• Arkadaşların ricası üzerine bir inceleme yapmaya çalışacağız. Bu kitabı yaklaşık bir ay öncesinde tanıdım. Daha öncesinde tanışmış değildim. Ama Neruda... Pablo Neruda, benim lisedeki yıllarımın buhranlı dönemlerinin oluşturduğu boşluğu dolduran bir şair. Âdeta lise yıllarımın aşkı...

    Lise yıllarımda bir grup arkadaş çevrem vardı. Siyasî nedenlerden dolayı birçoğu cezaevlerine girdiler. Ben de tek başıma kaldım. Yalnız ve kelimenin tam manasıyla çaresiz idim. Ne yapacağımı bilmiyordum. Koskoca toplumda bir fert olarak tek başınaydım. Düşünebiliyor musunuz...(Ya da ben öyle hissediyordum. Tıpkı Stefan Zweig'in Satranç kitabındaki Dr. B. gibi. O nasıl ki bir hücrede tek başına kaldıysa ben de memleketimde/toplumumda öyle idim.) Hiçbir şey fayda vermiyordu. Yatağıma uzandığımda, yatağım bir kabir gibi geliyordu bana. Ve artık doktora gitmeye karar verdim. Birkaç gün sonra doktora gittim. Tamı tamına 8 yıl önce idi bu anlattıklarım. Hangi doktora gideceğimi dahi bilmiyordum. Psikiyatri bölümü uzmanına gideceğime yanlışlıkla nöroloji bölümü uzmanına gittim. İyiki de yanlışlıkla gitmişim. Doç. Dr. Emre ...(Soyadı aklıma gelmedi) Beni muayene etti. Şiir yazıp yazmadığımı sordu... Velhasıl uzatmadan söyleyeyim bana Pablo Neruda'nın kitabını verdi ve okumamı istedi. İşte Neruda ile kökleşmiş tanışıklığımız burdan itibaren başladı ve böyle de zihnimde yer edindi. Verdiği (Neruda'nın) kitabında şu şiirle başlıyordu :
    " HAYRANIM DENİZCİLERİN SEVDASINA- [PABLO NERUDA]

    Hayranım denizcilerin sevdasına,
    öperler ve çekip giderler.

    Söz verirler,
    ama dönmezler bir daha.

    Her kapıda bir kadın yollarını gözler:
    denizciler öperler ve giderler.
    Ve
    ölüm yatırır onları bir gece
    denizin döşeğine.

    Hayranım öpüşlerde paylaşılan sevdaya,
    döşekte ve ekmekte paylaşılan.

    Sevda bu, kimi sonsuza uzar,
    kimi bir yıldız gibi kayar.

    Sevda kutsallaşır yakınlaştıkça,
    kutsallaşır uzaklaştıkça.

    Erimiyor artık gözlerinde gözlerim
    tadlanmıyor yanında acılarım.

    Ancak taşıyacağım bakışını her nereye gidersem,
    Sen de taşıyacaksın acımı her nerede yürürsen.

    Senindim, sen de benim.daha ne olsun?

    Bir dünya turu yaptık aşkın geçtiği yerlerden.

    Senindim, sen de benim. Öyle de kalacaksın,

    Aşıladım ya kendimi bahçenden kestiğim filize.

    Alıp başımı giderim. Kederliyim: hep sürecek kederim.

    Beni sardığından beri,bilmem ki nere giderim.
    Elveda der bir çocuk yüreğinden bana.
    Ben de derim elveda.

    Bu alıntıladığım Neruda'nın şiirinde denizcilerin hakkında yazdığı satırlarda ne kadar da halden anlayan cümleler kurduğunu görüp hissedebiliyoruz. Âdeta bizi o pozisyona sokup onların halinde anlama teşebbüsünde bulunuyor. Zaten kendisini de böyle büyük bir şair yapan da bu çabasından ötürü verdiği/telkin ettiği duygulardır. Âdeta içerimize işliyor. ..

    Kuruntular kitabını da sitede keşfettim. 1000kitap.com/sinemgln arkadaşımızın sayesinde oldu. Onun alıntılarını okuduktan sonra tabi. Okurken beni lisedeki yıllarıma götürdü. Âdeta 2010 yılları genzimi yaktı. Ben de okuyacaklarımın listesine ekledim. Ve kısmet oldu okudum. İyi ki de okumuşum. Yazarın hayatı hep sürgünlerde geçtiği için sürekli devrik cümlelerle bazen de satırların yerlerini değiştirerek yazdığı şiirlerine farklı soluklar aldırmıştır. Biz de okuduğumuz zaman bunları gözönüne alarak okumalıyız. Yoksa salt kafadan okursak siyak ve sibakın yerleri değişik olduğundan tam bir bağlantı kuramayız. Ve bu şekilde aklımız bir karış havada kalır. Bir örnek vermek istiyorum: "s.57
    #30452835
    Pusuya yatalım, yakalamak için ışığı,
    bir kereliğine ve her zaman için
    kendi ışığımız oluncaya dek,
    her günün güneşi."

    Bir de şiiri kendi düzeltmem ile okuyalım:
    "Her günün güneşi
    Kendi ışığımız oluncaya dek,
    Bir kereliğine ve her zaman için
    Pusuya yatalım ışığı yakalamak için."

    Aslında karışık değildir. Mizahi yapmadığını söyler kitabın başındaki Neruda ile söyleşi satırlarında. Fakat Neruda, düzyazı, roman ve oyunların temel öğelerinden biri olarak görür mizahı. Kendisi de bu anlamda mizah yapmıştır. Alışılmışın dışında bir anlayışla satırlarını kaleme ordan da kâğıda aktarmıştır.

    Sürgünde olduğunu yukarıda da söylemiştik. Buna binaen sürgünden geldikten sonra bu satırları kaleme almıştı. Bu bahisten de bir alıntı yapmak isterim: s.54 #30453459
    "Kim söyleyebilirdi yaşlı derisiyle
    bu kadar değişeceğini yeryüzünün?
    Eskisinden daha çok yanardağ var şimdi
    yepyeni bulutlar var gökyüzünde
    başka türlü akıyor ırmaklar.
    Üstelik neler yapıldı!
    Yüzlerce otoyol açtım
    yüzlerce yapı,
    incecik temiz köprüler,
    gemiler, kemanlar gibi."
    Cezaevinde bir müddet kalanlar, sürgünden gelenler veya gurbette olup da uzun bir müddet gelemeyenleri muazzam bir şekilde satırlara aktarmıştır. Aslında bu alıntı da hepimizin ortak pay sahibi olabilecek meseleler gizlidir. Bundan 20 yıl önce nasıldı dünya ve şimdiki günümüz dünyası nasıl? Bu sorunun cevabıdır yukarıdaki satırlar. Neydik ve ne olduk meselesinin tezahürüdür.

    Neruda bizi anladı seneler önce. Biz de onun eserlerini okuyarak onu ve toplumumuzu yansıttığı şekliyle anlayabiliriz. Okurken şunu da farkettim gerçekten böyle tertemiz akıcı satırlardı benim için. Bizi yansıtıyordu. 'Yabancı bir yere gelmedim' diyordum kendi kendime. İçim ferahlıyordu. Son olarak okumanızı isterim. Tanışmamışsanız da tanışmanızı isterim bu büyük şahısla...
  • Bu arada otoyoldan çıkıp Beyoğlu’na yöneldik. Arkamızdaki araba da aynı yöne gidiyor olmalıydı ki peşimizden ayrılmadı. Hayal kurmayı çok sevdiğim, hatta bu zor hayata sadece hayallerle dayanan birisi olduğum için kafamda hemen bir oyun kurdum. İster misin bu adam büyük bir casus olsun! Arkamızda da onu takip eden istihbarat örgütlerine ait bir araba! Bizi bir yerde kıstırsınlar, arabadan fırlayan ajanlar tabancalarını çekip profesörü kaçırsınlar, benim de elimi ayağımı bağlayıp bir zindana atsınlar... Ne matrak bir macera olurdu. Ama bu şeytan Süleyman bir yolunu bulup kurtulurdu yine. Ya da belki başından beri onların adamı olurdu.
  • Anna Karenina ve Madam Bovary'den beri okuduğum en ihtiras, nefret, sevgi, intikam, entrika dolu kitaplardan biri haline geldi. Zihnimin uç noktalarındaki Therese Raquin...

    Kitabı elime aldığımda Nilüfer hocam 'neden bunu derste okunacak kitaplardan biri olarak seçsin ki' diye düşünmüştüm. Adına bakarak yanılgıya teşvik etmiş olabilirim kendimi. Fakat itiraf etmeden geçemeyeceğim. Kesinlikle Karşılaştırmalı Edebiyat alanında okutulacak eserlerden.

    Emile Zola... Önceki paylaşımlarımda belirtmiştim Meyhane kitabına vurgun olduğumu. Bu kitabında ise zihnimi delip geçti.

    Kitap hakkında neler yazabilirim, ne yorum yapabilirim bilmiyorum. Bütün kelimeleri birbirine karıştırır haldeyim. Hatta kelimelerden birkaç yazı inşa edebilirsem bu kitap üzerinden bir şeyler yazabilirim diye düşünüyorum.

    Fakat şu an için kısa bilgilerle değinmek isterim.

    Hastalıklı bir bedene sahip olan oğul Camille... Oğlunun üstüne titreyen, onu bir bebek gibi itinayla yetiştiren Bayan Raquin... Bir anda ortaya çıkarak babası tarafından halasına bırakılan kadın karakterimiz Therese... Hırslı, tutkun ve gözü kara bir karaktere sahip olan memur Laurent...

    Hikayemiz babası tarafından halasının yanına bırakılan Therese'nin çocukluğundan başlar. Ardından evliliği... Evliliğinin muhteşem olay örgüsüyle entrikalara bürünmesiyle devam eder.

    Karakterimiz daima sessiz, suskun, mıymıntı, içinde fırtınalar kopan biri... İlk sayfalarda pasif bir rolü olsa da zamanla aktif bir role bürünüyor.

    Perşembe toplantılarına gelen eski dostların yanı sıra Camille'nin çocukluk arkadaşı Laurent de gelir. Therese'nin bu toplantılar esnasında durgunluğu, Laurent karşısında kayıtsızlığı içinden çıkılmaz hal alır, Therese'nin kendince. Ve öte yanda dostumuz Laurent de kendi çıkarlarının uğruna o evden çıkmamaya devam eder.

    Ve olaylar çorap söküğü gibi sökülmeye başlar. 'Bir kitapta betimleme olmazsa olmaz' diyen bir kafadan olduğum için Zola benim imdadıma koşuyor. Bu durum diğer Dünya edebiyatı yazarlarında da öyle.

    Zola'nın betimlemelerini okurken ruhumu kitabın içine salıvermiş gibi hissettim. Böylesi ruh tahlili yapılmaz. Hele ki o ihtirasların, heveslerin, ruh sarsıntılarının dile getirilişini unutmayacağım. Kitabın son anına gelene kadar karakterlerin geçirdiği dönemlerin üzerimde bıraktığı etki, eminim ki sabaha kadar geçmeyecek.

    Kaçamak bir aşkın tutku, şehvet ve entrika dolu hikayesinden adeta tımarhaneyi andıran evin içerisindeki delilik bunalımına sürüklenmesine şahit olmak. Biraz aklı zorluyor. Hele ki o beklenmedik bir biçimde sahnelenen son var ya o an hiç akla gelmez.

    Zola’dan enfes bir roman... Madam Bovary’i, Anna Karenina’yı sevdiyseniz bu kitabı da sevebilirsiniz.
  • Anna Heymes, kitap onun üzerinden başlıyor. Bir deneye tabi tutuluyor ve biraz da renkler, şehirler, başkentler, resimler...Laurent Heymes de var. Anna'nın kocası. İlk başta hatırlayamadığı. Anna'nın bu arada teste tutulduğu makina Pozitron Kamerası. Hastalığına bir teşhis konulmaya çalışılıyordu. Peki ya Anna'nın hastalığı doktorların bildiği ve kendi söylediği kadar mıydı ?
    Anna, yemekte rahatsızlanınca dışarı çıkar, dışarı da bir adam görür. Gördüğü adam kocasıdır aslında ama Anna bunu bile anlayamaz. Çünkü rahatsızlığı iyice artmış ve kendi kocasını tanımaz hale gelmiştir.
    Paul. Bir diğer karakterimiz. Annesini döven babasına karşı daha 8 yasında cephe alan bir çocuk. Masum çocuğun ve annenin duaları kabul oluyor, babanın tehdit edip gittiği gece öldürülmesiyle eziyetleri son buluyordu. Ancak burada dikkat edilecek nokta Paul'ün hayalinde babasının eziyetlerinden kurtulmak için planladığı ölümün aynısı, babasının gerçekte ölüm şekliydi. Paul Nerteaux büyümüş ve polis olmuştu.
    Schiffer ise bir polis, hem de herkes tarafından sevilen ve görev aşkıyla yanan bir polis. Ancak bir sorun olmuştu. Tutukladığı Gazi Hamdi adındaki Türk bir gece sonra ölü bulunmuştu. Hem de tren tarafından paramparça olmuş cesediyle. Peki o zamana kadar sevilen ancak son gagasıyla direkten dönen bu polis, bu işten nasıl sıyrılmıştı ? Arkasında kim vardı ? Dile kolay tam 239 kişiyi tutuklamış neredeyse herkesin canını yakmış bir adalet dağıtıcısıydı çünkü.
    Paul ve Schiffer buluşuyordu ve ortada bir cinayet vakası vardı. Kurbanın Türk olduğundan şüpheleniliyordu.
    Cinayetler biraz daha derine inilecek olursa Türk mahallesine yakın işlenmiş ve Paul katilin Türk mahallesinden değil de Türk mahallesine saklandığına kanaat getirmişti.
    Cinayetlerin işlenme şekli oldukça midemi bulandırdı diyebilirim. Özellikle kadın cinsel bölgesine yapılanlar, bıçakla deşmeler, canlı kemirgen bir hayvan kullanmaları derken midemi zor tuttum diyebilirim. Açıkça söylüyorum bunlar benim midemi bulandırıyor ancak kitap bütünlüğü adına ses çıkartamıyorum. 
    Adına ‘İskele’ denilen bir grup Fransa'da kaçak yaşayan Türkleri denetliyor onları ülkeye sokuyor ve her sorunun çözümü için onlara gidiliyor. Yazar bu sefer bizi bayağı araştırmış aslında. Kafadan uydurma şeyler yazmak yerine araştırmalarla kurguyu birleştirmek çok güzel olmuş.
    Bu ne güzel araştırmadır. Yazarımız Türkleri, Lazları, Kürt ve Alevileri incelemiş ve genel bakış olarak yansıtmayı başarmış. Selamınaleyküm demeyi bilen, Galatasaray'ı tanıyan, 3 Hilal ve Çekiç sembollerini bilen ve kullanan birisi olarak yazarı kutlarım. Macera bu bölümde de 3 kadının cesediyle ilgili olarak dosyaları bulmakla geçti diyebiliriz.
    Mathilde Wilcrau ise kitaba sonradan eklenen ve yalnız yaşayan bir karakter. Mathilde'nin hastalarından birisi kim peki ? Anna. Anna ne yapıyordu, hatırladınız mı ? Şimdi son çare ona gelmişti. Bir doktora daha gidildi ve burada Anna'nın gerçekte kim olduğu ve biraz da beklediğimiz bağlantı sonunda açığa çıktı ve kitap daha da güzelleşti.
    Bir yandan da Paul ve Schiffer ikilisine devam edecek olursak şu Tansu Çiller'i futbolcu zanneden Paul'a nasıl güldüğümü anlatamam. Bir de yoldaydım millet bakıyordu.  Yazar sanki dedeleri Türk gibi her huyumuzu yazmış her yanımızı araştırmaya çalışmış, gerçekten oldukça çaba göstermiş. Hani bir televizyonu örttüğümüz ‘Dantel’ bile vardı.
    Konu Türk Mafyası ve eldeki isim ‘Bozkurtlar’ ve Paul gene anlamıyor. Gene derine iniyoruz. Ülkücüler, Ülkü Ocakları, Alparslan Türkeş derken sanıyorsunuz ki Grange romanı değil de Türk Yakın Siyasi Tarihi kitabını okuyorsunuz. Yazara hayranlığım bitmek bilmiyor.
    Anna gerçekte kimdi ? Bu artık hepimizin merak ettiği bir konudur öyle değil mi ? Türk olduğunu biliyoruz ancak belirli bir kimlikten olmadığı da aşikar. Peki o zaman kimdi ? Neden onu arıyorlar ve bulamadıklarında başka kadınları öldürüyorlardı ? İşte bunlar da kitabın devamında gelen unsurlarımız.
    Schiffer araştırmalarına Paul olmadan devam ediyordu ve sonunda da Anna'ya ne olduğunu ve ne yapıldığını öğrenme fırsatı bulmuştu. Şimdi artık tek sorun kadını nerede bulacaklarıydı. Ki bulacaktı da. Tabi bulduktan sonra ne olacaktı ? Schiffer ne yapacaktı ?

    Sıradan bir siyasî partiden çok Bozkurtlar, atadan kalma değerleri ön planda tutan kendi içine kapalı bir topluluk, gizemli bir tür kabile gibiydi. Gayet net bir tanımlamayla bizi tanımlamış, Başbuğ Alparslan Türkeş'in cenazesine katılanları ve insan şeklini hatta görevli polis sayısı bile verecek kadar derin bir araştırma yapmıştı yazarımız. Onun bu anlatımı beni çok etkiledi. Çünkü adam kendini aşmış ve Turancılık konusuna bile kitapta değinmişti. Hem de bir Orakçının ağzından. Türk Irkının çıkışı, Asena, Bozkurt Efsanesi. Düşünüyorum da önceki kitaplarda Asın Bayrakları derdim ama bu sefer bununla yetinmeyip bu adama Vatandaşlık vermemiz lazım. Kendi geçmişini bilmeyen sözde Türk gençleri için bu adam bile bulunmaz nimet olurdu.
    Kitabın başından itibaren dikkatinizi çekecek bir isim daha var. Daha doğrusu bir şehir. Cinayetler de bu şehre göre işleniyor. Açıkçası okudukça şaşkına döndüğümüz bir gerçek.
    Anna, havalimanında ve kaçmaya çalışıyor. Paul ise Anna'nın izini sürmeye bir yandan da mafyayı araştırmaya devam ediyordu. Peki bu ne kadar sürecekti ? Anna kaçmayı başar mıydı ? Paul ne bulacaktı ya da bulabilecek miydi ? Bir de Anna'nın peşinde olan giriş var ki onu her yerde takip ediyor. Bu ikisi arasında me oldu dersiniz ?
    Harika bir kitap. Olay kesinlikle milliyetçileri ya da Ülkücü tabanı kötü göstermek değil. Zaten gerçeklere bakıldığında da yurt dışı cinayetleri araştırıldığında hem bilinen hem de meçhul cinayetlerde 80 dönemi Türkiyesinde akıllara milliyetçi grup gelir ve bu doğaldır. Turancılık sadece Türk olanı bir arada tutmayı kendine ülkü edindiğinden gerçekler çok güzel bir kurgu ile birleştirilmiş, mafya babaları ve hayali isimler gerçek kişilerle bağdaştırılmış, yazar hiç sırıtmadan ve sonuna kadar sürükleyen bir kitapla bizi tanıştırmıştır. Kesinlikle seriye devam edeceğim, Grange romanları da kendisini okutuyor.
  • "Siz hangi burçsunuz?" cümlesiyle başlayan sohbet sonsuza dek sürebilir. "Ay ben de İkizler burcuyum" "İnanmıyorum, sen hiç İkizler gibi değilsin, İkizler biraz dengesiz olur!" "Hayır Terazi dengesiz olur. Benim annem Terazi'dir mesela. Tam yani!" "Benim kuzenimin karısı Terazi, hiç dengesiz değildir ama!" İş yükselen burç seviyesine düştüyse, o toplantıdan hayır beklemeyin bence. Çıkın, gezin, çay bahçesine falan gidin. Nasılsa iş yapılmayacaktır artık. "Ama o zaman onun yükseleni başka bir şeydir." "Biliyor musunuz, benim hem normal burcum, hem yükselenim Başak!" "Ay inanmıyoruuum, benim kocam Başaaaak! Nasıl titiz, nasıl titiz. Sen titiz misindir?" Yeteeeeeeer!!! Öfkem sebepsiz değil tabii.

    Burç konusunda azıcık eziğim. Balık burcuyum da. Böyle sohbetlerde 'zavallı' muamelesi görmeye alıştım artık. Hani astroloji muhabbetinden kaçtığım sürece, gag'daki mangalda kül bırakmayan, kişilikli, haha hihi kadın olarak toplumda yerim şahane! Gel gör ki, burcumu açıkladığım anda karizma sıfıra iniyor. "Ben hem öksüz, hem yetimim", ne bileyim "bir bacağım takma" etkisi yapıyor çevrede. Herkes acıma, şefkat ve hayalkırıklığı dolu gözlerle süzüyor beni. Neredeyse "Olsun, hayat yine de güzel", "Boşveeer, Allah sağlık versin" falan diyecekler. Bilmeyenler için söyleyeyim,

    Balık burcu en enayi burçtur.
    Güya sanatçı manatçı, hayalgücü geniş falan derler ama, genel olarak tüm uyuşturucu bağımlıları, depresif tipler, psikolojik rahatsızlıkları olanlar, söylenenlere göre bu burçtan çıkar. Duygusal, sulu göz, hatta 'bulanık zekalı' olduğumuz bile söylenir. Gerçekle hayal dünyası arasındaki ayrımı yapamayan, kararsız, içine kapanık, kırılgan insanlar, astrolojik kaynaklara göre, bu burçtan çıkar. Burcumla asla hava atamadım.

    İsterdim ki bir Akrep olayım mesela.
    Onlar da sevilmez ama bir havaları vardır yani. Akrep olduğunu söyleyen insandan, ne kadar salak görünürse görünsün, bir hinlik cinlik beklersin. Aslan burcu da olabilirdim örneğin. O daha da iyidir. Lider mider. Kısmet değilmiş işte. İnsan tahtını yapıyor, bahtını yapamıyor. Çalış çabala, okullar bitir, programlar yap, kendini parala, neye yarar? "Balıksın sen, balık kal" durumu var bir kere. Birkaç kez "Benim yükselenim Akrep" diye kafadan atmışlığım var ama... Yalan tabii. Yükselenimi bilmiyorum. Çünkü annemler saat kaçta doğduğumu tam olarak hatırlamıyor! "Sabaha karşı beş-altı mıydı neydi" gibi bir ifade kullandı annem geçen gün. İlk soruşumda da "Geceyarısını biraz geçiyordu" demişti. Ama bu ilgisizlik karşısında hassasiyet gösterip burcuma yenik düşmeyeceğim! Sorun şu ki, yükselen burcum meçhul! Sevinç Aksoy'un eserinde de Balık kadını şu cümlelerle anlatılmış: "Burçların içinde en kırılgan kadındır. En çok ağlayan, gözyaşı döken kadın bu burçtandır." Haydaaa! Devamı daha beter: "Eşi hissetmeden ona hükmeder, ağlayarak, gözyaşları ile ona istediklerini yaptırır, en iyi silahı çaresizliğidir!"

    Ben bu kadını tanısam ıslak sopayla döverim.
    En sevmediğim insan tipidir! Kadere bak. "Balık kadını zor mücadeleler veremez. O en iyisi ev kadını ve annedir. (Hasbinallah!) Kendisinden beklenen eğer yardım ve özveri ise, bu mesleklerde başarılıdır, örneğin yuva hocalığı gibi!" Beni yuva hocası olarak düşünebiliyor musunuz? Güler misin, ağlar mısın. Yok kardeşim, istemiyorum. Balık burcu olmak istemiyorum. Burcumu değiştereceğim. Bundan sonra ben Akrep burcuyum, yükselenim de Aslan. Böyle biline.
  • Delinin biri camiye girer, belli ki namaz kılacak.
    Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın gözlerle etrafı süzer-dolanır..

    Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider..

    Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar.. Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını.

    Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan..Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar..Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile..İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar..

    İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki:

    “Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın?

    Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”

    Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar

    “Âdetiniz böyle değil mi?”

    “Ne âdeti?!” der Hoca..

    Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra..

    Der ki meczub bu kez:

    “Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!

    Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der..

    “Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”..

    Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına, bıyık altından gülüşmeler başlamıştır..

    Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır:

    “Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı..

    Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..”

    Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;

    “ Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar.

    O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar!

    Aynen doğrudur dedikleri çünkü;

    Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda, kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı, diğeri lokantasında pişireceği yemeği.. Biri açtır aklında yiyeceği tavuk, birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.

    “Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca..

    O da der ki:

    “Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı!

    Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda…

    “Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.” Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet..

    {alıntı}
  • Politik anlamda kadınlar hakkında edilecek kelamları, binbir farklı tartışmanın içinde derinleştirmek mümkün fakat ben yalnızca bizden bahsetmek istiyorum. Ekseriyetle arkadaşlığımızdan. Kadınlık üzerine düşünmeye başlamam hangi yaşlara denk geldi, çok da emin değilim. Çalışan bir annenin kızı için tek dileğinin parasal anlamda özgür olduğu bir dünyayı düşlemesiyle yetiştim. Bu düş, benim kafamda hayatta varılacak nihai tek amaçtı. 18 yaşında 30 tane kadının ortasına düşmüştüm. O yaşa kadar kadın-erkek ayrımlarım orta düzey, toplumsal kodlara uygun ilerlemişti. Zor bir yerdeydik, her şey gittikçe daha zor olacaktı, bir tek bunun farkındaydım.

    30 kadını 4 sene boyunca her anlarında uzun uzun izledim. Sürekli birbirimizi izlediğimiz, birbirimiz ve kendimiz üzerine kafa yorduğumuz çok güzel bir 4 seneydi. Ve birbirimizi sınırsızca hırpaladığımız da aynı zamanda. Kadınların arkadaşlığında olabilecek her süreci biz de yaşıyorduk, asla bundan azade olmadık. Rakiptik, kıskançtık, zalimdik. Tıpkı diğer insan ilişkilerinin geçirdiği tüm süreçler gibi. 20 yaşında ilk kez aile üzerine konuşuyorduk. Ailelerimizde yaşanan hikayelerin birkaç metre ilerisi. Bu hayatta yaşanabilecek en güzel şeylerden biri, bir sorgulamayı beraber yapabilmek, o sorgulamaya aynı anda başlamak, belki birbirimizle hiç konuşmadan üzerine düşündüğümüzü bilmek. Sonrasında herkes teker teker benimsedikleriyle kalır. Ama başlangıçlar mühimdir.

    Prensiplerin oturmaya başladığı yaşlar, bilirsiniz, 20’lerin başlarına rastlar genelde. Doğrularımız asla kesişmiyordu. Hayallerimiz, isteklerimiz, davranışlarımız birbirine asla benzemiyordu. Bazen bir filmi bile beraber izlemek işkence halini alıyordu. Her kafadan bir ses çıkıyordu derler ya, öyle. Fakat hızla birleşiyorduk, sanki bir şey kurmuşuz da etrafında toplanıyor gibiydik. Bir şey kuruyorduk da yalan yok. Kurduğumuz kadınlığımız.

    Kadınlığı bizim dışımızda herkes inşa ederken iyiydi de biz kurarken mi kötüydü veya yanlıştı? Elimizden geldiğince direndik, ailemize, sevgililerimize, etrafımızdaki erkeklere. Az veya çok. Bizi kapatmaya çalıştıkları onlarca farklı kelime, cümle, oda vardı. Hiçbir bağın güven duyulacak kadar güçlü olmadığını anca idrak ediyorduk. Aramıza erkekler geldiğinde sevmediler bizi. Birbirimizle olmamızı, sorgulamamızı, her şeyden açıkça bahsetmemizi sevmediler. Birçok ayıplayan göz gördüm, sıkıntıdan karıştırılan sakal da. Umurumuzda değildi, hala değil.

    Bu topraklarda var olmuş her şeyin bize karşı oluşunu bir yerlerden okuyor, birilerinden dinliyorduk da asıl zor olanların sırası gelmişti. Zorun ne demek olduğunu bir doktora randevu alırken “acaba fişlenir miyim?” diye gitmekten geri adım atıldığı gün anladım. Hayatımın geçmeyen en uzun 15 dakikasıydı. Biz kendimizden önce devleti, ailemizi, diğer insanların ne diyeceğini önemsiyorduk. İstemsizce işte. Her şeyi bilmemize, sorgulamış, direnmiş olmamıza rağmen. Baksanıza, apaçık korkuyorduk. İnsanların bize kurabileceği tüm cümleleri -elle tutulur olsalar- ateşe vermek isterdim. Tedavi olabilme hakkımızdan daha mühim ne olabilirdi? Bundan feragat etmeyi göze almak ne korkunç bir şeydi. Bir sokağın ortasında birkaç kadın birbirimize sarıldık. 18 yaşından beri beraberdik, ama ilk kez bu kadar yalnızdık. Ölesiye yalnız olduğumuzu sözlere dökemeden sadece sarıldık.

    http://www.5harfliler.com/korku-ortakligimiz/