Husserl gerçeklik algısının "tam anlamıyla aklın yardımı olmadan" meydana geldiğini ve nesnelerin birincil ve ikincil niteliklerine dair düşündüğümüz şeylerin aslında öyle olmadığını öne sürmüştür. Nesneler, görünümleridir ve zihin tarafından toplanmış niteliklerin bir yekunu değildir. Örneğin bir limondaki sarılık ikincil bir nitelik ya da zihnin "limonluğa" atfettiği bir tür eklenti değildir -o limondur. Bilinç ve algıladığı masa arasında hiçbir "mesafe" yoktur. Onun masa olduğunu ikincil niteliklerini -ayak sayısını, üstünün şeklini, yapıldığı ahşabı ya da metali hesaplayarak anlamamız gerekmez, onun ne olduğunu dolaysız bir şekilde biliriz.'
Fenomenologlar etrafımızdaki dünyayı anlamak için hiçbir araca ihtiyacımız olmadığını savunurlar: Şeyler göründükleri şeylerdir, daha fazlası değil. Bilinç, bir hesap makinesi ya da kamera değildir; o aslında yegâne mutlak olandır, zira bilinç, her zaman bir şeyin bilincidir; sadece kıskanç olamayız, birini kıskanmamız gerekir. Bilincin içinde hiçbir şey yoktur.? Başka bir örnek de etrafımızdaki nesnelerle olan ilişkimizi, onların bizimle ilişkisi üzerinden kurmamızdır. Kap kacağı “anlamanın tek yolu onları kullanmaktır. Sırf temaşa ya da tefekkür ile bunu başaramayız, mesela bir bilim insanı, çekice dair bir "anlamaya" hiçbir zaman onun ahşabını ya da metalini analiz etmek suretiyle erişemez.
Yaşama böyle yaklaşmanın önemi ilk olarak, dünyanın kavramlar tarafından köleleştirilmiş olduğunu düşünen Arthur Rimbaud (1854-91) tarafından vurgulanmıştır. Charles Baudelaire'in ünlü “Je sais l'art d'évoquer les minutes heureuses" dizesiyle de bu görüş pekiştirilmiştir. Artık Tanrı ya da akıl tarafından aydınlatılmayan bir dünyada, Husserl somut olanın yeni bir metafiziğini arıyordu ve fenomenolojinin bu denli etkili olduğu yer de