İnsanın kendisiyle ilgili gerçeklere ulaşması biraz zor. Ne zaman kendime bir konuda dürüst davrandığımı hissetsem, acaba derinlerde başka neler saklıyorum diye düşünmeye başlıyorum.
“Öyle söyleme. Zavallı, ihtiyar iyi adamdı.”
“Hiç de değil. Tanrı’nın cezası moruk bize hiç durmadan bağırırdı. Çocukluğumuzda terör havası estirirdi. Bir Paskalya’da kutsal cuma günü, sırf nişancılığını denemek için bekçi köpeğine nasıl ateş etmişti hatırlıyor musun? Zavallı hayvancık sevinçle uzaktan geliyordu, bize yaltaklanmak için. Kurşun bum diye suratının ortasında patladı... Neresi iyiydi o herifin?..”
“Ölünün arkasından böyle konuşma.”
“Bu da dayanamadığım bir başka şey. Sırf öldü diye birinin aziz olup çıkması.”
“Önceleri pek farkına varılmaz. Günün birinde insanın canı artık hiçbir şey yapmak istemez. Hiçbir şeyle ilgilenmez ve kurur gider. Üstelik bu isteksizlik geçici değildir, hatta giderek de artar. Günden güne, haftadan haftaya daha kötü olur. İnsan kendinden hoşlanmaz, sanki içi bomboştur ve dünyayla bağdaşamaz. Sonraları bu hisler de kalmaz ve hiçbir şey hissetmez olur. Bütün dünyaya yabancılaşmış ve hiç kimse onu artık ilgilendirmez olmuştur. Ne kızgınlık duyar ne de hayranlık. Ne sevinmesini bilir ne de üzülmesini. Gülmeyi de ağlamayı da unutmuştur. Böyle bir insanın içi kaskatı kesilmiştir. Artık hiçbir şeyi ve hiç kimseyi sevemez. Bu durumda, artık hastanın iyileşmesine olanak yoktur. Geriye dönüş kalmamıştır. Bomboş, kül rengi bir yüzle ve nefretle çevresine bakar, tıpkı duman adamlar gibi. Onlardan biri olup çıkmıştır. Hastalığın adına gelince, buna ölümcül can sıkıntısı denir.”