Bazen en büyük trajediler, gökyüzünün yarıldığı ya da yerin sarsıldığı gürültülü anlarda değil; avuçlarımızın içine sessizce bırakılan bir "kurtuluş" ihtimalinde gizlidir. John Steinbeck’in İnci’si, sadece yoksul bir dalgıcın hikayesi değil; varoluşun o ince ve kanayan damarına atılmış kör bir neşterdir. Sayfaları çevirdikçe bir ailenin kurtuluş umudunun, usul usul bir zehre dönüşmesine tanıklık edersiniz.
Kitabı bitirdiğimde boğazıma oturan o ağır yumru, haksızlığa uğramış bir adamın acısından çok daha fazlasıydı. O yumru, insanın zaaflarıyla yüzleşmesinin yarattığı o kaçınılmaz çürümenin tortusuydu. Bizler, bizi kurtaracağını sandığımız şeylerin kölesi olmaya ne kadar da teşneyiz... Steinbeck, o küçücük, parlak ve kusursuz incinin içine koskoca bir insanlık dramını sığdırıyor. Masumiyetin kırılganlığı, bir gecede yerini nasıl amansız bir paranoyaya ve vahşete bırakır? Karakterleri yargılamak imkansız; çünkü o incinin hastalıklı parıltısında yansıyan sadece onların yoksulluğu değil, hepimizin içindeki o doymak bilmez, karanlık boşluk.
"İnsan doğası böyledir; hiçbir zaman elindekiyle yetinmez, bir şey verdiniz mi hep daha fazlasını ister. Ve bu özellik, insanın en büyük erdemlerinden biri sayıldığı gibi, en büyük felaketlerinin de sebebidir."
Bu eser, aslında hepimizin hayatında bir yerlerde beklediği o "büyük mucizenin" karanlık bir anatomisi. İncinin her bir sedef katmanı, toplumsal eşitsizliğin, ikiyüzlülüğün ve insanın insana duyduğu sevgisizliğin altını çizen bir aynaya dönüşüyor. Kitabın son sayfalarına doğru adımlar ağırlaşıyor, kelimeler adeta üzerinize çöküyor. O saf, dokunulmamış umudun yavaş yavaş bir saplantıya dönüşmesini, en derin şefkatin yerini sağır edici bir sessizliğe ve tükenmişliğe bırakmasını izlemek, okurun ruhunda derin bir yarık açıyor.