Kamera arkasında görünmeyen bir yönetmen vardı ve bir noktada, “Kestik!” diye bağıracaktı. İşte o zaman herkes üzerine giydiği karakterleri çıkarıp gerçek hayatına dönecekti. Masalar, sohbetler, gülüşler, verilen sözler... Hepsi biranda da­ğılacak, birer replikten ibaret olduğu ortaya çıkacaktı.
İnsan görmeden yaşayamaz sanmıştım. Oysa insan sadece gördüğünü sanıyormuş. Daha doğrusu görmeden boş boş bakıyormuşum. Benim için de tam olarak böyle oldu. Gözlerim kör oldu ama ben görmeye başladım.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Husserl gerçeklik algısının "tam anlamıyla aklın yardımı olmadan" meydana geldiğini ve nesnelerin birincil ve ikincil niteliklerine dair düşündüğümüz şeylerin aslında öyle olmadığını öne sürmüştür. Nesneler, görünümleridir ve zihin tarafından toplanmış niteliklerin bir yekunu değildir. Örneğin bir limondaki sarılık ikincil bir nitelik ya da zihnin "limonluğa" atfettiği bir tür eklenti değildir -o limondur. Bilinç ve algıladığı masa arasında hiçbir "mesafe" yoktur. Onun masa olduğunu ikincil niteliklerini -ayak sayısını, üstünün şeklini, yapıldığı ahşabı ya da metali hesaplayarak anlamamız gerekmez, onun ne olduğunu dolaysız bir şekilde biliriz.' Fenomenologlar etrafımızdaki dünyayı anlamak için hiçbir araca ihtiyacımız olmadığını savunurlar: Şeyler göründükleri şeylerdir, daha fazlası değil. Bilinç, bir hesap makinesi ya da kamera değildir; o aslında yegâne mutlak olandır, zira bilinç, her zaman bir şeyin bilincidir; sadece kıskanç olamayız, birini kıskanmamız gerekir. Bilincin içinde hiçbir şey yoktur.? Başka bir örnek de etrafımızdaki nesnelerle olan ilişkimizi, onların bizimle ilişkisi üzerinden kurmamızdır. Kap kacağı “anlamanın tek yolu onları kullanmaktır. Sırf temaşa ya da tefekkür ile bunu başaramayız, mesela bir bilim insanı, çekice dair bir "anlamaya" hiçbir zaman onun ahşabını ya da metalini analiz etmek suretiyle erişemez. Yaşama böyle yaklaşmanın önemi ilk olarak, dünyanın kavramlar tarafından köleleştirilmiş olduğunu düşünen Arthur Rimbaud (1854-91) tarafından vurgulanmıştır. Charles Baudelaire'in ünlü “Je sais l'art d'évoquer les minutes heureuses" dizesiyle de bu görüş pekiştirilmiştir. Artık Tanrı ya da akıl tarafından aydınlatılmayan bir dünyada, Husserl somut olanın yeni bir metafiziğini arıyordu ve fenomenolojinin bu denli etkili olduğu yer de
Sayfa 78·Kitabı okuyor
Felsefe-Düşünce
Kent güvenliği ve aidiyet burada kilit bir başlıktır. Güvenlik yalnızca daha fazla kamera ya da daha fazla polis anlamına gelmez. İnsanlar yaşadıkları yere ait hissettiğinde, çevre tanıdık bir ritim kazandığında, kamusal alanlar erişilebilir olduğunda, sokaklar aydınlık ve canlı olduğunda, mahallede selamlaşma yeniden mümkün hale geldiğinde... görünmez bir kolektif dikkat ağı oluşur. Bu ağ, gündelik kaygıyı azaltır ve kriz anında topluluğun daha hızlı örgütlenmesini sağlar. Birinin düşüp düşmediğini fark eden, yaşlı komşusuna bakan, çocukların sesini tanıyan, birbirinin yokluğunu hisseden bir topluluk, güvenin somut dokusudur. Güven bazen devasa kurrumların diliyle değil; bir sokak lambasının çalışmasıyla, bir parkın bakımlı kalmasıyla, komşunun “İyi misin?” diye sormasıyla, köşedeki bakkalın yüz tanımasıyla kurulur. Bunlar küçük ayrıntılar gibi görünür. Oysa sinir sistemi için şu anlama gelir: “Burada bir ağ var.”
Sayfa 154·Kitabı okudu
1000Kitap
Bu yüzden mümkün olan yalnızca bir tane gerçekçi film vardır; o da görünmez bir kamera aracılığıyla dünyanın ekranına durmaksızın yansıtılan filmdir. Bu bağlamda tek gerçekçi sanatçı, eğer gerçekten varsa, Tanrı olabilir. Onun dışında kimse gerçeğe ihanet etmeden eser üretemez.
Alıntı
kamera stop! yalnızlığıma kapalı gişeyim