• — Meczubun biri camiye girer, belli ki namaz kılacak. Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın... gözlerle etrafı süzer-dolanır..
    — Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider.. Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar..
    — Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını. Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan..
    — Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar.. Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile.. İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar..
    — İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki: “Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?”
    — Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar “Âdetiniz böyle değil mi?” “Ne âdeti?!” der
    — Hoca.. Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra.. Der ki meczub bu kez:
    — “Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil!
    — Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der.. “Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”.. Cemaatte ise hafiften “deli işte!” mânâsına, bıyık altından gülüşmeler başlamıştır..
    — Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır: “Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı..
    Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..” Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca;“
    — Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar. O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar! Aynen doğrudur dedikleri çünkü; Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda, kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı, diğeri lokantasında pişireceği yemeği..
    — Biri açtır aklında yiyeceği tavuk, birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır.
    — “Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca..
    – O da der ki: “Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı! Meğerse efendim, hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda..

    “Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”

    Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet..
  • 395 syf.
    ·Beğendi·10/10
    İşte yeni yılın ilk günü ve ilk inceleme ile karşınızdayım sayın canikolar .. Esasen ciddi yazayım diyorum ama konu müsait değil pek .. Yani ben ciddi yazmaya çalışıcam ama muhakkak sıtkımı sıyırıp birbirinden abuk metaforlar kullanmak zorunda kalıcam .. Siz de muhtemelen bol bol güleceksiniz .. Ben de şimdiden gülüyorum bakmayın yani =)) Niçin böyle diyorum açıklayayım .. Ama en öncesinde şunu açık ve net belirtmek isterim ki orda burda Ahmet Hamdi Tanpınar ' dan için edilen aman da efenim dili çok ağır , yok efenim çok ağdalı bir türkçe kullanıyor laflarına kulak asmayın .. Elinin altında internet var emmoğlu !!! Hepinizin elinde bileğinize geçirdiğiniz medeni kelepçeler misali hamur tablası - uçak pisti kıvamında akıllı telefonlar var ..Lafa gelince dilleriniz OKLAVA gibi (ANNE MODE : ON )!!! İsteyince Kars' tan kaşar , bilmem nerden Çin tuzu order ediyorsun .. Bilişim çağındayız bilader .. Bilgi bir tık ötende yani .. Bi zahmet .. Cinnet geçirttirme bana .. Yok öyle HEM YOĞURDUM DÖKÜLMESİN AMAN ENİŞTEM BENİ ÖPMESİN tribi .. HAMAMA GİREN TERLER ! Neyse efenim nerde kalmıştık .. Hah ! Dile takılma .. Takılacağın en önemli husus bunun bir dönem romanı olduğudur .. Yani? Yanisi şu sayın cevizkabuğu.. Bu kitap Tanzimat dönemi , sonrası ve Cumhuriyet devri olarak 3 ayrı kısmı fırınlamış getirmiş önüne koymuş BİR KARA MİZAH ŞAHESERİ .. Kara mizah diyince aklınıza kim geliyor ? Pek tabi AZİZ BABA !! Bu açıdan ben kitabı okurken adeta romanlaştırılmış bir Aziz Nesin öyküsü okuyorum havası yaşadım .. O açıdan sizlere kafadan tavsiyemdir .. Muhakak okuyun ..

    Şimdi biliyorsunuz ki benim öyle edebiyattan anlayan bir bünyem yok .. Yani sana bu kitap bünyesinde şu şudur , bu da bu akıma dahildir falan diye BİÇEMSEL olarak tanıtamam .. Haddim olmadığı gibi ilgi alanımda değil çünküm.. Zaten öyle roman okurken türkçenin edebi zevkini damarlarımda hunharca hissedip , dimağımda tereyağ gibi eriyen cümle yapılarının tadını dilimde hissetmek istiyorum diyen rose şarap içip boynuna fular niyetine poşu bağlayan ve rose şarabı da tulum peynirle tüketen ORGAZMİK entel holigan tayfaya da anlam veremiyorum açıkcası .. Kitabın yazılmasının en önemli amacı verdiği anafikir .. Biçem miçem falan sokma beni o dehlizlere .. Gerçi Tanpınar' ı 1K Ankara toplantısında tartışırken, bir rüya kavramı konusu açılmıştı .. Ben ki gördüğüm rüyalarda Teke Tek programında İlber Ortaylı ile tartışan Fatih Altaylı ' nın sözünü kesip çıkan kavga sonrasında Türkiye Cumhuriyetinden SINIRDIŞI EDİLMİŞ(?!?! )Türkiye' de istenmeyen adam ilan edilmiş ve SIĞINDIĞIM Kanada' da Türkiye Cumhuriyeti sınırları dışına kaçak BULGUR çıkardığım için mit mensuplarından kaçarken nefes nefese uyanmış bir kardeşinizim .. İsterseniz o damardan devam ederiz dicem ama konu uzamasın . Daha malzeme bol .. Çokca güleceksiniz =)) (OH O GÜN ANLATAMAMIŞTIM ..RAHATLADIM YAUW ! PAY BACK 'S A BITCH!!!! =) )

    Sevigili karpuz sever monçiçiler .. Dedim ya bu bir dönem romanı diye .. Tarihimize baktığımızda - ki öyle çoook gerilere gidip himalayalar aşmamıza gerek yok - düzene entegre edilmiş DÜZENSİLİKLER ülkesi olduğumuzu rahatlıkla görebilirsiniz .. Bu niçin böyle diye merak eden sayın canikolar .. Bilmem kaç yüz tane kalem var bu konu başlıklarını sizlerle paylaşmak için .. Onlardan bir kaç örnek vereceğim..Sabırlı ol .. Bilmemiz gereken en önemli hususlardan biri teknolojiyi , devrimleri kaçırmış olmamız .. Bunun yanı sıra çok uluslu bir imparatorluktan geldiğimiz için ULUS kavramını da en son tadan milletiz .. Fransız devrimi sonrasında yükselen ulus devletler ile biz sırayla sayacağım şu kavramlara sarıldık .. En önce bir ümmet kavramı .. Sonrasında benzin yutup çakmakla olaya müdahale edercesine bir osmanlılık kavramı ve en sonunda da Türklük bilinci .. Ümmet dedikleri bize neler etti ortada .. Osmanlıcılık mermiye duygusal bir kafa atma eylemiydi çünkü imparatorlukların bünyesindeki halklar kader tayini yoluna gitmişlerdi .. Bunların sonunda ilkin ne yaptılar? Tanzimat Fermanı .. Anlamı reform.. Düzen getirme hareketi .. Oldu olmadı .. Ki olmadı ! Sonrasında Cumhuriyet Devrimleri geldi .. Cumhuriyet Devrimleri çağın coooook gerisinde kalmış bir "DİN TARIM" toplumunu ayağa kaldırmak için düzenlenmişti .. Tepeden indi .. Halkın büyük bir bölümü uyum sağladı .. Ama ilerleyen zamanlarda sorunlar meydana geldi .. Çünkü toplumun kafa yapısı halen daha din tarım toplumu kafası idi .. Pek tabii bu aksaklıklarda yapılan yanlışlıklar kadar sekteye uğratılan reform hareketerinin payı büyük .. Kitabımız işte bu saydığım dönemlerde iki arada bir derede kalan TÜRK HALKINI anlatmakta sayın caniko .. Yani daha önce belirttiğim gibi SABANDAN JETSKİYE GEÇİŞTEKİ SANCILI DÖNEM ! =))

    Şimdi size bir kaç örnek vericem..Hem "cok daha yakın" tarihimizden , hem de günümüzden.. Eskilerle başlayalım isterseniz .. Misal Adnan Menderes devrine bir göz atalım .. Yaptıkları idari ve iktisadi yanlışları saymayacağım .. Misal bu sözümona okumuş kesimin 1950' lerde CİNCİ HOCALARIN evinden çıkarken görüntülenmesi bilmem sizleri şaşırttı mı =)) Biraz ileri alalım ve bugün ülkücülüğü ve milliyetçiliği hiçkimselere bırakmayan kesime bir göz atalım .. O dönemde 6. filoya secde eden bu abilerimizi nereye koyacağız .. Osmanlı devrinde yapılanları zaten biliyoruz .. Keşke Menderes tek parti döneminde o günkü partinin karşısına gerçekten içi dolu bir kalkınma modeli ile çıksaydı.. Keşke dini siyasete alet etmeden yapsaydı yapacaklarını .. Bakın bunları belli bir kesimin negatif taraflarını vermek için yazmıyorum .. Bahsetmek istediğim şey , tartışılan kavram ne olursa olsun bu milletin ,O KONUYA BAHİS OLGULARI ÖZÜMSEYEMEMİŞ OLMASIDIR .. Zaman akıp gidiyorken geriye duyulan özlemle , yersiz duygusallıkla ileriye yelken açılamaz .. Açılmamalıdır da .. Ne mi olur açılırsa ? Gelin günümüze dönelim .. O yelkeni açarsan caddelerde bol bol Tuğralı Doblolar görürsün .. Atatürk' ün doğum tarihini , devrimlerinin adlarını dahi bilmeyen insanların kullandığı Atam izindeyiz stickerlı mersolar bmw ler görürsün .. Biraz daha açayım konuyu .. Bizim insanımız için konu ne olursa olsun algı ön plandadır.. O mersoyu kullanıyorsa bunun en büyük nedeni o araca bindiğinde , toplumun bu kekomançiyi zengin insan olarak gördüğü ön kabulüdür(Pek tabii tüm merso sahipleri değil. Siz anladınız kimlerden bahsettiğimi) .. Tuvalete girip sifon çekmekten haberi olmayan ama starbucksa girince bir kahveyle mekanda günü bitiren , cebinde sigara alacak parası olmayıp sağdan soldan sigara dilenen 20. yüzyıl medine fukaraları ve macbook proları ?!?! Bu ülkede edebiyat okuyup Hayyam' ın yaşadığını sanan insanları gördü bu gözler !!! Konu başlığı ne olursa olsun bu düzen farketmez ..Misal bizde "X" bakanı Yozgatlıysa o bakanlık bünyesinde Yozgatlı popülasyonu artar .. Liyakat rafa kalkar , HEMŞOCULUK ÖNE ALINIR .. Ve diyelim ki bu bakanlık uzay araştırmaları bakanlığıysa Yozgat Sorgun'a muhakkak bir AY ÜSSÜ ya da efenime söyleyeyim YERÇEKİMSİZ YÜRÜYÜŞ PLATFORMU KONDURULUR .. Bunun adı bizim ülkemizde ilerlemedir .. Diğer illerden buna bir tepki gelmediği gibi bunun adı bir anda kalkınma oluverir .. Sonra uyanığın teki büyük rakı şişesinin dibini kesip yaptığı çakma teleskopla köşeyi dönüverir .. Güneşli güzel günlerin hüküm sürdüğü Yozgat Sorgun' da bir anda kör olma vakaları tırmanışa çıkar .. Güneşi seyreyleyen akıllılar sağolsun , bakan gözler KÖR OSSUN diyerek.. Devlet dolandırılan vatandaşlardan tepki gelene dek olaya müdahil olmaz.. Olsa da söz konusu şahsın sicili düzgün olduğu için serbest bırakılır .. Sonra ? Sonra ne olacak ?!? Para baldan tatlı cicim!! Bu kez devlet eliyle Sorgun' a YOZGAT TELESKOP SEVERLER DERNEĞİ KURULUR!! BİR SONRAKİ SENE YOZGAT TELESKOP İTHALATINDA TÜRKİYE BİRİNCİSİ OLUR .. İthalat diyorum bak yalnız sevgili monçiçi.. Yine kendim yapayım demez... İHRAÇ EDEYİM DEMEZ !!! =))) Konu din , ekonomi adını ne koyarsan o olsun ..Bu kaideler değişmez bu memlekette !! YAHU ARKADAŞ KOSKOCA HUKUK FAKÜLTESİ BİTİRMİŞ , TONLA MAAŞ ALAN , BİLMEM KAÇ TANE FİRMAYA HUKUKSAL DANIŞMANLIK YAPAN BİR KADIN, ÜNİVERSİTE SINAVINA GİREN OĞLUNUN CEBİNE "OKUNMUŞ PİRİNÇ" KOYAR MI YAAUW !!! ZOHAHAHAHA !! ULAN ŞUNU , YILBAŞI KUTLAMASINI YORTU ,SOFRAYA GELEN "SEĞMEN" MARKA PEKMEZİ TORTU KABUL EYLEMİŞ HACILAR KÖYÜNDE İKAMET EDEN ABDULLAH DEDE YAPSA ANLARIM .. MANYAK MISINIZ ULAN SİZ ?!!?! =)) Velhasıl kelam bu kitap kurgu gibi gözükse de aslında birebir YAŞANMIŞLIKLAR ve YAŞANILACAK OLANLAR KİTABIDIR !! Ne diyorsun kardeşim diyenler ... Al o başlıktaki Saatleri Ayarlama Enstitüsü ismini koy yerine TOSUNCUK AŞ ' yi.. Bilmem anlatabildim mi sayın CEVİZKABUĞU !! =))

    Bak bu kadar dil döktük sana .. Yine de okumam diyorsan şöyle de cici bir opsiyon sunayım ve kitabın içindeki bir karakterden bahsederek spoiler lı tarlalara süreyim sabanı .. Şikayet edeyim neyin deme !! Yok ben başta isterim uyarıyı dersen : O ellerin kökünden kırılsın , bakan gözün oyulsun =)) Kızmayın başıma geldi de diyorum bebişler !!

    KEFEN YIRTAN "ZOMBİ" ZARİFE HALA !!! Bakınız bu öyle yüce , öyle gaddar , öyle acımasız ve pinti bir karakterdir ki öldü diye mezara konulup çıktığında dahi kendisini gömenlere tabutunun içine girmek suretiyle tabutunu taşıtmış , yolda giderken poaçacıda durup dükkan sahibiyle pazarlık ederekten kendine hamur işi alabilmiştir!! İşsizlik levelinin karşısı boştur !! Bir nevi AVATARdır =))) TÜM İŞSİZLER ADINA ZERRE TEREDDÜTSÜZ İLAN EDİYORUM Kİ PİRİMİZDİR!!! Kalın Musa' yı da hörmetle anaraktan önünde saygı ile eğiliriz !!

    İşte böyle sevgili zurnaseverler .. Bir İŞSİZ incelemenin de böylece sonuna geldik .. Nerden aklına geliyor bunlar diyeceklere cevap olsun .. Mezardan sadece KEFEN YIRTAN ZARİFE HALA MI kalkıyor sandınız ?!?!?!

    https://www.youtube.com/...di52k-T_RAQ&t=6s
  • DELİNİN biri camiye girer, belli ki namaz kılacak. Ama oturmaz, meraklı ve şaşkın… gözlerle etrafı süzer-dolanır.. Bir oraya, bir buraya her köşeye dikkatlice bakar ve hızla çıkar gider.. Az sonra sırtında bağlanmış odunlarla tekrar gelir camiye ve tam namaza başlamak üzere olan cemaatle birlikte saf tutar.. Ama sırtındaki odunlarla güç bela bitirir namazını…. Eğilip kalktıkça yere düşen odunlar, çıkardığı ses vs. derken, tabii cemaat de rahatsız olmuştur bu durumdan.. Nihayet biter namaz, bitmesine ama her kafadan bir ses çıkar.. Herkes kıpırdanmaya, adama söylenmeye başlamıştır bile.. İmama kadar ulaşır sesler, hafiften tartışmalar..

    İmam aynı mahalleden, bilir az çok garibin halini, şefkatle yaklaşır meczubun yanına ve der ki: “Oğlum böyle namaz mı olur, sırtında odunlarla, sen ne yaptın? Hem kendini hem de çevreni rahatsız ettin bak, bir daha namaz kılmaya yüksüz gel olur mu?” Bunu duyan meczub melül-mahzun, ama manalı bir bakışla sorar “Âdetiniz böyle değil mi?” “Ne âdeti?!” der Hoca.. Cemaat da toplanmış, merak ve şaşkınlıkla olayı izlemektedir o sıra.. Der ki meczub bu kez: “Hocam ben namaz kılmak için girdim camiye, şöyle kendime uygun bir yer ararken içeridekilere baktım, gördüm ki herkesin sırtında bir şeyler var. Zannettim ki adet böyledir, ben de şu odunları yüklendim geldim işte, neden kızıyorsun? Kızacaksan herkese kız, tek bana değil! Hoca şaşırır: “Benim sırtımda da mı var?” der.. “Evet” der meczub, “Hepinizin sırtı yüklü!”.. Cemaatte ise hafiften “deli işte!” manasına,bıyık altından gülüşmeler başlamıştır.. Meczub bu kez öne atılır ve tek tek cemaati işaret ederek, saf bir çocukça, heyecanla bağırır: “Bak bunun sırtında mavi gözlü bir çocuk, bunda kocaman bir elma ağacı vardı.. Bunda kırık bir kapı, bunda bir tencere yemek, bunda kızarmış tavuk, şunun sırtında yeşil gözlü esmer bir hatun, bununkinde de yaşlı annesi vardı!..” Sonra iki elini yanlarına salar başını sallar ve umutsuzca; “ Boş yok, boş yok hiç!..diye tekrarlar. O böyle söyleyince, herkes dehşet içinde şaşkınlıkla birbirinin yüzüne bakar! Aynen doğrudur dedikleri çünkü; Kimi doğacak çocuğunu düşünüyordur namazda, kimi bahçesindeki meyve ağaçlarını, biri onaracağı kapıyı, diğeri lokantasında pişireceği yemeği.. Biri açtır aklında yiyeceği tavuk, birinin sırtında sevdiği kadın, diğerinde de bakıma muhtaç annesi vardır. “Peki söyle bakalım bende ne vardı?” der, bu kez endişeyle Hoca.. O da der ki: “Zaten en çok da sana şaştım hoca! Sırtında kocaman bir inek vardı! Meğerse efendim,
    hocanın ineği hastaymış, “öldü mü ölecek mi?” diye düşünürmüş namazda..

    “Harâbât ehlini hor görme sakın, defineye mâlik viraneler var.”
    Bildirince bildiren, yüreği olan görüyor elbet..”
  • 210 syf.
    ·Beğendi·9/10
    Muhteşem bir kitap, gibi yorumlardan önce sizlere harika bir şarkıyla Merhaba diyeceğim. Hamiyet Yüceses’den Taş Plak kaydıyla biraz geçmişe döneceğiz. Yazarımız sağ olsun tam benim kafadan dinliyormuş şarkıları sağ olsun. Ya da şu dünyaya geç geldiğini düşünenlerden birisi de benim bilemedim aradayım. Her neyse sizleri sıkmadan şarkıya geçelim.
    https://www.youtube.com/watch?v=QL_kcCYOf6c
    Şimdi bu şarkı ne alakaydı? Duyuyorum o sesleri. Murat her zaman olduğu gibi içkisini içip çapkınlık peşinde koşarken; Ölüm Perdesi, Sessiz Harp ve Casuslar Savaşı kitaplarında da karşılaştığımız Celal ile karşılaşır ve birini gözetlerler. Bir sigara paketi değişimi, gelen not ve bir kadın ile bir erkek arasındaki gizliliği çözmeye başlarken gene hız kazanıyoruz. Ümit Ağabey, en sevdiğim yanın gaza bastığın anda frenin yerini unutman oluyor. Seviyorum bu huyunu, mekânın cennet olsun.
    Celalin öldürülmesi ile başı kısa da olsa yanan bir Murat Davman, olaya el atan Necdet ve bu sefer MİT de işin içine giriyor. Gene tahmininiz üzere heyecan had safhada olunca haliyle kitaba tabiri caizse YUMULDUM!
    Özellikle bu kitapta dikkatimi çeken istihbarat adına kullanılan teknikler, silahlar ve teçhizatlar kısmı oldu. Yazar da en az bizim kadar heyecanla kaleme almış bunları zannımca. Beni de oldukça etkiledi neredeyse üstünden yarım asır geçse bile bu anlattıklarının. Hele orada yazanlar yarım asır evveldense şimdi neler neler kullanıyordur Allah bilir.
    Güzel bir kitabı daha geride bu şekilde bırakmış olduk. Mutlu ve keyifli bir akşam diliyorum. Kitaplarla kalınız efendim..
  • 147 syf.
    ·4 günde·Beğendi·10/10
    Kendimce bir eksiklik görüyorum aslında benim ilk Fakir Baykurt eserim oldu. Nasıl kaçırdım bu zamana kadar bu kitabı ah dedim. Yazar aslen Burdurlu yani yaşadığım memleketten. Türk klasiklerinden bir çok eseri var. Nedendir bilmem Literatür Yayınevi kitapları pahalı sahaflardan almanızı tavsiye ederim yada e-kitap. 147 sayfalık kısa bir eser.

    Kitaba gelirsek Yunanistan – Türkiye mübadelesinden dolayı vatanından uzak kalan bir Larissalı Yunanlının köyünü ziyaretiyle başlıyor. Kitap Ürgüp’te bir köyde yaşananları anlatmakta. Yaşadığı köyde bir işi olmayan Mustafa Güzelgöz’ün ( Eşekli Kütüphaneci ) İstanbul’da kalecilik yaparken Ürgüp’e dönerek; kaymakam tarafından sen bu ilçeye bir takım kur ben de seni memur yapacağım demesiyle öykümüz başlıyor. Mustafa Açıkgöz bunun karşılığında bir kütüphane memuru oluyor. Bakıyor gelen yok giden yok, harap bir yer bu kütüphane başlıyor buraya bir çeki düzen vermeye. İstanbul’da arkadaşlarından, eşten, dosttan kitaplar istiyor ve geliyor. Bakıyor hala gelen yok o zaman ve şunu söylüyor.

    “Sık sık Fatih'in ünlü sözünü düşünüyorum. Bir şehir kurmanın olmazsa olmaz üç yapısı vardır: Kitaplık, kanalizasyon, hamam! " Köye kitaplık açmak, çöle çeşme götürmek gibidir. Kitaplığın girdiği yerden bilmezlik kaçar gider."” Sayfa 77

    Ben götüreceğim bu kitapları diyerek bir eşeği devletin zimmetine geçiriyorlar. Yemi, ahırı tüm giderlerini kaymakamlık karşılıyor ve Mustafa Bey Ürgüp’ün en ücra köşesine dahi kitap götürüyor.

    Kütüphaneye erkekler ve çocuklar geliyor ama kadınlar yok piyasada, onları getirmek için ne yapıyor bilseniz:

    "Bakın!" dedi kadınlara. "Buraya dikiş makinesi alacağım. Halı tezgahı kuracağım. Çocuklarınız için iki üç beşik koyacağım. Radyo da var. Gelin işlerinizi burada yapın. Yeter ki kitaplığa ayağınız alışsın. Siz gelin ki, sizden görüp yarın çocuklarınız da gelsin. Biz de öbür uluslar gibi bir an önce ilerleyip uygarlık kervanına katılalım. Arkalarda kaldığımız yetmiyor mu?"
    67. Sayfa

    Onların arkada kalmasınlar diye dikiş kursu açıp onları kitap veriyor. Ama halk tepkili kadınların ev işi yapması gerektiğini ve kütüphanede ne işi olur diyor ve bu sözlere karşı da

    “Biz bu örümcekli kafadan ne zaman kurtulacağız? Kadını erkeğin arkasına atan, onunla bir mecliste oturamayan, bir çatı altında kadın erkek birlikte bulunmak gerekince araya perde geren toplum hiç bu çağın toplumu olabilir mi?” Sayfa 67

    Diyor ve çocukların okuması gerek demesiyle de bir alıntı daha paylaşayım:
    “Eğer geleceği kurtarmak istiyorsak, kitapları asıl çocuklara okutacağız.” Sayfa 56

    Kendini kitaplara ve kitap sevgisine adamış bir insan Mustafa Bey. Bilime, ülkesinin gelişmesine öylesine önem veriyor öylesine istekli ki gerçekten çabalıyor ve en ücra köşedeki insanların bile okumasına sebep oluyor. Dostluklar gelişiyor, Anadolu’dan kareler gözünüzde canlanıyor. Anadolu’nun misafirperverliğini gösteriyor Fakir Baykurt. Gelen Yunanlı Dimitrios’u çok iyi şekilde karşılıyor ve onların kafasındaki oluşan kötü, yalan, kandırmacalı bilgilerin silinmesine sebep oluyor. Hatta Dimitrios öyle memnun ki sizinle karşılıklı değişim yapalım diyor ve Larissalılar Ürgüp’e Ürgüplüler Larissa’ya gidip atalarını görüyorlar ve özlem gideriyorlar. Muhteşem bir hikaye.

    İşler bu kadar güzel gidiyor mu sizce? Hayır tabi ki. Sonunda birileri çıkıp bu Mustafa Beyi durdurmalıyız kendini aştı, bu milleti çok faydası dokunuyor durdurmak gerek. Saçma sebeplerle, bahanelerle üstüne gidiliyor asıl işini unuttu gidip başkalarının işine koşuyor. Ne yapıyor Mustafa Bey gidip dernekler kuruyor halkın gelişmesi için tarımcılık yaptırıyor gelişmelerine yardım ediyor ve onlardan 1 kuruş bile almıyor yeter ki gelişin. Devleti için her şeyi yapan Mustafa Bey kırılıyor, bastırılıyor, sindiriliyor ve emekliye ayrıl diye baskı yapılıyor. İşte böyle bir hikaye Eşekli Kütüphaneci…

    “Herifçioğlu ta Amerika'dan merak ediyor, makine yolluyor, resim çektiriyor; biz uğraşıyoruz burda aklı ermezlerle. Bir imamı kaleci yapmıştım. Onun bile dedikodusunu yapıyorlar. Yenilik getirmek ne zor imiş bizim Türkiye'ye. Işık getirmek ne zor imiş.” Sayfa 79

    Cahillik artıyor ve Atatürk ve onun yaptıkları o zamandan başlıyor unutulmaya ve yazar tam bir Atatürkçü.

    Yurdumuzda aydınlığa karşı güçlü bir direnme vardır. Bunlar, ortaya Atatürk gibi güçlü adamlar çıkınca sinsi sinsi yatıp uyur görünse de, buldukları ilk fırsatta başlarını deliklerinden çıkarırlar...

    Anti siyaset ve darbelere karşıyız. Kitabın sağı olmaz ve bilgisi olur diyor ve :

    “Sol kitap, sağ kitap diye bir ölçü olur mu? Nitelikli kitap diye bir ölçü kullanılabilir belki. En iyisi, okurun düzeyini eğitimle yükseltip, yargıyı ona bırakmak, kitaplıkları yasaksız çalıştırmaktır.” Sayfa 93

    Şimdi okumayanlar için spoiler olmayan yerlere gelelim. Gerçekten yüreklendiren, cesaret veren ve en sonunda üzen bu hikayeyi kesinlikle okumalısınız. Köyden yaşamlar, kesitler o coğrafyaların zorlukları, cehalet alan yerler göreceksiniz. Siyasetin işin içine girince, devletin işlerinin nasıl kötü yürüdüğünü, torpil ve Atatürk’ün unutulmaya çalışıldığını göreceksiniz. Ülkemizin geleceğinin okumak ve okutmak olacağını anlayacaksınız.

    Fakir Baykurt’un son kitabı olan ve hasta yatağında son rötuşlarını yaptıktan sonra vefat etmesiyle başlayan bu eser tüm ülkeye yayılmalıdır.

    Bazı yazarlarımıza gerçekten gereken önemi vermiyoruz. Elbette ki yabancı yazarlar güzel, popüler olabilir ama bu yazarlar asla unutulmamalı. Fakir Baykurt ve diğer Türkiye’mizin yazarlarını okumaya devam etmeye çağırıyorum sizleri.

    İyi okumalar diliyorum.

    Her yerden bakımsızlık akıyor. Sekiz on yıl sonra durum daha kötüleşecek, bilmezlik büyüyecek; karanlık her yere daha çok yayılacak. O zaman halkı daha çok soyacaklar, sömürecekler. Bundan çok kaygı duyuyorum. Sayfa 105

    Sunay Akın ile veda ediyoruz… https://www.youtube.com/watch?v=jXx2Z-qrIpo
  • Öykü Otobüsü: #32743786
    Yolcu listesi: http://i.hizliresim.com/g6GR0O.jpg
    Öykünün ilk kısmı : #33619327

    Bağlantılı öyküler :
    #33861382 - #32867531

    Su krizini atlattıktan sonra yol arkadaşım da ben de kitaplarımıza dönüyoruz. Zaten ses tonundaki biraz abartmadın mı tınısından da hoşlanmadım. Tabi üzerine sıcak su dökülüp yanan benim!

    Kulaklığımı takıp bir süre okuduktan sonra okuduğum cümleleri anlayamadığımı fark ediyorum. Aklım yine yolculuğa çıkmış.

    Ne yapıyorum ki ne işim var benim Hatay’da? Yeni bir başlangıç mı çıktığım yolculuk, yeni bir hüsrana mı gebe? Uzun uzun irdelemedim sadece olacağına bırakmak istedim, işte gidiyorum. Onca yıl geçti üzerinden hala aynı mı ki her şey? Ben aynı mıyım ki? Uzaktayken kolaydı tabi attım tuttum, ne diyeceğim şimdi gidince? Karşılaşınca...?

    “Ben geldim!” ? Saçma! Sanki görmüyor benim geldiğimi.
    “Çağırdın geldim.”? Hayır bu da saçma sanki sırf çağırdı diye gidiyormuşum gibi.

    Bu yolculuğun sonunda pişman olmak da var ama artık yola çıkıldı. Bunları zaten düşünmedim mi? Aklımın tiyatrosunda bin bir senaryo oynatıp, artısını eksisini hesaba katıp çıktım bu yolculuğa. Ne olacaksa olacak, ne yaşayacaksam yaşayacağım. En kötü üzerinden biraz geçtiğinde bu yolculuğu ve Hatay’da geçirdiğim bir kaç günü hatıra olarak saklarım, amaaan düşün düşün sonu yok.

    “Gelmek istedim, seni görmek için. En son görüştüğümüzde kararını ver öyle gel demiştin. O zamandan sonra çok düşündüm, işte yanındayım. “

    Bu cevap hoşuna gider biliyorum, güler hatta ben bunları söylediğimde, ciddi meseleleri ciddi konuşamadık ki hiç.

    Kimselere demedim neden gidiyorum, aklımı karıştırmalarını istemediğim için. Neden sen gidiyorsun? Neden gidiyorsun? Neden o gelmedi? Kaç sene geçmiş üzerinden… Bu hesaplara girmek istemedim o yüzden de demedim ki ben Hatay’a gidiyorum, şunları bunları konuştuk. Gidip görmek, gidip yaşamak kararımı buna göre vermek istiyorum.

    Bir parça endişeyle karışık heyecan hissediyorum. Gerginim her an kopacak bir tel misali.

    Yanımda bir hareketlilik sezerek daldığım düşüncelerimden otobüsün içine dönüyorum. Semih Bey o sırada hışımla ayağa fırlıyor, ne oldu yahu kulaklık takılıyken bir şey mi dedi bana da anlamadım diye düşünürken sesi çıkabildiğine bağırmaya başlıyor;

    "ULAN MEMLEKET SİZİN GİBİLER YÜZÜNDEN İLERLEYEMİYOR. YETER ARTIK, BIRAKIN MİLLETİN SAF DUYGULARIYLA OYNAMAYI. KÖRÜM DİYE DUYGU SÖMÜRÜSÜ YAPIYORSUN, BİR GÖZÜNLE DE YANDAKİ KADINA BAKIYORSUN. AYIP ULAN AYIP!"

    Önümüzdeki ve arkamızdaki koltuklarda oturanların da ilgisini çekiyor bağrışı, herkes merakla bir Semih’e bir kör yolcuya bakıyor.

    “Yuuhh kör adam kör değil miymiiişşşş!!” diye ben de bağırıyorum şaşkınlıkla.

    Semih Bey’in “Yok ya ne körü baksanıza elf gibi keskin gözleri maşallah iki saattir sizi kesip duruyor yandan pis herif!! Yok şöyle kokuyor böyle kokuyor..!!” demesiyle kan beynime sıçrıyor.

    “BANA BAK GEBERTİRİM SENİ PİSS SAPIK!! ŞEYTAN DİYOR Kİ KAFASINI GÖZÜNÜ PATLAT. BİZ DE VİCDAN YAPIYORUZ İKİ SAATTİR KÖR ADAMCAĞIZ ÇAYI KAHVEYİ İÇERKEN YANINDAKİ SAKALLI ADAM YARDIM ETMEK ZORUNDA KALIYOR DİYE. UTANMAZ AYIP DEĞİL Mİ ADAM KAHVEYİ AĞZINA TUTTU BE!!”

    “Yaa ayıp ediyorsunuz hanımefendi bir dakika… “

    Sakallı adam da şaşkınlıktan bembeyaz kesmiş.

    “Gerçekten çok şaşkınım bu nasıl bir terbiyesizlik, nasıl utanmazlık. Ama işte toplum bu hale neden geldi durup düşünmek lazım. Dolandırıcılık, yalancılık, riyakarlık, çakallık kanınıza işlemiş efendim!! Tühh rezil herif seni. Seni utanmaz. Nedir senin amacın insan niye böyle bir yalan söyleme ihtiyacı hisseder!? Anlayamıyorum abicim. “

    “ Necip dur bi…”

    “ Sus!! Durmuş!! Ağzını burnunu kırmadığıma dua et. Saf gibi dinleyip üzüldüm sana bir de ahlaksız herif!” adı Necip olan adam, yanındakine bir yumruk savurmamak için kendini zor tutuyormuş gibi gözüküyor. Yanımdaki Semih Bey ise Necip denen adamdan daha da sinirli. Ben de adamı parçalamamak için zor duruyorum. Kan kokusunu tatsın bakalım bir de tanıyor mu görelim!

    “Gel ulan buraya!!”
    “Ayhh!! Semih Bey bir saniye ayağıma basıyorsunuz!” diye çığlık atıyorum.
    “BİR DAKKA SAYIN YOLCUĞLARIMIZ, Nolyorsunuzğğhh!”
    “Muavin bey bu adam kör numarası yapıp karıya kıza sarkıntılık ediyor.”
    “Vay ben senin…” deyip adamın yakasına yapışıveriyor muavin. “Doğru mu diyor bu adam yalan mı yapıyon lan sen?”
    “O tam öyle değil muavin bey kardeşim..”

    Arkadan birileri daha karışıyor olaya, neyin ne olduğunu anlamadan;

    “Aaa kör adama utanmıyor musunuz saldırmaya!”
    “Kör falan değil o!” diye bağırıyorum.
    “Püüü! Bir de yüzüne karşı kör deyip rencide ediyorlar adamcağızı.”
    “Ablacım kör adam manalı manalı bakar mı rica ediyorum anlamadan cevap verme!” diye Semih Bey de beni destekliyor.
    “Sensin abla! Kime abla diyosun sen. Nerden ablan oluyorum ben senin!” Sen kimsin de bana emirli cümleler kullanıyorsun, terbiyesizz!” derken Semih’e saldırmaya başlıyor.

    1 numaradaki yolcu da “Ya teyze bıraksana adamın yakasını!” deyince kadın hepten çıldırıyor ve bir anda nasıl oluyor anlayamıyorum hepimiz birbirimize giriveriyoruz.

    Her kafadan bir ses çıktığı için kimin ne dediği anlaşılmıyor ama küfürler, hakaretler, tehditler havada uçuşuyor. Olay adeta kör adamdan çıkıp mahalle kavgasına dönüşüyor. Kim kimi bulursa saldırıyor, kavga büyüyor. Ben o arada fırsattan istifade bizi ayırmaya uğraşan, arada da nasibini alan muavine de geçiriyorum bir kaç tane. Sıcak suyun öcünü de alıyorum karışıklıkta. :)

    O kargaşada otobüsten indiğimizin hayal meyal farkındayım. Boğuşmaktan herkes soluk soluğa, yaka paça dağılmış, suratlar pancar gibi olmuş.

    “Evlatlar kendinize gelin ne bu hal ne oluyorsunuz!”
    “Hayri baba bu 7 numaradaki adam kör tahliti yapıp karıya kıza sarkıyomuş. Bi de yanındaki adam bunun ağzına mı etmiş ne öyyle bişeler, ben de tam anlayamadım ama bu 7 numaradaki tam bi pisslikkk çıktığ. Uff anam suratımı yolmuş biri zaten! Çok fena yanıyo.”
    “Ağzına etmek falan ne biçim konuşuyorsunuz muavin bey.”
    “Ya sen ne arsız adamsın hala konuşuyor musun?”
    “Semih Bey bir sakin olursanız anlatacağım.”
    “Birader gözlerini bilemem de kulakların pek bir keskinmiş.” diye söze karışıyor 2 numarada oturan papaz.

    Semih de ondan cesaret alıp tekrar bağırmaya başlıyor.

    “Ya dimii? Tazı gibi kokluyor hem de tazı gibi de duyuyor maşallahı var!”
    “Birader maşallah inşallah bunlar hep arap bozması.” diye alakasız bir laf karıştırıyor araya 1 numaradaki satanist gibi olan tip.
    “Dua et sen Hayri kaptana!” diye yine bağırıyor Semih.
    “Kaptan bu adamla daha bir dakika geçiremem ben, terbiyesiz herif ağzına besledim bunu acıdım da haline. Yok sevdiği varmış terk etmiş, deney yapmışlar da... Bir deney de ben yapayım üzerinde diyorum. Kendimi zor tutuyorum okkalı bir tokat çakmamak için kendisine!”
    “Durun evlatlar bir sakin olun neyin ne olduğunu anlayalım.”
    “Hah kaptan ne güzel diyor, kızgınsınız bana saygı duyuyorum fakat belki geçerli bir sebebim vardı, dinlemiyorsunuz ki…”

    Semih “Bak hala ne diyor ya, başlatma saygına maygına!!” deyip adamın üzerine yürümeye davranıyor ama satanist tipli ile papaz kılıklı olan “Uyma dostum boşver, bi sakin ol!” deyip tutuyorlar, Hayri Kaptan da araya girip durdurmaya çalışıyor. Bu arada sahte kör ellerini kaldırmış, kafasını omuzlarının arasına kıstırmış gelecek muhtemel bir darbeden kendisini koruma pozisyonu almış bu durumdan zarar almadan çıkabilecek mi kestirmeye çalışıyor. Yüz ifadesi çokça endişeli, ee zaten nasıl olsun ben de insanları kandırıp duygularıyla oynasam linç yerim diye üç buçuk atardım herhalde. Yalancı pislik!

    Bir türlü sakinleşemeyen Semih’e dönüp “Semih Bey ben muavine kızınca “Uzun yılcılıklarda insının daha iradeli ve sinirlerine hakim olmısı girekiyor…” diye akıl veriyordunuz az evvel pek bir iradeliymişsiniz siz de.” diyorum.

    Diyorum ve film bir kez daha kopuyor. Körden hıncını daha alamamışken üstüne de ben sinir edince hepten çığrından çıkıyor Semih.

    “Bu otobüsteki herkes mi manyak ya şeytanın otobüsü sanki hangi koltuğa baksan sorunlu sorunlu tipler.”


    “Evlat sakin olmazsan atmak zorunda kalıcam bak seni otobüsten.”
    “Hele bir deneyin bakalım nasıl süründürüyorum sizi mahkemelerde! Avukatım ben avukat dava ederim sizi Hayri Beeeeey!”
    “Senin avukatlığın bana sökmez ulan git istediğin yere şikayet et! Otobüs Hatay’a varana kadar bu otobüsün kanunu da avukatı da mahkemesi de benim.”
    “Kamera şakası falan mı bu ya? Aklımı mı oynatıyorum ben yoksa?İnsanları kandıran bu adam yerine beni mi atacaksınız? ZATEN HEP BÖYLE OLUR DOĞRU SÖYLEYENİ DOKUZ KÖYDEN KOVARLAR DİYE BOŞA DEMEMİŞLER!”

    “Kamil ver oğlum şunun valizini, sakinleşmeyecek bu belli, almıyoruz bunu otobüse kalsın burda.”

    “Tamam babam sen ne dersen o!” diye koşup valizi getiriyor muavin aynı zamanda da pis pis, yapış yapış sırıtıyor. Bu da kimin tarafında belli değil 10 dakika önce Semih’le bir olup sahte körü tartaklamıştı, kaos düşkünü müdür nedir!!.

    “Yazık Hayri baba yaa napacak adam yolun ortasında, atmasaydınız.” diye engellemeye çalışıyor 2 numaradaki papaz kılıklı herif ama şoför çok sinirlendi belli. Apar topar eşyalarını verip itirazları da takmayan Hayri şoför;

    “Avukat beye eşlik etmek isteyen varsa beklesin burada. Biz Hatay’a gidiyoruz.” deyip dönüp arkasını biniyor otobüsüne. Vira bismillah deyip çalıştırıyor aracı. Yol ortasında kalmak cazip gelmiyor, Hayri kaptan da dediğini yapacak birisine benziyor. Kusura bakma, hayret bir şey ve pek çok çeşit itiraz cümlesi ile otobüse geri biniyoruz.

    Semih de binmek istiyor ama Kamil sımsıkı sarılmış belinden kıpırdaması mümkün değil, bağırıyor çağırıyor ama Kamil tın. Herkes bindikten sonra Semih’i yolun kenarına savurup koşarak otobüse biniyor. Bu kadar sinirli olmasam komik bir sahne aslında.

    Camdan Semih’e bakıyorum, hala tehditler savuruyor arabanın yanından koşuyor ama Hayri kaptan kapıları açmıyor ve Semih’i orada bırakıp yola devam ediyoruz. Ediyoruz da ne ben ne adının Necip olduğunu öğrendiğim sakallı, bu sahtekar ile yanyana oturmak istemiyoruz. Göz göze geliyoruz, bir söz söylemeye gerek kalmadan anlıyoruz ki derdimiz ortak. Aynı anda yerlerimizden kalkıp usulca kaptanın yanına gidiyoruz. Bu sahtekar, sapık adamı yanımızda istemediğimizi söylüyoruz.

    “Kaptan avukat sinirlendi otobüsün huzurunu bozuyor diye orada bıraktın da Hatay’a kadar bu sahtekar adamla nasıl gideceğiz. Bütün otobüs cephe aldı şuanda adama.”
    “Dur hanım kızım vardır bir bildiğim. Biz bu yolları haybeye eskitmedik! İlerde ilçe karakoluna gidip jandarmaya teslim edeceğim sahtekarı.”
    “O zamana kadar ben o sahtekarla oturmak istemiyorum Hayri kaptan, yer değiştirebilir miyiz?”
    “Oğlum kimin yanına koyayım onu şimdi, kimin yanına koysam sıkıntı. Az daha sabret.”
    “En arka 4lü boş atalım oraya tek başına olmaz mı?” diyorum.

    “ Kamiilll! diye sesleniyor. “Bak oğlum bana.”

    Aksiyon kokusunu alan muavin hemen yanımızda bitiveriyor.
    “Buyur baba?”
    “Şu sahtekar yok mu kör numarası yapan bunlar onunl yanyana oturmak istemiyorlar oğlum adamı arkadaki boş koltuklara oturtuver. “
    “Tamam baba, hallediyom.”

    Yine o uyuz sırıtışı takıyor yüzüne, sanki gizli bir iş çeviriyor da işler de tam istediği gibi gidiyormuş gibi.Çarpıveresim var ağzının ortasına! Zaten kör yaratıktan da sinirimi alamadım. Birlikte koltuğuma doğru ilerliyoruz, Osman denen sahtekar hala Necip Bey’e bir takım açıklamalar yapmaya uğraşıyor fakat Necip hiç oralı değil.

    “Kalk!” diyor Kamil “Arka koltuğa geç.”
    “Benim yerim burası sonuçta neden başka yere oturuyorum.”
    “Hadi kardaşım uğraştırma beni. Kalk lan dua et mapusta neyinh değilsin, Hayri Baba’ya dua et.”
    “Zorla kaldıramazsınız beni ben bu koltuk için bilet aldım, bak bilette bu koltuğa sigorta yapmışlar benim adıma, ya kaza maza olursa ben oraya oturmayacağım.”

    “Pess” diyorum dönüp bana bakıyor.

    “Bilader benim sinirimi zıplatma, kalk leyn geç arka koltuğa diyorum.”
    “Sen cidden ne kadar arsızsın ya bana o kadar yalan zırvaladıktan sonra saatlerce yanımda oturmaya devam mı edeceksin, hiç sıkılman utanman yok di mi?”
    “Necip konuşmama fırsat vermedin ki anlatıcam diyorum.”
    “Anlatırsın cağnım anlatırsın hadi kalkğ uraştırma beni bak kötü olacak demedi deme.”
    “Kalkmıy…” lafını bitiremeden daha muavin yakasından tuttuğu gibi çekiyor koltuktan.
    Aaaaağğ!! sesleri eşliğinde ve sahtekarın “Dur napıyosun, çek ellerini.” bağırışları arasında sürükleye sürükleye arka koltuğa götürüp koltuğa fırlattı adamı. Koltuğa fırlattığında üzerine abandığını gözlemliyorum, en arkada olduklarından muavinin dediklerini duyamıyorum ama muavin doğrulduğunda sahte körün yüzündeki korkmuş ifadeyi görüyorum. Ne demiş olabilir ki bu yapışık adama da adam böyle korkmuş olabilir, jandarmaya bırakacaklarını falan söyledi heralde. Neyse kurtulduk, Necip Bey’e bakıyorum iç çekip kör şeytan der gibi kafasını sallayıp yerine oturuyor. Ben de cam kenarına yanaşıyorum iki koltukta benim şuanda. Olan Semih’ oldu diye geçiyor içimden.

    Nasıl bir yolculuk oluyor böyle, yolun yarısına varamadan olaylar olaylar… Telefonumun titremesi üzerine cebimden çıkartıp bakıyorum. Whatsapp mesajı gelmiş, “Napıyorsun nasıl gidiyor yolculuk? Nerelerdesiniz?”

    “Bilmiyorum nerelerdeyiz de neler neler oldu bir bilsen, otobüs birbirine girdi, ortalık karıştı ama şimdi yatıştı. Şeytan otobüsün içinde dolaşıyor sanki… Buluştuğumuzda anlatırım ne olduğunu. Varabilirsem sağ salim tabii.”

    “Yapma yaa.. İyisin dimi? Tek parça gel, şeytan varsa da tuz falan dök. :)” Gülümsüyorum bu cevaba, birlikte izlediğimiz Supernatural diye bir diziye gönderme yapmış.

    “Şeytanın hangisi olduğunu bulursam çevresine tuz çemberi yaparım, iyi hatırlattın. :D :D “
    “İyi benim az işlerim var, molada ararsın beni, kimseye bulaşma :) başını belaya sokmadan gel. :) Zaman kısaldıkça sabırsızlığım artıyor. Özledim seni....”

    Ben de onu özledim. Yıllardan sonra yüz yüze ilk görüşmemiz olacak. Yarım kalanları tamamlayacağız, karamsar düşüncelerimi bastıran bir umut yerleşiyor içime. İster şeytan uğraşsın şimdi, ister sahte körler yüzünden otobüs birbirine girsin, isterse muavin saçmalasın. Keyfimi kaçıramaz hiç birisi.

    “Ben de seni özledim.” cevabını gönderiyorum, kulaklığı tekrar telefona takıp, kitabımı kucağıma alıyorum ve bir müzik seçip tüm arbedeyi geride bırakıyorum.

    https://youtu.be/HBOqfS5VC3U
  • 580 syf.
    ·6 günde·Beğendi
    "Ben Buradayım-Oğuz Atay'ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası"

    Hiçbir sahici tarafı olmayan yüzeysel “insanî ilişki”lerden yorgun mu düştünüz, daha düne kadar size methiyeler yağdıran, yere göğe sığdıramayanlar menfaatlerine ters düşünce kapkara bir sessizlik perdesinin ardına mı saklandılar, konuşacak ortam bulamamaktan derin bir sessizliğe mi büründünüz, içinizdeki şarkıyı kimseler duymuyor mu, dahası bütün bunlar olurken siz yine, yeniden ve her seferinde olduğu gibi okları kendinize mi çevirdiniz, Kafka’nın Dava’sında olduğu gibi “ gerçekliği olmayan suçlarla” mı suçluyorsunuz kendinizi ve her seferinde yenik mi düşüyorsunuz?
    Eğer bu soruların en az üçüne evet diyorsanız siz de bir tutunamayansınız.:) Üzgünüz, bu bir lanet ve ömür boyu peşinizi bırakmayacak...
    Bir monografi tanıtımına bu cümlelerle başlamak istemezdim ama “Ben Buradayım” öyle derinden sarstı ki beni ve bu kitapta Oğuz Atay’ın biyografik ve kurmaca dünyasına adım adım yolculuk yaparken öyle kendimden geçtim ki çook uzun zamandır bir kitapla böylesine büyülenmemiş, böylesine derinden sarsılmamıştım. “Huzur”a inceleme yazarken ifade etmiştim “iyi ki Tanpınar benim dilimde yazmış, gurur duydum böyle bir yazarımız olduğu için” diye. İşte Yıldız Ecevit’in bu olağanüstü derecede titizlikle hazırlanmış, akıcı bir dile ve üslûba sahip, o çok sevdiğimiz Oğuz Atay cümleleriyle bezenmiş kitabını okurken de iki kez gurur duydum: Bu gururun birinci sebebi, Yıldız Ecevit’in benim dilimde böyle şahane bir monografi yazmış olmasıydı ve ikinci sebep de bu muazzam eserin bir bilim kadınının elinden çıkmış olmasıydı. 578 sayfalık bu muazzam kitap hakkında ne yazsam, ne söylesem eksik kalacak, burada yazdığım üç beş sayfalık tanıtım yazısı bu kitabı tanıtmaktan aciz olacak bunu en baştan ifade edeyim.

    Kurmaca edebiyatın tamamlayıcısı olarak gördüğüm araştırma ve incelemeye dayalı akademik metinler, bir yandan kurmaca dünyanın sırlarını bize aktarırken diğer yandan da sıkıcı olmak gibi bir handikaba sahiptirler. Eğer bir yazar; titiz ve detaylı bir kütüphane çalışması, kaynak kişilerle yapılan görüşmeler ve kurmaca metinlerin didik didik edildiği bir eserle karşımıza çıkmışsa bu eserde ilk aradığımız hususiyet o eserin bize ne kattığıdır esasen. Bu manada akademik makaleler, biyografiler ya da monografiler sıkıcı da olsa onları okuruz. Ama eğer bilimsel metinlerin yazarı, eserini çok akıcı bir dil ve üslupla kaleme almışsa o metin ya da kitap zirvede olmayı hak ediyor, hak eder. Bu sebeple Yıldız Ecevit’in “Ben Buradayım”ı her yönüyle övgüyü hak ediyor. Hatta itiraf edeyim ki Türk edebiyatında okuduğum tüm monografi ve biyografilerin içinde zirveye oturmayı başardı. Neden mi? İşte bunu izah etmek işin en zor kısmı ne yazık ki. Zira “çok uzun yazıyorsun" diyenleri de gözönünde bulundurarak kitaptaki Oğuz Atay portresine yüzeysel bir bakış atacağım. Böyle bir kitabı derinlemesine incelemek haddim değil zaten. Hadi başlayalım o zaman!

    Kitap hakkında teknik bilgi vererek yazıma başlamak istiyorum: “Ben Buradayım-Oğuz Atay’ın Biyografik ve Kurmaca Dünyası” Kısaltmalar, Sunuş ve Teşekkür bölümlerinin ardından başlayan, yazar tarafından bölümlerin içeriğine göre düzenlenmiş yirmi altı özel başlıktan oluşan “Dizin” ile son bulan bir kitap. Kitap, adını -tahmin edebileceğiniz gibi- “Korkuyu Beklerken” kitabının sonunda yer alan "Demiryolu Hikayecileri -Bir Rüya" başlıklı hikayenin son cümlesinden alıyor: “Ben buradayım sevgili okuyucum sen neredesin?” Yıldız Ecevit bu cümlenin “Ben Buradayım” bölümünü kitabına başlık olarak seçerek daha en baştan Oğuz Atay’ın “Tutunamayanlar”da kıyasıya eleştirdiği “Hayatı ve Eserleri” metinlerinin çok dışında sıradışı bir biyografi/monografi yazacağının ipuçlarını veriyor. Yıldız Ecevit’in ifadesine göre “Ben Buradayım” önermesi; bir yandan Oğuz Atay'ın bu kitapta hayat hikayesi ve eserleriyle "burada olduğunu" ifade ederken, diğer yandan da bu hayat hikayesini dört yıl süren uzun ve zorlu bir araştırma ve yazma sürecinin ardından birleştirip bir kitap formu halinde bizlere sunan Yıldız Ecevit'in de "burada olduğunu" ifade ediyor. Zira bir kitap her ne kadar titiz bir araştırmanın mahsulü de olsa sonuç olarak onu kurgulayan yazarının eseridir. Ve sunuş şu cümleyle bitiyor:
    “Bu kitabın Oğuz Atay’ı, benim kimliğimden süzülüp gelen bir Oğuz Atay: Benim Oğuz Atay’ım. Kim gerçeği katıksız aktardım diyebilir ki?”(s. 19)

    Kitabın "Sunuş" bölümünün girişine Oğuz Atay’ın “Bir Bilimadamının Romanı”nda geçen bir cümlesi epigraf yapılmış: “İyi bir hayat hikayesi yazmak, bir hayat yaşamak kadar zordur.”(s. 44)Bu epigrafla Yıldız Ecevit bize aslında çok zorlu bir işe giriştiğinin ipuçlarını da vermiş oluyor. Bu bölümde Türkiye'de biyografi/ monografi yazmanın zorluklarından söz eden Yıldız Ecevit, belge temini konusunda girdiği çıkmazlardan söz açıyor ve bizde belge temininin ne kadar güç olduğunu izah ediyor. Oğuz Atay’ın 1970’lerde radyoda ve televizyonda yaptığı konuşmaların tümüne erişmekte güçlük çektiğini, yetkililerin bu durumu “gereksiz görülenler arşivden ayıklandı” türünden akıl almaz bir açıklamayla izah ettiğini (!) ifade ettikten sonra Shakespeare’i araştıran Mr. Homan’ın Shakespeare’in dedesinden babasına ne kadar pound miras kaldığını 1561 yılına ait kayıtlardan çıkarabildiğini ifade ederek bu konuda ne kadar geride olduğumuzu(!) da somut bir örnekle ortaya koymuş oluyor.

    Kaynak kişilerle yapılan görüşmeler sonunda insan belleğinin yanıltıcı yapısını fark eden yazar, görüştüğü kişilerin birbirini tutmayan açıklamaları sonucunda çıkmaza giriyor ve umutsuzluğa kapılıyor, ancak daha sonra Oğuz Atay’ın eserlerinin biyografik unsurlarla bezeli olması ona farklı bir yol açıyor ve ortaya böylece bu sıradışı monografi çıkmış oluyor. Burada da kendi içinde bir kimlik kargaşası içine giren Yıldız Ecevit bu durumu şu cümlelerle ifade ediyor:
    "Ben Buradayım" aynı zamanda Oğuz Atay'ı hayatı ve eserleri türünden bir alt başlığın ciddiyeti içinde de ele alan bir başvuru kitabı olmalıydı: Bu öteki Yıldız Ecevit'in yazmak istediği yalnızca bir biyografi değildi; Oğuz Atay odağında üreyen onun yaşamı ve yaşamda bıraktığı tüm izler ile birlikte bütüne doğru ayrıntılı bir biçimde dokumaya çalışan bir monografiydi. Biyografiyi monografiye dönüştürerek onu daha teknik renklerle boyayan bu Yıldız Ecevit, bir yaşam öyküsünün ardına takılıp koltuğuna yaslanarak rahat bir okuma serüveni yaşamak isteyen okuru düş kırıklığına uğratmayı da göze aldı." (S. 18)

    Sonuç olarak Yıldız Ecevit, elimizde tuttuğumuz, bütün Oğuz Atay hayranlarının ezbere bildiği cümlelerle bezenmiş, keyifle ve merakla okunan bu ilgi çekici monografiyi bize kitap formu içinde ulaştırıyor mühim olan da bu. Şimdi de kitabın içeriğine bakalım:

    Oğuz Atay, 12.10.1934 tarihinde Kastamonu-İnebolulu Cemil Atay ile İstanbullu Muazzez Zeki Hanım’ın ilk çocuğu olarak İnebolu’da dünyaya gelir. Kız kardeşi Okşan Ögel ile aralarında altı yaş vardır. Babası Cemil Atay (d.1892) 1909 yılında komiser olarak göreve başlayan Osmanlı döneminin alaylı hukuk sistemi içerisinde sorgu hakimi, ceza hakimi ve savcılığa kadar yükselmiş üç dört kez milletvekili olmuş, etrafında sayılan sevilen aynı zamanda ilkeli ve çalışkan bir adamdır. Annesi Muazzez Zeki de öğretmen okulu mezunu, sanat ve edebiyata kıymet veren, şefkatli, evladını koruyup kollayan, kültürlü ve zarif bir hanımefendidir. Oğuz Atay, “Babama Mektup” eserinde, edebi eserler okuyan ve sinemaya giden anne ve oğluna “bunların hepsi uydurma” diyen bir baba portresi çizer ve babasına hitaben “duygularımın romantik bölümünü sen kızacaksın ama, annemden tevarüs ettim.”(K.B. 164) diyerek gerçekçi ve otoriter baba figürüne vurgu yapar. Annesi ve babası arasında dengeli bir ilişki vardır Oğuz Atay’ın. Muazzez Hanım ,ailede Cemil Bey’in katı taraflarını yumuşatan bir denge unsuru konumundadır. Oğuz Atay, lise yıllarında resim öğretmeninin tesiriyle ressam olmak istediğini babasına söylediğinde ciddi bir tepkiyle karşılaşır ve babası ressamlığın meslekten sayılmadığını, doğru düzgün bir meslek edinmesi gerektiğini ifade eder. "Yıllar sonra "Tutunamayanlar"ın Selim'ine şöyle dedirtecektir Oğuz Atay:
    "Üç çeşit meslek varmış: mühendislik, doktorluk, bir de hukukçuluk. Ben ressam olmak istiyordum. Babam böyle bir meslek olmadığını söyledi."( S. 54)

    Oğuz Atay bu otoriter baba figürü karşısında çok da direnemez ve hiç istemediği halde inşaat mühendisliği okur. Okul hayatı boyunca çok çalışkan ve disiplinli bir öğrenci olan Oğuz Atay, bölümünü hiç sevmediği halde bitirir hatta alanında akademik çalışma yaparak doçentliğe kadar yükselir ve uzun yıllar üniversitede öğretim üyeliği de yapar. Yıldız Ecevit, onun akademik hayatın çıkarlar üzerine kurulu rekabetçi yapısına çok fazla ısınamadığını, ancak akademisyenliğin öğretmenlik kısmını çok severek yaptığını anlatır. Öğrencileri tarafından çok sevilen bir hocadır Oğuz Atay. Hatta mevcut ders kitaplarının dillerini ve anlatımlarını beğenmeyerek, öğrencilerinin dersi daha rahat takip edebilmesi için “Topoğrafya” isminde ders notlarından oluşan bir kitap da kaleme almıştır.

    Arkadaşları arasında çok iyi fıkra anlatan esprili bir kişilik olarak tanınan Oğuz Atay, derin ve hassas yapısıyla dikkat çeker. İçindeki kırılgan Oğuz’u espriler, şakalar ve fıkralar ile maskelemeyi başarır, ancak onun bilhassa “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar” adlı eserlerinde oluşturduğu biyografik özellikler taşıyan, aşırı duyarlı karakterleri onun gerçek kişiliği hakkında da sayısız ipuçları taşır.

    Kadınlarla ilişkilerinde çekingen ve mesafeli bir tavrı olan Oğuz Atay, ilk evliliğini Fikriye Hanım ile yapar. Bu evlilikten dünyaya gelen kızı Özge onun tek evladıdır. Oğuz Atay’ı kafa olarak doyurmaktan uzak bir kadın portresi çizen Fikriye Hanım ile Atay arasındaki bu evlilik boşanmayla sonuçlanır. “Tehlikeli Oyunlar” romanında Hikmet’in karısı Sevgi büyük ölçüde Fikriye Hanım’dan mülhem oluşturulmuş bir karakterdir. Evlilikte aradığını bulamayan ve tek kalesi kitaplara sığınan Oğuz Atay, evli olduğu yıllarda -Fikriye Hanım’ın ifadesine göre- evde beş bine yakın kitap biriktirmiştir. Gerçek bir bibliyofil olan ve sabahlara kadar durmaksızın okuyabilen Atay’ın çok güçlü bir belleğe de sahip olduğu gözönünde bulundurulduğunda karşımıza çok kültürlü bir yazar portresi çıkmaktadır.

    Oğuz Atay Fikriye Hanım' dan ayrıldıktan sonra o yıllarda eşinden yeni ayrılmış olan Sevin Seydi ile büyük bir aşk yaşar. Sevin Seydi ressamdır ve aynı zamanda da çok iyi bir okurdur, dünya edebiyatını çok yakından takip eder. Birlikte yaşadıkları dönemde ilham perisinin etkisiyle ilk romanı “Tutunamayanlar”ı kaleme alan Oğuz Atay, romanı onunla birlikte yaşadığı dönemde bir yılda yazıp bitirir. Sevin Seydi onu; dünya edebiyatı, kuramlar, yeni biçem denemeleri konusunda ciddi anlamda besler. Okuduklarını sürekli Atay’la paylaşır. Ayrıca Oğuz Atay romanı yazarken Sevin Seydi de diğer yandan romanı İngilizceye çevirmektedir. En büyük iki romanını ithaf ettiği bu özel kadın, Oğuz Atay’ın hayatı boyunca devam eden büyük aşkıdır. “Tutunamayanlar” ve “Tehlikeli Oyunlar”ın ilk baskılarının kapaklarını da resimleyen bu sıra dışı kadın ne yazık ki Oğuz Atay’ı terk edip Londra’ya taşınır. Yıldız Ecevit’in tüm çabalarına rağmen Sevin Seydi Oğuz Atay hakkında tek bir cümle bile bilgi vermemiştir, bu sebeple kitabın "Sevin" bölümü daha çok Atay’ın etrafındaki dostlarının tanıklıkları ve kurmaca dünyada Atay’ın yazdıkları üzerinden oluşturulmuştur. Bu terk ediliş Oğuz Atay’ı inanılmaz derecede büyük bir boşluk içine düşürür. “Tehlikeli Oyunlar”, Atay’ın bu terk ediliş yıllarına denk düşen romandır. Romanda Hikmet’in sevgilisi Bilge, Sevin Seydi’den izler taşır. Bu büyük aşk Sevin Seydi’nin Oğuz Atay’ı terk etmesi ile son bulsa da dostlukları ömür boyu sürer. Günlüğünde sık sık “Sevin’e bunu yazmalıyım” şeklinde ifadeler dikkat çeker. Sevin Seydi de hayatı boyunca Oğuz Atay’a olan desteğini sürdürür, hatta beyin tümörü teşhisi ile Londra’ya tedavi için geldiğinde bu destek artarak devam eder. Eserlerinde ironik bir dil kullanan Oğuz Atay, “Tutunamayanlar” romanında Sevin Seydi’den ilham alarak oluşturduğu -romanda ismi Günseli olur- on beşinci bölümde hiç ironi yapmaz . Yıldız Ecevit bu durumu şu sözlerle anlatır:
    “Bir tek, romanı yazarken dorukta yaşadığı Sevin Seydi’ye olan aşkını bunun(ironi ağının) dışında tutar, bunun için de ona beslediği yoğun duyguların coşkuyla anlatıldığı 15. Bölüm, metindeki ironi ağının dışındadır.”(s.272)
    Atay bu sebeple AŞKINI CİDDİYE ALAN ADAM’dır. O hayatı boyunca aşk ile yaptığı her şeyi de büyük bir ciddiyetle yapar.

    Oğuz Atay, kişilik olarak çok dürüst, her zaman doğru bildiği yolda ilerleyen, idealist ve çok çalışkan bir insandır. Bir şekilde onunla çalışan herkesin ortak düşüncesi, onun işini çok iyi yapan mükemmeliyetçi bir kişiliğe sahip olduğu yönündedir. "Meydan Larousse" adlı ansiklopedinin maddelerini tashih eden ekibin içinde de yer alır Oğuz Atay. Ansiklopedi maddelerini büyük bir titizlikle hiç üşenmeden ciddi manada bir tashihe tabi tutar. Bu tecrübelerinin izleri “Tutunamayanlar”romanına da yansımıştır.

    Çok iyi bir okurdur Oğuz Atay. Tam bir Dostoyevski tutkunudur. Nabokov, Müsil, Kafka, Joyce gibi isimler onu ciddi manada etkiler. Sıkı bir Ulyses hayranıdır. Hesse’nin "Bozkırkurdu" romanını yabancı dilde okur ve çok etkilenir. Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kişilik bölünmesini anlattığı kısımlar Bozkırkurdu’nun Harry Haller’i ile benzerlikler içermektedir.

    “Tutunamayanlar”da ironi yoluyla çok sıkı bir aydın eleştirisi yapan Oğuz Atay -zülf-i yâre dokunduğu için olsa gerek- roman yayımlandıktan sonra edebiyat çevrelerine kendisini bir türlü kabul ettiremez. Her kafadan bir ses çıkan bir ortamdır o yılların edebiyat muhiti. Her sıradışı yazar gibi sağlığında kıymeti bilinmez ne yazık ki Oğuz Atay’ın. “Tutunamayanlar” yayımlandığında TRT roman yarışmasına katılır Atay. Dünya romanını çok yakından takip eden Adnan Benk’in jüride olması onun şansı olur. Benk, Atay’ın romanını çok beğenir fakat tek başına onun beğenisi romanın dereceye girmesi için yeterli olmaz. Yarışma sonunda yapılan açıklamada yarışmaya katılan hiçbir eserin derece almaya layık görülmediği, para ödülünün de birkaç roman arasında paylaştırılacağı şeklindedir ve Atay’ın Tutunamayanlar’ı da bu romanlar arasındadır. Eser, dünya edebiyatında kullanılan pek çok anlatım yöntemini başarıyla kullandığı için Türkiye'deki edebiyat çevrelerinin anlayabileceği bir roman değildir, Atay’ın romanı bu sebeple kabul görmez ve taşlanır. "Tutunamayanlar" ile ilgili her kafadan bir ses çıkar. Ancak Atay için yazmak bir tutkudur ve yazmaya devam eder. İkinci romanı "Tehlikeli Oyunlar" da benzer bir kaderi paylaşır ne yazık ki. Bu yıllarda çok yalnız bir adam portresiyle karşılaşırız. Anlaşılamamak çok yıpratır Atay’ı.

    Londra’ya giden Sevin Seydi’nin moral desteğini kaybeden Atay, 1977’ye kadar sürecek olan ikinci ve son evliliğini kendisinden 15 yaş küçük olan gazeteci Pakize Kutlu ile yapar. O yıllarda "Yeni Ortam" gazetesinde sanat muhabiri olarak çalışmakta olan 25 yaşındaki bu genç hanım, aynı zamanda tam bir kitap kurdu ve ciddi bir Oğuz Atay hayranıdır. Atay’ı sık sık ansiklopedide çalıştığı odasında ziyaret eder ve bu hayranlık zamanla aşka dönüşür. Pakize ile Oğuz Atay arasında bir bağ oluşur ve evlenirler. Oğuz Atay sevdiği kadın tarafından terk edilmesinin ardından ilk defa mutluluğa yakın şeyler hisseder. Pakize hayat dolu, dışa dönük ve arı gibi çalışkan yapısıyla onu hayata bağlamayı başarır. Oğuz Atay'ın Sevin Seydi’ye olan tutkulu sevgisini bilir ve onu bu şekilde kabul eder. Atay da bu enerji dolu genç hanımı sever ve bağlanır. Üç yıl gibi kısa süren evliliklerinin son bir yılı hastalıkla mücadeleyle geçer. 1976 yılının aralık ayında beyin tümörü teşhisiyle Londra’ya tedaviye giden Oğuz Atay, 1977 yılının aralık ayında ardında yarım kalmış pek çok eser bırakarak hayata gözlerini yumar. 43 yaşında gencecik bir yazarın erken ölümü trajiktir, ancak daha trajik olan -yakın dostlarını hariç tutarsak- Atay’ın kıymeti bilinmemiş bir yazar olmasıdır.
    “Ben Buradayım” gibi bir kitabı üç beş sayfalık bir yazıya sığdırmak neredeyse imkansız, benim burada yapmaya çalıştığım şey bu kitaba dikkat çekmek olabilir sadece. Eğer Oğuz Atay’ı, onun fikir dünyasını, yaşamına dokunan insanları, eserlerini yakından tanımak isterseniz “Ben Buradayım” sizi bekliyor. Bu yazıyı sonuna kadar okuyan kitap dostlarıma çok teşekkür ediyorum. Umarım lafı uzatarak çok sıkıcı olmamışımdır.
    Bu uzun yazıyı, Sevin Seydi’nin çizimlerini yaptığı ilk baskı romanların kapak fotoğrafları ve Oğuz Atay’ın televizyon konuşması eşliğinde bloğumdan çok daha rahat okuyabilirsiniz:
    https://hercaiokumalar.wordpress.com/...alan-adam-oguz-atay/