Kendimle Barışıyorum.
9/10
·216 syf.··
Beğendi
·
2026 19. kitabı
·
12 günde okudu
·
Okunma: 15 Haziran 2026 20:54
Bu muhteşem kitaba bir instagram videosunda rastlamıştım. Kitap hakkında yorum yapan kişi kitaptan hayatını değiştiren bir kitap olarak bahsediyordu. Gerek O okurun yorumu gerek kitabın adı bende bu kitabı mutlaka okumalıyım isteği uyandırdı. Ve aynı gün kitapçıya gidip kitabı aldım. Kitabın kişisel gelişim türünde bir kitap olduğunu düşünmemiştim. Ama kitabı alınca kişisel gelişim tarzında olduğunu düşündüm ve okumaya başladım. Ve kitap hakikaten O okurun bahsettiği kadar vardı. İnsan gerçekten değişmeye karar verirse bu kitap ciddi manada yardımcı olabilir diye düşünüyorum. Aydınlık ve Karanlık, İyilik ve Kötülük veya kendimizle ilgili nefret ettiğimiz şeylerin bile bizden olduğunu onları kabullenmenin asıl amaç olduğunu anlamış oldum. Bir bütün olduğumuzu ver her şeyin bu bütünün bir parçası olduğunu ve en önemlisi bunu kabul etmemizin esas olduğunun farkına varmak önemliydi. Çok önemsediğim diğer nokta da belki bir çok yerde de duyduğumuz bir tavsiye: "hayatımızın bir amacı olmalı", bu amaç için yaşarken bütün varlığımızla barışık olmalıyız ve yargılamamalıyız kendimizi ve kimseyi. İyi okumalar herkese.
Işığı Arayanların Karanlık YanıDebbie Ford · Akaşa Yayın · 2001808 okunma
8/10
·126 syf.··
Beğendi
·
2026 29. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 14 Haziran 2026 21:26
!!! DİKKAT !!! SPOİLER İÇERİR Merhabalar, başlangıçtaki açıklayıcı-eleştirel kısmı oldukça faydalı bulduğumu söyleyebilirim. Okurken daha dikkatli ve alıcı gözle bakabilmemi sağladı. ​Yıllar önce yazılsa da hâlâ hiçbir şeyin değişmediğinin ve aynı devam ettiğinin bir temsili gibi olmuş . Dük'ün uzaklaşmayla ne amaçladığını anlayabilsem de tek uygun çözümü bu muydu diye sormadan edemedim; sorumluluktan kaçmaktı benim açımdan. Çok da mantıklı gelmedi. ​Angelo karakteri "sosyal medyada ahlak bekçiliği yapıp arkada her türlü işi çeviren" bir tip gibiydi. Gücü ona ver ve arkana yaslanıp gerisini izle... ​Isabella'ya bakarsam durumu oldukça sıkıntılıydı. Kardeşinin hayatı ve kendi ilkeleri arasında sıkışıp kalması duygusaldı. Aşırı dindarlığı beni biraz sıksa da toplum yüzünden köşeye sıkışması çok canımı sıktı. ​Claudio'nun başına gelenler de üzücüydü fakat beni asıl sinirlendiren, ölüm korkusuyla kız kardeşinden yardım isteyip tüm yükü onun üstüne yıkması sinirlendiriciydi. Yaşadığı strese ve korkuya hak verebildim ama ikiyüzlü bir davranış olarak gözüme gözüktü. Biraz omurgalı olaydın keşke... ​Başlangıç olarak adalet, ahlak, merhamet kavramlarını yazar, bayağı önümüze çıkarmış gibiydi; güzel sorgulattı, düşündürdü. Bu açıdan oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. İnsanın içinde kalan gizli tarafları açısından da inceleyiciydi. Günümüz bakış açısıyla baktığımda, hâlâ çok da ilerleyemediğimizi net olarak söyleyebilirim. Bulunduğumuz yerden çok da öteye gidememişiz; ahlak açısından vaaz verilmekten başka ötesi de olmamış. Ayrıca ikinci yarıdaki Angelo'nun ikiyüzlülüğü gerçekten çok gerçekçiydi, çöküşünü izlemek tatmin ediciydi. Ama açıkçası finali biraz havada kaldı bence — Isabella'ya karşı yapılanların üzerinden öyle kolayca geçilmesi ve herkesin bir anda affedip evlenmeye
Kısasa KısasWilliam Shakespeare · Türkiye İş Bankası Yayınları · 20112,182 okunma
Reklam
Varoluşun ince hesabına okkalı tokat;
Puan vermedi·104 syf.··
2026 11. kitabı
·
24 saatte okudu
·
Okunma: 09 Haziran 2026 20:10
Modern mezarlığa hoş geldiniz; hani şu her sabah kart basıp akşamına "mutluluk" satın aldığımızı sandığımız o devasa, ışıltılı toplu mezara. Alain Badiou, Gerçek Mutluluğun Metafiziği adını verdiği bu incecik ama zehirli kitabıyla tam da buraya, o sahte konfor alanımızın orta yerine dalıyor. Hacmi küçük, derdi büyük bir mevzu bu. Adam resmen piyasa ekonomisinin, kariyer planlarının ve o bitmek bilmeyen "güvenlik" masallarının suratına okkalı bir tokat aşk ediyor. Bizim o uysal, evcilleştirilmiş, sistemin suyuna giden zavallı bireyliğimizi alıyor; altını oya oya içinden hakiki bir "Özne" çıkarmanın derdine düşüyor. Çıkarabilir miyiz peki? Şüpheliyim ya, neyse. Dünya dediğin yer zaten baştan aşağı bir itaat okulu, bunu hepimiz biliyoruz. Ekonomi politik falan derken iki büklüm olmuşuz, ruhumuzu üç kuruşluk mesleki güvence hesaplarına meze yapmışız. Badiou tam da bu noktada damardan giriyor işte: "Ulan" diyor mealen, "gerçek mutluluk dediğin şey ince hesaba gelir mi hiç?" Gelmez tabii. Ama biz ne yapıyoruz? Gitgide daha erken yaşlarda başlıyoruz o şüpheli güvencelerin peşinde takla atmaya. Risk almaktan, tesadüflerin o tekinsiz ama büyüleyici karanlığına sapmaktan ödümüz kopuyor. Filozofun dediği gibi, her şeyi uydurmuşuz istihdam piyasasının o leş yapısına. Sonra da akşamları evde oturup, o uyuşturulmuş zihinlerimizle mutlu olduğumuza ikna etmeye çalışıyoruz kendimizi. Yersen. Kitabın en can alıcı, en pesimist damarıma dokunan yeri de o meşhur "hakiki yaşam" mevzusu zaten. Şair Rimbaud vaktiyle "Hakiki yaşam yok" diye kestirip atmış, haksız da sayılmaz hani; şu etrafta gördüğümüz süslü yalanlara bakınca insanın inanası geliyor. Ama Badiou o kadar kolay teslim olmuyor bu karanlığa. Hakiki yaşamın mevcut olmasına karar verecek olan bizzat sensin, diyor. Yani o her köşede
Gerçek Mutluluğun MetafiziğiAlain Badiou · Monokl · 2015147 okunma
Puan vermedi·400 syf.··
2026 122. kitabı
Bugün masamda sağlam bir aile içi fırtına vardı: El Kızı. Yazarı da malum, insanın içini didik didik eden kalemin sahibi Orhan Kemal. Şunu net söyleyeyim: Kitabı okurken birkaç kez Mazhar’la ciddi ciddi konuşmak istedim. “Kardeşim karar ver artık” diye içimden çıkıştığım oldu. Erkek karakter yazmak başka, o karakterin yaptığı hatalara katlanmak başka meseleymiş. Mazhar iki arada bir derede kalmış bir adam. Annesi bir tarafta, eşi bir tarafta. Ama mesele sadece arada kalmak değil; mesele duruş. Nazan’a üzülmemek elde değil. Sessiz kalışı insanın içine dokunuyor. Hacer karakteri ise… evet, klasik kaynana figürü ama o kadar canlı yazılmış ki sayfayı çevirirken tansiyonum çıktı diyebilirim. Kitap akıyor, tempo düşmüyor. Tam “bir şeyler düzelecek galiba” diyorsunuz, hop yine bir yanlış karar, yine bir kırılma. Erkek gururu, anne bağı, evlilikte sınırlar… Aslında mesele çok tanıdık. O yüzden kızarken bir yandan da düşünüyorsunuz: “Biz gerçekten neyi savunuyoruz, kimi koruyoruz?” En sinir olduğum şey şu oldu: Bedeli çoğu zaman yine kadın ödüyor. Erkek karakter hata yapıyor ama sonuçlarını başkası taşıyor. İşte orada kitap insanı yakalıyor. Tavsiye eder miyim? Eğer aile dinamikleri, güç savaşları ve insanın zaafları üzerine düşünmeyi seviyorsanız kesinlikle okuyun. Ama sakin kafayla, hazır olun. Çünkü bu kitap insanı biraz aynanın karşısına dikiyor.
El KızıOrhan Kemal · Everest Yayınları · 202615,3bin okunma
8/10
·240 syf.··
2026 12. kitabı
Yasaklanmış Madallar Serisi' ni okumaya bu kitap ile başladim. Kitabın arka kapağında +18 uyarısı bulunuyor- ki kesinlikle haklı bir uyarı. Korku, gerilim, şiddet, ne ararsanız vardı. Konusuna gelelim: Üniversite öğrencisi Helene, arkadaşları ile katıldığı bir partide alkolün dozunu kaçırır ve hamile kalır. Bebeğin babasının kim olduğunu hatırlamamaktadır. Bebeğini dünyaya getirmeye karar veren Helene, doktorun istediği bazı testleri yaptırır. Sonuçlar kötüdür: Doğacak olan bebekte ciddi bir hastalık vardır. Dünyaya gelse dahi çok geçmeden vefat edecektir. Helene tam karamsarlığa düşecekken doktor ona bir öneri ile gelir: Helene, henüz doğmamış bebeğin genetiğiyle oynanan bir deneysel tedaviyi kabul ederse belki de bu kötü sonu değiştirebileceklerdir. Helene, kızını yaşatmak için ne gerekiyorsa yapmaya hazırdır. Yalnızca bir tek şey söyler: " Ona güzellik ver; o, çok güzel olsun. " Tedavi başarılı geçer, Helene'in sağlıklı ve çok güzel bir kızı olur. Adını, " şafak tanrıçası" anlamına gelen Aurora koyar. Ancak bu doğum mutlu bir son değil, aksine yaşanacak bir dizi korkunç olayın başlangıcı olacaktır. Kitabı, türüne uygun ve başarılı buldum. Sadece bazı olaylar arasında kopukluk vardı. Onun haricinde sevdiğim bir eser oldu.
Uyuyan GüzelLouis-Pier Sicard · Dokuz Yayınları · 202673 okunma
Yaşamak?
9/10
·296 syf.·
2026 4. kitabı
Uzun bir aradan sonra ilk defa inceleme yazıyor olmanın gerginliği var üstümde, o yüzden kalemimi mazur gör. İnceleme yazmak için neden bu kadar beklediğimi ben de bilmiyordum, ta ki Gece Yarısı Kütüphanesi'ni okuyana kadar. Anladım ki ben, kalbime dokunan kitaplar üzerine konuşmayı daha çok seviyorum. Lise yıllarımda hep bu tarz kitaplar okumuş ve inceleme yazmışım. Üniversiteye geçtikten sonra roman okumadım desem yeridir. Alana dair yahut daha bilimsel bazlı eserlere öncelik verdim ve anladım ki bu beni doyurmamış. İçimde bir boşluk kalmış... Kitabı abartmayacağım ama bendeki tesirini olduğu gibi aktaracağım: Romanda Nora adında bir kız var. Hayatta pişmanlıkları olan, heybesinde iyikilerden çok keşkeleri biriktiren bir kız. Koskoca gezegende sıkışıp kalan, kendisine asla tahammülü olmayan biri... Ölümle yaşam arasında kalıp ölmeyi seçiyor. Peki sonra? Ölmek midir kurtuluş yolu, ya farklı bir karar verseydi. Daha yaşanmamış günlerin yaşanmaya değer olmadığı kanısına nasıl varılabilir ki? İntihara teşebbüs edip gözlerini usulca kapadığı anda kendisini bir gece yarısı kütüphanesinde buluyor ve bu hayatın sonsuz olasılıkları içinde bir sergüzeşte atıyor ilk adımını. Mesele de bu değil mi zaten; tahta kuru mu yaş mı bilmeden de olsa o adımı atabilmek, yaşadım diyebilmek. Kitabı okurken ilk başta oldukça ütopik gelebilir ama bilhassa son kısımlarda sayfaların gözlerimden, kalbime doğru hızla aktığını hissettim. Okurken ben Nora olmuştum. Pişmanlıklarım yüzüme tokat gibi çarptı. Kaybolmuşluğum karşıladı beni satırlarda. Hayatımın aldığım kararlardan etkileneceğini ama daha alınabilecek bir sürü karar, yaşayabileceğim bir sürü gün olduğu beni unuttuğum bir gerçekle yan yana koydu: Umut etmek. Öyle bir zamanda tanıştım ki bu eserle; engebeme düzlük oldu sanki. Lafı bu
Gece Yarısı KütüphanesiMatt Haig · Domingo Yayınevi · 202598,3bin okunma
Reklam
Reklam