la boétie'nin yapıtı, "toplum devletten bağımsız olarak düşünülemez" şeklindeki yerleşmiş kanıya açık bir başkaldırışı simgeler antropolojik bir yaklaşım içeren söylev'de insan, ne machiavelli'nin hükümdar'ındaki gibi başkalarının kuyusunu kazan "kötü" bir yaratık, ne de hobbes'un leviathan'daki (artık günümüzde klasikleşmiş) deyişiyle bir homo hamini lupustur
*insan, insanın kurdudur
la boétie'nin gerçek bir felsefi natüralizm biçiminde beliren doğa anlayışı, insanı hem cinsleriyle barış içinde yaşayabilmesi için herhangi bir dış ya da yapay güce gereksinim duymayan bir yaratık olarak ortaya koyar: "tanrı'nın vekili ve insanların yöneticisi olan doğa" insanları akılsal (ussal) yetilerle bezendirmenin dışında, onları aynı biçimde yaratarak birbirlerini tanımalarını sağlar dahası, var olan doğal eşitsizlikler, toplumsal eşitsizlikleri yaratacak bir tramplen işlevi görmek şöyle dursun, tam tersine insanlar arasındaki sevginin, dayanışmanın daha da güçlenmesine neden olur demek ki, özgürlüğün doğal olması, insanların kendilerini başkalarında görebilmelerinden, birbirlerini "yoldaş olarak ya da daha doğrusu kardeş olarak" tanıyabilmelerinden kaynaklanmaktadır.
Osmanlı asırlarında, canlı cansız tüm varlıkların Allah’ı zikrettiğine inanıldığı için , hayata “şefkat” ediliyor, hayatın en kıymetli varlığı olan insana, düşman olmaması kaydıyla,” öz kardeş” nazarıyla bakılırken, hayvanlar ve bitkiler aynı şefkat anlayışı içinde kucaklanıyordu.
Artık şunu iddia edebiliriz: Yeryüzünün ilk sosyal devleti ninelerimizin dedelerimizin kurduğu Osmanlı Devleti’dir.
"Senden büyüğüm artık. Sen ölünce yaş alamadın. Ama dünya dönmeye devam ediyor, abla. Ben, senin beni terk ettiğin yaştan daha büyüğüm. Ve büyümekten nefret ettim. Sensiz nefes alıyor olmaktan nefret ettim."