Puan vermedi·200 syf.··
2026 14. kitabı
Menderes’in son dönemi,60 İhtilali’ne bir adım kala ve14 Temmuz 1959 katliamı romanın içerdiği zaman dilimleriyken;roman,1991 yılına uzanan bir tutsaklık yolculuğudur.Ressam Bir kadının evliliğe,bir adama tutsaklığı,Kerkük Türklerinin tutsaklığı ve Türkiye’nin siyasi ikliminde insanların tutsaklığı, öz kimliğinden uzaklaşıp kendi halkına ihanet edecek raddeye gelen ve kendi kimliğinden kopan insanın tutsaklığı...Kerkük Türklerinin yaşadığı zulmü, baskıyı tutsaklık olgusuyla anlatan roman;bir kadının yanlış bir evlilikle içine düştüğü tutsaklığı ve bu durumla olan mücadelesini de katmanlı bir biçimde işler. Turan ve Turan ülküsünü irdeleyen roman, karakterlerin farklı bakış açıları sayesinde dönemin Türkiye’sini objektif bir biçimde yansıtır. Anlatımda geriye dönüşlerin olduğu romanda birden fazla tutsaklık iç içe geçer. Kerkük Türkmenlerinin uğradığı zorluklar, asimilasyon politikaları,hürriyet mücadeleleri edebi bir dille anlatılırken,tutsaklık,milli kimlik, özgürlük,ihanet,her devrin adamı olanlar romanın temelini oluşturur. Karakterlerin iç çatışmaları,tutsaklıkları ile beraber dönemin sosyo-politik panoraması çizilir.Aynı zamanda toplumun evli kadın ile dul kadına olan iki yüzlü bakış açısı Selma karakteri üzerinden aktarılır. Her kadına aşırı ilgi duyan,eşini aldatan Orhan, değer yargılarını yitirmiş ve erkekler tarafından arzulanan Selma,halkın yasaları ile evliliğinde ve küçüklüğünden beri kendinden önce başkalarının isteklerini önceliğe almanın önemli olduğunu düşünen mesuliyetler üstlenen ve yaptığı evlilikle de evde tutsaklık içinde olan Ceren,Türkmen harekâtının liderlerinden ve büyük Türkiye ülküsüne inanan Tarık,karısını aldattıkça varlığını tamamlayabilen Haldun,Batı’ya hayran olan Kenan... Tüm karakterler,Işınsu’nun kaleminin ustalığında incelikle inşa
TutsakEmine Işınsu · Bilge Kültür Sanat · 2018314 okunma
Puan vermedi·687 syf.··
Beğendi
·
2024 15. kitabı
Suç ve Ceza Dostoyevski’nin en çok bilinen romanlarından biridir. Roman yazıldığı dönem olan 1800’lü yıllardan günümüzü kadar en çok tartışılan konuyu işler “Toplum için suç işlenebilir mi?” Ana karakter Raskolnikov biri bir kişiyi öldürdüğünde bunun ayıplanması gereken bir suç olduğunu ama Napolyon biri gibi büyük bir gaye uğruna yüz binlerce kişiyi öldürünce bunun bir kahramanlık sayıldığını fark eder. Bunu sorgular ve bir sonuca varır. İnsanlar ikiye ayrılır: sıradanlar ve olağan üstüler. Sıradanlar uysal, otoriteye boyun eğmiş, sistemin küçük bir dişlisi olan insanlardır. Onların büyük gayeleri yoktur. Ama olağan üstüler, onlar faklıdır. Onların büyük gayeleri vardır. Onlar otoriteye boyun eğmezler. Onlar bu bozuk çarklı sistemi düzeltecek olan insanlardır. Onların gayeleri uğruna suç işleme hakları vardır. Raskolnikov da bu fikirden yola çıkarak zengin ve kötü bir kadın olan. Topluma hiçbir faydası olmayan tamimiyle bireysel çıkarlarını gözeten tefeci kadını öldürmeye kara verir. Bu adete toplum otoritesine karşı bir başkaldırıdır. Herkesin göz yumduğu adaletsizliğe, kötülüğe, sınıf eşitsizliğine karşı elindeki baltayı savurur Raskolnikov. Ama hissetmesi gereken duyguları hissetmez. Onun gibi bir olağan üstü insan yaptığı şeyden onur duymalı ve diğer insanlarında onu takdir etmesini sağlamalıdır. Herkese kanlı baltasını göstererek bakın görüyor musunuz gücü elinde tutan bir haşereyi daha yok ettim büyük bozuk çarkı düzelttim demelidir. Ama o bunların hiçbirini yapamaz. O korkar. O kadar korkar ki artık kanlı olan baltasını tekrar savurur ama bu sefer toplumun çıkarı için olan büyük gayesi uğruna değil kendi bireysel çıkarı uğruna. İşlediği korkakça suçu örtmek için. Masum birini öldürür. O zaman anlar Raskolnikov kendisinin olağan üstü olmadığını. Aslında hep
Suç ve CezaFyodor Dostoyevski · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2025194,4bin okunma
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Erilin İçindeki Dişil
7/10
·204 syf.··
Beğendi
·
2026 36. kitabı
·
38 günde okudu
·
Okunma: 24 Haziran 2026 09:34
Bugün sizlerle psikiyatrist Carl Gustav Jung'un Maskülen eserini paylaşacağım. Kitabın kapağında yer alan "Erilliğin Farklı Yüzleri" tanımlaması görünenin çok ötesinde cinsiyet dinamiğini vurgulamakta. Evvela Jung'ı daha iyi anlamak adına geliştirmiş olduğu iki önemli teoriden söz edeceğim. İlki bilinç ve bilinçdışı kavramları. Freud'un aksine bilinçaltının değil bilinçdışının karakteri şekillendirdiğen söz ediyor. Bilinçdışının bu kadar önemli olmasının nedeni kolektif ve kişisel bilinçdışı diye iki ayrılması ki analitik psikolojideki dört arketiple bağlantılı; persona, gölge, anima/animus ve benlik. İşte maskülenin temellendirildiği kısım ise anima/animus. Anima; erkeğin bilinçdışındaki dişil yönü animus ise kadının bilinçdışındaki eril yönü temsil ediyor. Jung her ne kadar kitap animaya atıf yapsada iki kavram birbirinden ayrı ele alınmadığından animusu da değerlendirmeye dahil etmiş. Anne rahminden ayrılan bir erkek çocuğun ergenlik dönemine kadar kişisel bilinçdışındaki dişil yön, ergenlikle beraber dinamik bir eril rol modelle eril dünyanın toprağına ayak basıyor. Dikkat ederseniz dinamik bir eril rol model dedim. Çünkü kitapta boyunca incelenen vakalarda erkek hastaların çoğu böylesi bir rol modelden mauf bir şekilde büyümüş. İster istemez ergenlikle birlikte erilleşmeyen dişil yön hastanın ruhi dünyasını etkiliyor. Ergenliğin bu kadar önemli olmasının sebebi ise erkeklik hormonunun aktive olmasından sonra dişil yönün hastanın bilincini ve benliğini alt üst etmesi. Öyle ki ortaya çıkan bedensel değişimler varoluşu beden üzerinden sorgulamaya götürse de temel sağlam olmadığından hasta cinsel ilişkiler içerisindeki deneyimlerden hareketle -bilinçsizce- eril bir yönü bulmaya gayret ediyor. Jung genç yetişkinlik yılları ve yaşlılık dönemleri de bu mercek altında
MaskülenCarl Gustav Jung · Pinhan Yayıncılık · 2016436 okunma
Kalabalıklar İçindeki Yalnızlık: İnsan, Deniz ve Sait Faik
7/10
·134 syf.··
2026 5. kitabı
Yazıma Kopuş filminden bir alıntıyla başlamak istiyorum: "Hepimiz aynıyız, hepimiz acı çekiyoruz ve hepimizin hayatında kaos var." Ancak biz bunu giderek unutmaya başladık. Her gün kaydırdığımız telefonlarımızda onlarca insanla karşılaşıyoruz; hepsini bir-iki saniyede yargılıyoruz, imreniyoruz veya idealize ediyoruz. Sistemin aynılaştırdığı insanlar artık bizim "normalimiz" haline geliyor. Onların —belki de hiçbir zaman sahip olamayacağımız— hayatlarının, evlerinin, arabalarının ve arkadaşlıklarının bizim içi de normal olmasınu arzuluyoruz. Normali ne kadar çok sevdiğimizi bilirsiniz: Normal bir ev, normal bir hayat, normal bir aile, normal ilişkiler... Nasıl olursa olsun, yeter ki "normal" olsun. Onlardan farklı olan bizler ise kendimizi yalnız, yetersiz ve dışlanmış hissediyoruz. Farklı olmak bizim için adeta bir suç haline geliyor; oysa herkesin de tıpkı bizim gibi kendine has bir farklılığı olduğunu unutuyoruz. Nurullah Ataç’ın da dediği gibi: "İnsanoğlu bencildir. Yalnız kendiyle ilgilenir, kendi kendiyle uğraşır. Başkalarının gerçeklerini kavrayamaz. Bildiğiniz bir kabuğun içine kapanır kalırız. Bu kabuğu dışarıya değmemizi, yani gerçekle temas etmemizi sağlayacak tek şey edebiyattır; gerçekçi edebiyattır." İşte tam burada, Türk edebiyatında normalin dışına çıkarak yazdığı hikâyeleriyle Sait Faik Abasıyanık karşımıza çıkıyor. O; bir elinde kalemi, bir elinde oltasıyla bizi bu "normallik" kıskacından kurtarmaya geliyor. Sait Faik, hiç kimsenin görmediği gizemli şeyleri yazmamıştır; o, herkesin gördüğü ama kimsenin üstüne düşünmediği sıradan şeyleri yazmıştır. Hayatlarımızın "küçük insanlarını" ve gözden kaçan ayrıntılarını gözler önüne sermiştir. Onun dünyasında büyük CEO'lar veya kusursuz influencer'lar yoktur; balıkçılar, işsizler, sokak satıcıları ve o meşhur
Son KuşlarSait Faik Abasıyanık · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 201917,1bin okunma
Puan vermedi·288 syf.··
2026 104. kitabı
1983 yılında Pulitzer Ödülü kazanan bu roman, yıllar geçmesine rağmen gücünden hiçbir şey kaybetmemiş bence. Alice Walker’ın yarattığı dünya hem çok acımasız hem de umut dolu. Bu yüzden okurken birçok kez kalbim kırıldı ama aynı zamanda karakterlerin gücüne hayran kaldım. Hikâyenin merkezindeki Celie, uzun yıllar boyunca şiddete, çocuk yaşta tac*ze, baskıya ve değersizlik hissine maruz kalan bir kadın. Onun sessizliğinin zamanla bir sese dönüşmesini, kendi değerini keşfetmesini okumak gerçekten çok etkileyiciydi. Celie’nin yolculuğu sadece bir hayatta kalma hikâyesi değil, aynı zamanda yeniden doğuş hikâyesi gibi geldi bana. Nettie, Shug Avery ve Sofia ise kitabın unutulmaz karakterleri arasında kesinlikle. Her biri farklı şekillerde güçlüydü. Özellikle kadınların birbirine tutunması, birbirlerine güç vermesi kitabın en sevdiğim taraflarından biri oldu. Kitap çok ağır konulara değinse de içinde inanılmaz bir dayanışma ve umut hissi var. Irkçılık, cinsiyet eşitsizliği, aile içi şiddet gibi konuları anlatırken karakterlerini asla sadece acılarından ibaret göstermiyor. Bu yüzden hepsi bana çok gerçek geldi. Kitap 1985 yılında “The Color Purple” adıyla sinemaya uyarlanmış, daha sonra ise 2023 yılında yeni bir uyarlamayla yeniden beyazperdeye taşınmış. Böyle güçlü bir hikâyenin farklı nesillere ulaşmaya devam etmesi çok anlamlı geliyor bana mutlaka izleyeceğim. Yazarın dili ise oldukça sade ama etkisi çok büyük. Bazı bölümlerde öyle cümleler vardı ki uzun uzun anlatmadan insanın içine dokunmayı başarıyor.
Renklerden MoruAlice Walker · Doğan Yayınları · 20191,079 okunma
Puan vermedi·168 syf.··
2026 132. kitabı
Öykü ve denemelerden oluşan kitap ikinci Dünya Savaşı sonrası Japonya’nın toplumsal ve kültürel değerlerine ilişkin aslında bir eleştiri aynı zamanda. Eser, savaş sonrası Japon toplumunun değişen yüzü üzerinden, bireyin gerçek kimliğine ulaşabilmek için alışılmış değerleri sorgulaması, zayıflıklarıyla yüzleşmesi ve yaşamını daha sahici temeller üzerine kurması gerektiğini anlatıyor. Savaş ve Bir Kadın öyküsünü okurken özellikle çok şey düşündüm. Bir adam ve eski bir hayat kadınının savaş sırasındaki yakınlaşması üzerinden, zihinlerinin içinde olmak güzel bir deneyim oldu. Aslında yaşadıkları an onlar için sadece yıkılmış bir ülke ve geçici bir zaman dilimi iken, kalplerinden neler geçti kim bilir… dışarıdan bakılırsa iki farklı insan ama belki de en zor durumlarda insanı birbirine bağlayan korkularıdır. Denemeler kısmında ise eleştirdiği konular ilgimi çekti. Özellikle Kırmızı Başlıklı Kız masalı için yazdıkları düşündürüyor. Dinlediğimiz hikayeler ya da masallar bizde ne tür etkiler bırakıyor aslında biz fark etmesek de bilinmez ama yazarın düşünceleri üzerinden farklı bir bakış açısı oluşuyor isteriz istemez üzerinizde. Kitabı okurken aslında savaş sonrası bir toplumun değerleri ve ahlaki bakış açısı üzerine olan etkilerini de görmek mümkün. Aynı zamanda yazarın Japon kültürüne olan düşüncelerini okumak da güzeldi. “Beni azarlayacak bir annem olmadığı gibi bana kızacak bir eşim de olmamasına karşın evime döndüğümde, kimseye hesap vermemin gerekmediği bu hayatta bile, kesinlikle özgür hissetmiyorum. Edebiyatın da tam olarak buradan doğduğunu düşünüyorum.”
Çöküş ÜzerineAngo Sakaguçi · Ayabakan Yayınları · 20264 okunma