Orta Doğu siyasetini ve Türkiye’nin yakın tarihini takip eden pek çok kişinin paylaştığı en büyük paradokslardan biri: Büyük güçlere veya iç siyasetteki dönemsel aktörlere bel bağlamanın yarattığı kronik hayal kırıklığı döngüsü. Siyasi süreçlerin sürekli aynı tıkanma noktasına gelmesi ve aktörlerin ders almıyormuş gibi görünmesi dışarıdan bakıldığında gerçekten büyük bir kısırdöngü hissi yaratıyor.
Uluslararası ilişkilerde "güven" diye bir kavram yoktur; yalnızca geçici çıkar örtüşmeleri vardır. ABD veya İngiltere gibi küresel aktörlerin bölgedeki Kürt aktörlerle (özellikle Suriye ve Irak hattında) kurduğu ilişki hiçbir zaman kalıcı bir müttefiklik olmadı. Kürt hareketi, ABD’nin kendilerini tamamen "kar kara kaşı gözü için" desteklemediğini biliyor. Ancak bölgede hayatta kalabilmek, IŞİD gibi tehditlere karşı alan kazanabilmek ve diplomatik meşruiyet devşirebilmek için bu küresel gücü bir kaldıraç olarak kullanmaya çalışıyorlar. Bu kumarın bedeli her zaman ağır oluyor. ABD kendi küresel çıkarları (örneğin NATO dengeleri veya Türkiye ile ilişkileri) gerektirdiğinde bölgedeki yerel ortaklarını anında gözden çıkarabiliyor.
Kürt siyasi hareketi, küresel güçlerin (ABD/UK) bölgesel planları ile bölgesel devletlerin (Türkiye, İran, Irak, Suriye) statükosu arasında sıkışmış durumda. Birine yaslandığında diğeri tarafından cezalandırılıyor; kendi içine kapandığında ise tamamen izole oluyor.
Eğer bu kısırdöngü kırılacaksa, çözüm aktörlerin niyetlerine veya sözlerine "güvenmekten" geçmiyor. Çözüm, siyasetin zeminini değiştirmekte yatıyor. Siyasetçilerin veya hükümetlerin iki dudağı arasından çıkacak sözler yerine; uluslararası standartlarda, Meclis çatısı altında kalıcı, şeffaf ve geri dönüşü zor hukuki mekanizmalar (gerçek anlamda bir çerçeve yasa) şart koşulmalı. Söz uçar,