Üçer beşer liraya kiralı, ayı inlerine benzeyen odalardan ceketleri omuzlarında erkekler boğula tıkana öksürerek çıkıyor, ellerini yüzlerini yıkamaya lüzum görmeden basıp gidiyorlardı. Yüzlerinden düşen bin parça, insan biçimine girmiş canlı birer küfüre benziyorlardı. İyi gıda alamamış ya da uykuya doyamamışlıkları yanında işsizliğin verdiği sıkıntı her hallerinden belli oluyordu. Sabah sabah nereye gidiyorlardı? Bildikleri yoktu ki! Şehrin çeşitli yerlerindeki insan pazarlarının kalabalığına karışacak ya sırt hamallığı ya da günübirliğine herhangi birer iş uydurup üçün beşin yolunu bulacaklardı. Çokluk bu da geçmiyordu ellerine. Hızla yükselen güneşin acı sıcağı ya da mevsim kışsa bardaklardan boşanan yağmurun altında sırılsıklam, aç acına bir çatı altı bulup sığınıyorlardı ki, sıkıntıları alabildiğine artıyor, gelip geçen hususilere öfkeyle bakıyorlardı. Akıl erdiremedikleri, madem bir Allah vardı, ne diye onlara süreli bir ırgatlığı çok görüyordu da, hususilere lüzumundan fazla önem veriyordu? Hak mıydı bu? Adalet miydi? Çalışmaksa, işin en ağırına razıydılar. Yoktu, yoktu Allah belasını versin. Keyiflerinden miydi sabah sabah tatlı uykularını bırakıp sokaklara döküldükleri? Yukarıda bir Allah varsa, içlerini de biliyorsa apaçık bilmeliydi ki keyiflerinden değil. Ne tembeldiler ne de çalışmadan kazanıp yemekten yana. Kana kana çalışmak, karşılığında az buçuk bir şeyler ele geçirip çoluk çocuklarıyla yemek, uykuya ekmeğe doymak istiyorlardı. Buncacık şeyi bile çok görüyordu onlardan yukardaki!