31 Mart sabahı Binbaşı Mahir Bey, -artık efendilik geride kalmıştı- hiçbir şeyden haberi olmadığı için, bütün nişanlarını takmış olduğu halde evden çıkmıştı. Ancak yirmi metre yürüdü yürümedi. Durmuş Efendi, başında sarıksız bir fesle önüne dikildi. Sordu: "Nereye gidiyorsun divane?" "Saray-ı Humâyun'a!" "Saray-ı Humâyun mu kaldı? Bedegânı öldürüyorlar." "Sebep?" "İsyan çıktı. Mekteplilerle mektepsizler vuruşuyorlar." "Bana ne?" "Şuracıkta katlederlerse anlarsın. Çoluğun çocuğun var. Geri dön." "Ya Efendimiz?" "Ben maslahat icabı sarığı çıkarmış Jöntürklere dönmüşüm, sen hâlâ Efendimiz diyorsun. Serasker, 'Ruhsat ver padişahım, iki bölük efratla Hareket Ordusu denilen eşkıyayı tuz gibi eriteyim!' Efendimiz Müslüman arasında kan dökülmesine razı olmamış. Hal'inden bahsolunuyor. İş işten geçti." "Hal'inden mi? Estağfirullah..." Binbaşı Mahir bey ayaklarının altında toprak kaymış gibi sallandı. Kafası kopsaydı ancak bu kadar mukavemetsiz olabilirdi. İşte tam bu ânda, Köse Durmuş Efendi, talebesinin imdadına Hızır gibi yetişti. (Hakikatte ancak kolunu hafifçe tutup bir kere sarsmıştır.) "Haydi eve!" dedi. Mahir Bey alışık olmadığı mağlup adımlarla geri döndü. Ona Padişah sevgisini düşünmesine lüzum görmeden öğretmişlerdi. Şimdi iki taraf da bunun zararını -yahut faydasını- görüyordu. Mahir Bey'in evinden yirmi adım ötede küçücük, köse ihtiyar tarafından geri döndürülmesi demek, Abdülhamid'in Selanik yolculuğuna bilet kestirmesi demekti. Mahir Beyler eğer her semtte bir Köse Hoca tarafından geri döndürülmemiş olsalardı, neler cereyan ederdi? Neler cereyan ederse etsin! Kaç gün sürerse sürsün! Abdülhamid Efendimiz Selanik'te köşküne yerleşemezdi. Çünkü kafasını kaybederdi. Halbuki müstebitler için kafasını kaybetmektense, Hamit Onbaşı, Kızıl Sultan lakaplarıyla yüzüne
Bekir Hoca'nın İçki ve Cigara keyfi (Gülme garantili)
Müsaade edersen, Bekir Hoca efendi amcam bu akşam da benim misafirim olsun da, dışarıda onunla yiyelim… dedim. Bekir Hoca bunu duyunca, “Bak, oğlan adam oluyor” gibilerden babama göz kırptı. Babam da memnundu. Peki, dedi, Bekir Hoca razı gelirse âlâ… Bekir Hoca, Ben öyle her lokantada yemem, dedi, bir Müslüman lokantası var mı? Hacı Raşit’in lokantası var… dedim. Her akşam içtiğim lokantanın sahibi Raşit, gerçekten hacı idi. Tabelasında “Lezzet Lokantası - Hacı Raşit Eroğlu” yazılıydı. Bekir Hoca’nın bizim evde nasıl yemek yediğini gördüğüm için, ne olur ne olmaz diye yanıma çokça para aldım. Akşam Hacı Raşit’in lokantasına gittik. Bekir Hoca yine oruçluydu. İftar saatinde besmele çekip bir yudum suyla orucunu bozduktan sonra çorbaya girişti. Ben sözüm ona bir ızgara köfte yedim. Garsona, Komposto getir, diye elimle içine votka koymasını işaret ederek göz kırptım. Votkalı komposto geldi, kaşığı çaldım. Bekir Hoca çorba içiyor, ben komposto… Bekir Hoca bir çorba daha içti. Ben kendime bir komposto daha ısmarladım. İkinci çorbayı içtikten sonra hoca, tas kebabı istedi. Ben üçüncü kompostoyu içiyordum. Yavaş yavaş kafamı bulmaya başlamıştım ki, Kırık Ali yanında üç kopukla lokantadan içeri girdi. Eyvah, şimdi bir rezalet çıkacak. Kırık Ali’nin girdiği yerde çıngar çıkarmadığı görülmemiş. Kırık Ali, Bekir Hoca’yı görünce birden koşup hocanın eline varmaz mı! Bekir Hoca’nın elini öpüp, Duan sayesinde Hoca efendi, inşallah bizim gibi günahkârlar da Hak yoluna girer… dedi. Bekir Hoca, bu sözlerden çok duygulanıp, Berhudar ol evlat, buyur, otur… dedi. Kırık Ali ile yanındaki üç serseri, lokantaya içmeye geldiklerinden Bekir Hoca’nın yanında oturmak istemedilerse de hoca onları zorla bizim masaya oturttu. Ben o sırada votka karıştırılmış dördüncü kompostoyu
Sayfa 97 - Ad Yayıncılık·Kitabı okudu
Alıntı
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
KİTABIN ÖZETİ
Ah! Tamam, anlaştık, madam. Ben bir baharatçıyım, bir dükkancıyım, eski bir badem macunu, POrtakiz suyu, saç yağı satıcısıyım. Tek kızımı Baron Mösyö Hulor d Ervy ile evlendirmekle herhalde büyük bir şerefe eriştiğim düşünülmektedir (12). Baron Hulot: Tam bir şerefsiz. Sikinin derdinde başka bir şey yok. Karısı başka kadınlarla olmasına göz yumuyor ama bu paraları başkaları ile yiyor. Baronnes Hulot: Güzel ve asil kadın. Aileyi yönetiyor. Bette: Şeritçilik işçisi olan, dağlılar gibi enerjik, kısaca Bette diye adlandırılan bu kuzin cesaret edip okuma yazma ve hesap öğrendi, çünkü kuzeni baron ona bir işlemeci dükkanı açmak için bu bilgilere sahip olmanın zorunlu olduğunu anlatmıştı. Zengin olmak istiyordu Kuzin Bette (40). Kont Steinbock: Yontucu. Polonyayı. Aslında yetenekli. Kuzin Bette ona bakıyor ve borçlandırıyor. Aslında onu elde etmek istiyor. Ama Barones Hulot’un aşırı güzel kızı onu elinden aldı. Eleman yetenekli ama Baronesin kızı ile evlenince salıyor. Sonunda eleştirmen oluyor. Baron ve Belediye başkanı olan sonradan görme burjuva aynı kadını metres tutuyorlar. Baron onu elde ediyor. Belediye başkanı da deliriyor illa onun karısını almak istiyor. Ona zarar vermek istiyor. Kuzin Bette Marneffe’in evinde nedimelik ve kahyalık görevlerini üstlenmiş bir akraba durumundaydı (193). (Baron’u ve Belediye başkanını parmağında oynatan kadın Marneffe kendisi evli ve kocası yükselirken Baron’u kullanmak için her şeye göz yumuyor) SANAT: Düşünce’nin tüm yaratılarını anlamalıdır; sanat özellikle de cesarettir (255). Zevk Sanatı Küstürür: Bir kadının okşamaları zaten Esin Perisi’ni kaçırır ve çalışanın o yırtıcı, sert dayanıklılığını kırar (257). Çalışma: Sürekli çalışma yaşamın olduğu gibi sanatın da yasasıdır; çünkü sanat idealleştirilmiş yaratıdır. Bundan onların
KAYS'IN AŞKLA ŞÖHRET BULUP ADININ MECNUN KONMASI
Gün geldi, Kays'ın bu hali son ucuna vardı İçindeki sevgi toprağı verdi ulu yemişini O öyle yaratılmıştı sevmek ve sevgisine kendini vermek üzere Sevgide yanmak, yok olmak ve bir daha onmamak üzre Eski peygamberler çağında birinci mümin olurdu o Ve insan sevmekten ırak dururdu o Ama uzaktaydı eski peygamberler Ve henüz gözükmemişti Son Peygamber Eski gitmiş, yeni gelmemişti Eski uç sönmüş, yeni uç belirmemişti Çöl, kendi kanununu yaşıyordu Kan, kendi vurgusuyla çalkanıyordu Sevginin özü, mayası gibi Kays'ın gönlü Böylece takıldı bir başka gönül çengeline Raslamadan olumluluk olumsuzluk engeline Ama iç, bu özgürlükle koşarken aşka sevgiye Dış bağlıydı sımsıkı binlerce yıllık sert kabile gelenekleriyle Gün gelecek geleneklerin katılığını O Peygamber kıracaktı Henüz uzaktı o günlerden ne yazık ki Kays'ın çağı Gün gelecek, kentler kabilelerle ilgi kuracaklar Ve yumuşayacaktı kayalardan yapılı katılıklar Ama ne yazık ki çağ henüz bu çağdan çok uzaktı Dışta kaskatı kabile kuralları... İçteyse aşkın uçsuz bucaksız özgürlük saltanatı Dış bağın iç özgürlükle kılıç kılıca gelişi Artık Kays'ın gün gün bitikti işi Düşünceler, iç fırtınalar, dıştan dalgın kıldı O'nu İlkin "dalgın!" adına kavuşturdu O'nu Giderek her "dalgın!" sözü alayla karışarak
On
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya, 7 Aralık 1936 günü sabah saat 10'da "Umumi Müfettişler Konferansı"nın açılış konuşmasını yapmıştı. Toplantıya, Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen, İkinci Umumi Müfettişi General Kazım Dirik, Üçüncü Umumi Müfettiş Tahsin Uzer, Dördüncü Umumi Müfettiş Korgeneral Abdullah Alpdoğan, Emniyet Genel Müdürü Şükrü Sökmensüer, Gümrük Muhafaza Umum Komutanı Tümgeneral Seyfi Düzgören, Jandarma Umum Komutanı Korgeneral Naci Tınaz, İzmir Valisi Fazlı Güleç ve Yozgat Valisi Yahya Sezai Tezel katılıyorlardı. İlk sözü Birinci Umumi Müfettiş Abidin Özmen (112) aldı ve konuşmasına "ilk sözde, netice ve gayemi derhal bildirmek isterim" diye başladı. "Raporumun hedefi, Kürtlük işini herhangi bir hal şekline yaklaştırarak tabiatın birçok varlıklar ve zenginliklerle doldurmuş olduğu bu bölgenin daima Türk vatanının öz ve ayrılmaz bir parçası olarak kalmasını temindir." Türkler 20 Bin Artıyor, Kürtler 250 Bin!.. Abidin Özmen, konuşmasını, 1. Umumi Müfettişlik bölgesindeki Diyarbakır, Van, Siirt, Hakkâri, Muş, Mardin ve Urfa illerinde 1927 yılında yapılan nüfus sayımına göre 877 bin 283 yurttaşın yaşadığını, bu nüfusun 206 bininin Türk, 543 bininin de Kürt olduğunu; 1935 sayımında aynı bölgede Türk nüfusunun 228 bine, Kürt nüfusunun da 765 bine çıktığını anlatarak sürdürdü (113). Özmen, bu iki nüfus sayımı sonuçlarını şöyle değerlendiriyordu: "Türk'ün 20 bin kadar artmasına karşı Kürt'ün 250 bin kadar artmış olması önemlidir (114) " Özmen konuşmasını şöyle sürdürdü: "Bir kısmı Kürtlüğü nasıl ve ne zaman kabul ettiği belli olmayan Kürtler, bir kısmı da birçok vaziyetler itibariyle ve tarihi kayıtlara göre Türk iken Kürtlüğe asimile olmuş adamlardır. Bu görüş ve bu taksim, yapılacak ulusal ödevleri kolaylaştırmak için mühimse, bugünkü kayıtlarda 765 bin Kürt'ün ne
Hz. Hatice'nin (ra.) amcası olan Hâkim bin Hizam, yüz yirmi senelik ömrünün altmış senesini cahiliye, altmış senesini de İslâm üzere yaşamıştı. Müs- lüman olduktan sonra, Rasûlullah (sav)'a şöyle sordu: "Ey Allah'ın Rasulü! Benim cahiliyede yapmış oldu- ğum sadaka, köle azad etme ve sıla-1 rahimler için bir sevap var mıdır?" Bunun üzerine Allah Rasulü (sav): ". (Cahiliyede) yapmış olduğun hayırlar üzere Müslü- man oldun ya!" buyurdu. (Buhari; 1369)) Yani altmış senelik hayırlı ömrü, bir sonraki altmış se- nenin tohumu olmuştu. Allah'ın onu düzgün bir yola koy- ması, önceki halinde bir başkalık gördüğü içindi. O, bir insan olarak âlem içindeki yerinin büyüklüğünü bilmiş, Al- lah (cc) da bu değeri artırmıştı.
Sayfa 175·Kitabı okudu
2024 Okuma Raporları