaime Lannister doğar.
Dışarıdan bakınca Jaime kusursuzdur: yakışıklı, yetenekli, “altın çocuk.” Ama Tywin’in gözünde Jaime hiçbir zaman sadece Jaime değildir. O her zaman bir rol, bir miras, bir devam projesidir.
Jaime’yi ilginç kılan tam da bu. İki dünyanın arasında sıkışmış bir karakter: bir tarafta Lannister gururu, diğer tarafta kendi istekleri ve yozlaşmanın ortasında insan kalma çabası. Ve bu iki taraf hiçbir zaman gerçekten örtüşmez.
Evet, Jaime’nin günahları var—hem de bazıları affedilemez. Ama tam da bu yüzden iyi yanları “temiz” bir kahramanlık gibi parlamaz. Daha kirli, daha pahalı ve çok daha gerçek hissettirir.
Jaime’ye “kötü” demek kolay. Ama bu yüzeysel bir okuma. Çünkü hikâyesi başka bir şey söylüyor:
Bazı insanlar iyi ya da kötü oldukları için değil, bulundukları koşullar yüzünden hareket eder.
Onun ünlü sözü bunu özetler:
“Benim gibi adamlar yok. Sadece ben varım.”
Bu şu demek: Çoğu durum benzersizdir ve bir eylemi gerçekten yargılamak için arkasındaki tüm hikâyeyi bilmen gerekir. Jaime gibi kararlar alan “başka adamlar” yoktur. Sadece Jaime vardır.
Onu gerçek yapan da bu. Bir kategori değil—bir insan. Çelişkilerle dolu, hatalarıyla yüzleşen ama asla tam anlamıyla çözülemeyen bir adam.
“Sevgi uğruna yaptıklarım” dediğinde romantik bir poz kesmiyor. Karanlığını inkâr etmiyor, ondan kaçmıyor. “Evet, yaptım” diyor. Bu
C’est le premier livre de Français que j’ai fini. J’aime les livres historiques alors, j’aime ce livre aussi. Ce n’est pas difficile ni très long. Parfait pour les gens qui ont commencé niveau.
Kitabın sonunda Pırıl, kaygısından tamamen kurtulmaz; ancak o "dilimin" aslında onu korumaya çalışan ama bazen aşırıya kaçan bir parça olduğunu anlar. Bu, çocuk psikolojisindeki "kaygıyı kabul etme" terapisiyle birebir örtüşür.Jamie Roche, Pırıl ve Bir Dilim Kaygı ile çocuklara ve biz yetişkinlere şu soruyu sorduruyor: "Zihnindeki o dilim seni durduruyor mu, yoksa sana bir şey mi anlatmaya çalışıyor?" Eğer çocuğunuz detaylara çok takılan, "ya şöyle olursa" diye çok soran biriyse, Pırıl onun en yakın arkadaşı olacaktır.
Kitapta karakterimiz Claire zaman yolculuğu yapıyor ve bir anda kendi zamanından 200 yıl öncesine 1743 yılına gidiyor. Öncelikle biraz zaman yolculuğu ve kitapta bunun işlenişi hakkında bir şeyler söylemek istiyorum. Birçok kişi zaman yolculuğu yapmak,geçmişe gitmek; balolara, saraylara, krallıkların içine girmek istediğini görürüz ve bununla ilgili yazılan birçok kurgu var. Kitapta ise geçmişe gıden bir insanın başına o kadar çok bela açılıyor ki. Özellikle bir kadın geçmişe gittiğinde bir ailesi,adı,unvanı yoksa bazen bunlar olsa bile birçok şiddete, tacize, tecavüze maruz kalıyor. Kendi dönemine kıyasla büyük bir acımasızlık, şiddet ve adaletsizlik var. Kitapta tüm bunlar acı bir gerçeklikle anlatılmış.
Kitapta kendimizi 1743 yılında İskoçya'sında klanlar ve onların mücadelelerini, yaşam koşullarını Claire'in gözünden okuyoruz. Tarihi,dönemin koşullarını anlatmasını çok sevdim. İskoçya ve Britanya savaş öncesini, Jakobit isyanlarını halkın bir kısmının Prens Charles desteğini tüm bu süreçler hakkında bilgi sahibi olmayı ve bu konuda yeni şeyler öğrenmeyi sevdim.
Claire'in bir yanda kendi dönemindeki eşi Frank ve bir yanda İskoçya'da önce anlaşmalı bir evlilik olarak başlayıp zamanla aşka dönen eşi Jaime arasında kalması da çok güzel işlenmişti. İki elinde iki evliliğinin de alyansını taşıması ikisinden de kopamaması. Başlarda sürekli Frank'a gitmek için her yolu denemesi. Vicdanıyla kalbi arasında kalması insana kendini Claire yerine koyup ben ne yapardım sorgulaması yaşattırıyor.
Claire Jaime aşkına geldiğimizde ikisinin önce arkadaş olup beraber bir sürü macera atlatıp sonra kendilerini bir evlilik içinde bulup gitgide daha kuvvetli bir şekilde birbirlerini sevmeleri çok güzel anlatılmıştı. Tüm zorluklar yaşadıkları korkunç şeylere rağmen birlikte bir yolunu