• 224 syf.
    ·Beğendi·10/10
    Tüketiyoruz;
    Tükettikçe TÜKENİYORUZ!

    Kendimden geriye, sizden ileriye, Tyler’dan sonsuza, Chuck Palahniuk’ten günümüze. Sistemi eleştiren sistemin yazarına, sistemin içinde çifte kavrulmuş benden, tersten sistemsiz bir inceleme.

    Dövüş Kulübü=Biz, Biz=Hiç

    Hiçlikte doğmuş, hiçliğe gidiyoruz. Durup bir bakıyoruz, gördüğümüz tek şey, koskoca bir HİÇ!

    “Biz tarihin vasat çocuklarıyız. Çünkü televizyon izleyerek büyütüldük ve bir gün milyoner, film veya rock yıldızı olacağımıza inandırıldık, ama olmayacağız. Ve sadece bu gerçeği öğreniyoruz.”

    Sistemi eleştiren kitapları yazan yazarlar dahil, yazdıklarının tüketilmesi sonucunda bir kazanç ve ün sağlıyorlar. 1999 yapımı Dövüş Kulübü filminin bütçesi 63 milyon dolardır. Sistemi eleştiren kitabı beyazperde de insanlara aktarmak için bile, sistemin başrolüne en sistemsel para kazananlar başroldedir. Yani, sana kapitalist sistemin zararlarını anlatan kitabın, aslında tam bir kapitalizm koktuğunu söylüyorum. Çok sevdiğim bir kitap ve film ama gerçekler böyledir. Acıtır…

    Kapitalizmin damarlarımızda gezdiğini, ona direnmenin ya da onun hakkında masal anlatmanın bir mantığı olmadığı gibi, onunla ilgili akıl verenlerinde en büyük kapitalistler olduklarını aklınızdan çıkarmayın. Herkesin bir çıkarı vardır, o çıkar uğruna her şey yapılır. Kapitalizmi yıkıp yerine FreddieMercuryizm de getirseniz konu değişmez. Her zaman pasta payı, en baştakilerin olur. Bu sistemleri halk uğruna kullananlar olmadı mı, belirli oranda oldu. Lakin, o iş öyle olmuyor. İçeriden nemalanamayan herkes, çomak sokar. En temiz düşünceli lider, sistemin içinde ki çarkları beslemek zorundadır. Beslemez ise; Devrim’in karşısına her zaman Karşıdevrim çıkar. Ve bu oyun sürer gider…

    Hayal dünyası ile gerçekler arasında ki fark, 400km hızla giderken Lamborghini ile duvara çarpmak gibidir. Dışarıdan baktığınızda o araçtan sağ çıkacağınız düşüncesi vardır ama o araba sadece dünyevi maddelerden üretilmiş, özel bir kalkanı olmayan, lüks döşemesi ve özel tasarımından ibarettir. Duvara çarpar ve ikiye katlanır, parçalanır, patlar ve parçalarınız dahi bulunmaz. Kapitalizmin karşısında durmakta buna benzer. Hepimiz en büyük antikapitalistler olabiliriz lakin lafta. Neden mi lafta?

    Bu incelemeyi yazdığım bilgisayarım Amerikan malı, işletim sistemi Amerikan malı, yazıyı yazdığım program Amerikan malı, kullandığım fare Amerikan malı... Hepsi konforuma özel, özenle seçilmiş bir birleşimden ibaret. Kapitalizmin en kapitalist ülkesinin markasını kullanıyorum. Sözde Türk malı kullansam ne olur, ne değişir. Hiçbir şey. İçinde ki işlemci Amerikan malı, ekran Amerikan malı, Anakart Amerikan malı. Kapitalist düzen böyle bir şeydir. Sen istersin, onlar üretir. Onlar üretir sen alırsın. Sen alırsın onlar zenginleşir. Sonra bir bakmışsın hiç ihtiyacın olmayan şeyler almaya başlamışsın. Unutma, bu yazıyı okuyan sen, kapitalizmin doruklarında halay çeken ülkelerin markalarını kullanıyorsun.

    Her aldığın yeni şey, muhtemelen birinci derece de ihtiyacın olmayan şeydir. Kapitalist düzen, sen de olanın bir başka türünü sana sessizce aldırır. Hatta aynısını aldırmaktan geri durmaz.

    Şimdi Tyler Durden’a kulak verelim:

    "Mobilya satın alırsınız. Kendinize dersiniz ki, bu hayatım boyunca ihtiyaç duyacağım son kanepe. Kanepeyi alırsınız ve sonraki birkaç yıl boyunca, hangi işiniz ters giderse gitsin, en azından, kanepe sorununuzu çözmüş olduğunuzu bilirsiniz. Sonra aradığınız tabak takımı. Sonra hayallerinizdeki yatak.. Perdeler.. Halılar.. Sonra o güzel yuvanızda kısılıp kalırsınız. Bir zamanlar sahip olduklarınız artık sizin sahibiniz olur."

    Konfor alanı, sizin ölüm fermanınızdır aslında. Konforunuz varsa, daha fazlası için asla durmazsınız. Daima daha iyisi için çalışırsınız. Mesai yapar, canınız çıkana kadar çalışırsınız. Peki ne için, ortalama 240 Dolar maliyetle üretilmiş bir Iphone’a 1000 Dolar vermek için. Ülkemizde KDV’si ile birlikte "minimum" 8000TL’ye karşılık buluyor. Peki ne içinmiş, çok daha ucuza işinizi görecek olanı almak yerine, belki de kullanmayacağınız özelliklerle dolu ve o parayı hak etmeyen bir cihazı almak için. Peki ne için, gösteriş için.

    Hayat böyledir. Zaman; değecek olan şeylere değil, değmeyecek olan şeylere harcanır.

    Fight Club bir fenomendir. Sistem eleştirisi ile birlikte, bizim içimizde bulunduğumuz toplumu ve dünyayı eleştirir. Buna karşı seni hazırlar ve olman gereken şeye dönüşmeni sağlama çabası güder. Bu eleştiriyi okudukça, hepimizin hoşumuza gider. Bir sol yumruk yeriz, ardından sağ yumruk, sonra meşhur Aparkat!

    Aslında günlük hayatta gizlenen insanlar, kuralsızca ve dilediklerince istediklerini yapmak, kuralsızlığa karşı kuralların olduğu dövüş kulübüne içlerinde biriktirdikleri öfkeyi kusmak için gelirler, fakat; evrim kendisini tam tamamlamaz. Çok karıştı değil mi, sistemsizlik bile kendi içinde sistem doğurur diyorum!

    Sistemin içinde olup sistemi eleştirmek o kadar kolaydır ki, o sistemin içinde olup sistemi değiştirmek ise imkansıza yakındır. Dünya bir sisteme sahip olmasaydı, Saramago’nun Körlük kitabında ki her şey büyük oranda gerçekleşir, körler ülkesinde tek gözü olan kral olurdu. Tek gözü olmasa da aklını kullanan bir kör, diğer körlere hükmedecek bir yol bulurdu. Eşit doğmadık, eşit ölmeyeceğiz. Bir tek toprak altında eşit olacağız. O da kimisi gül ağacından tabutla iniyor yeraltına, kimisi çam ağacı. En iyisi mi şöyle diyelim, sadece çürüdüğümüzde eşit olacağız. Onun dışında, hepimiz bir sistemiz.

    Sistemle barışmak, onun zararlarını minimuma indirmek bir seçenektir. Sistemi çökertmek kaosa sebep olur. Kaos anarşizmi doğurur. Kargaşa herkesin bir baş olmasını, güçlünün güçsüze hükmetmesine olanak sağlar. The Walking Dead, çok uzak bir örnek olmasa gerek? Ne yazık ki insanlar doğası gereği, boyun eğmek ve itaat etmek zorundadır. İnsanlar kendilerine emir verilmesini ve denilen şeyleri yapmak isterler. Asla kendi başlarına bir şey yapmak için çaba sarf etmezler. Dünyanın %99’undan bahsediyoruz burada, %1lik kısmın hayalciliği, %99’un altında ezilmesindendir. Hayaller insanların sözde direncini ayakta tutar. Söz de direnç aslında tek bir parmak şaklatmasıyla yok olur. En iyi sistem sistemsizlik olmadığı gibi, olağan durumda ki sistemde değildir. Çünkü; duyduğumuz ve gördüğümüz şeylerden çok, duymadığımız ve görmediğimiz şeylerin itaati altında yaşarız.
    Sistem üzerine kendimden yeterince yazdım sanırım? Şimdi Kitap üzerinden sisteme bir göz atalım.

    Dövüş Kulübü bir başkaldırıdır. Neye? Her şeye!

    Bizler dünyanın ürettiği hiçbir mal değiliz, doğamız gereği biyonik değil biyolojiğiz. Düşünerek yaptığımız bir çok şey gibi düşünmeden yaptığımız bir çok şeye de gebeyiz.

    “Her gün işe gidiyorsun. Akşamları erken uyuyorsun ve bunun karşılığında aldığın tek şey koltuk takımı. Gerçekten acınası bir durumdasın.”

    Birçok insan tam olarak bu tanıma uyuyor. Bunlar distopik kitaplarda, zorla itaat eden insanların, zorla değil kendilerince hipnotize olmuş hallerini temsil ederler. Kalkarlar, işe giderler, çalışırlar, eve gelirler, yemek yerler, televizyon izlerler, propaganda ile beslenir, sistemin kölesi olurlar. Kendi bireysel istekleri yerine, sistemin kendileri yerine seçim yapmasına razı olurlar.

    “Hepimiz heba oluyoruz. Lanet olsun, bütün bir nesil benzin pompalıyor, garsonluk yapıyor, ya da beyaz yakalı köle olmuş. Reklamlar yüzünden araba ve kıyafet peşinde. Nefret ettiğimiz işlerde çalışıyor, gereksiz şeyler alıyoruz. Bizler tarihin ortanca çocuklarıyız. Bir amacımız yok, ne büyük savaşı ne de büyük buhranı yaşadık. Bizim savaşımız ruhani bir savaş. Ve bunalımımız kendi hayatlarımız.”

    Son yıllarda tüketim çılgınlığı iyice arttı. İnsanların daha çok alması için değişik stratejiler geliştirildi. Blackfriday, Cybermonday, 12.12, 11.11, En uzun gece, vsvsvsvsv… İhtiyacımız olan şeyler yerine, hiç ihtiyacımız olmayan şeylerin üretilmesine sebebiyet verdik. Bu hiç ihtiyacımız olmayan şeyler satın alınmasa, bir başka ihtiyacımız olmayan şeyler üretilir miydi? Efendim? Cevap belli…

    Hayata geldiğinizden itibaren kendiniz olmaktan ziyade sistemin bir varlığı olursunuz. Kendini sistemin dışında tuttuğunu söyleyen insanlar gerçek değillerdir. Bunu yapmaları için, tamamen doğal koşullarda yaşamaları ve tamamen sanayi üretimi şeylerden arınmış olmalıdırlar. Kısacası ilk insanın yaşayış biçimine yaklaşması gerekmektedir. Yoksa bilmem kaç bin TL’ye alınmış karavan ile doğaya gidip, ben sistemi yendim demek tam olarak sisteme yenilmek hatta sistemin bokuna batmış olmak demektir. Net olarak diyebiliriz ki; sen kimi kandırıyorsun ULAN!

    Dövüş Kulübü’nün içeriği tam olarak bu yazdıklarımı barındırmaktadır. Kitabı okuduğunuzda içinizde sisteme karşı bazı öfke nöbetleri oluşacak, değişik triplere girecek, ben mi sistemden; sistem mi benden büyük göstereceğim diyecek gibi olacak, telefon, doğalgaz, elektrik faturalarını ödeyemediğini anladığınızda, otobüse binecek paranız, kalacak eviniz olmadığında gerçekleri anlayacak ve o eli indireceksiniz. Sistemin askeri olacaksınız.

    Bazı kitaplar gerçektir, yaşamı anlatır, doğrudur. Yaşamın içinde insanlar gerçeklerden uzak durur, günlerini yalana yakın şeyler üzerine kurarlar. Gerçeklerin acıttığı ve birçok düşünceyi ve hayali öldürdüğü doğrudur. Alt tarafı birkaç milyar insan hayalleri ile yaşıyor, umut dolu ponçik bir gelecek planlıyor. Bunlardan olmak kötü bir şey olmadığı gibi olmamakta kötü bir şey değildir. Bazen sadece renk değişir ama lacivertin raylar üzerinde giden, ara sıra peronlara gelirken sinyalizasyon sistemi sayesinde ayrılan, daha sonra yine aynı yolda aynı istikamette birleşen yaşamlarıyız.

    Çok yerine yeteri kadarı ile yaşamayı öğrenirsek, sistemi hissetme oranımız azalır. Varmış gibi ama yokmuş gibi yaşama sanatı. Daha azına razı olursan doruklarda hisseder, şemsiye ile tanışırsın, daha çoğunu istersen en tepeye ulaşsan dahi dibe vurursun.

    Tabi ki şunu da unutmamak ve Tyler’a kulak vermek lazım;

    “Ancak her şeyini kaybettikten sonra, gerçekten özgür olursun.”

    Ve unutmadan sevgili okur…

    "Kıçına tüy takmak seni tavuk yapmaz"

    Saygılar benden…
    İncelemeyi okuduğunuz için teşekkür ederim.
    Bol sistemli günler dilerim.

    Not: Şu incelemeyi okurken bile kaç kb kapitalist interneti harcadın acaba…
  • 204 syf.
    Size önce biraz Saramago’dan bahsetmek istiyorum. Korkmayın, internette yer alan şeyleri tekrar etmeyeceğim. Ben, benim gördüğüm Saramago’dan bahsedeceğim.

    Mevcut düzene hiç uy(a)mayan, iktidarla asla barışmayan bir insan o. Sancılarını susturmak için hiçbir zaman dine sarılmamış. Kendinden yola çıkarak; insan ruhunu eşelemiş hep, insanın zihin dünyasına otopsi yapmış. Onu okurken kendinizi bir aynanın önünde çırılçıplak görebilirsiniz. Zihninizin içini, dürtülerinizi, arzularınızı, davranışlarınızın temel dayanaklarını, korkularınızı, korkularınızın size neler yaptırdığını………
    Farkına varamadığımız, hiç düşünmediğimiz, hep kabul ettiğimiz “şeyleri” bir bir yatırır otopsi masasına. Birçok psikologtan daha çok psikologtur kendisi.

    “Kurallar yıkılmak içindir.” Diye düşünmüştür hep. Bu yüzden her kitabında farklı bir düzeni alt üst etmiş, her seferinde başka bir ütopya/distopya kurmuştur. Kiminde ölümü öldürmüş, kiminde gözlerimizi kör etmiş, kiminde kişiliğimizi bölmüş ve her bir parçaya yaşama hakkı vermiştir. İsimsiz kahramanlar yaratmıştır, çok daha iyi empati yapabiliriz böylece. Adı bilinmeyen ülkelerden, adalardan söz eder, oralara gitmemiz, oralarda yaşamamız kolaylaşır böylece. Zamandan uzak durur olabildiğince, böylece okuduğumuz an içinde buluruz kendimizi o zamanın.

    Yazım kurallarına kafa tutmuştur en çok. “Demek anlaşılmak/anlatmak için noktalama işaretlerine ihtiyaç duyuyoruz öyle mi?” demiş, “O zaman alın size noktalama işaretsiz kitaplar! Korkmayın, onları da anlayacaksınız, yeterki okuyun.” Demiştir.

    Kitaplar kör karanlık arazilerdir, içlerine daldıktan sonra bazı şeyler yolunuzu aydınlatır, noktalama işaretleri de bunlardan biridir. Saramago, yolumuzu aydınlatan o küçük ışık parçalarını kaldırır ve “Yürüyün, korkmayın, okuma bittiğinde yolun sonunu kendi imkanlarınızla bulmuş olacaksınız! Bunu yapabilirsiniz, hadi!” der bize.

    Kimi okurlar için bu durum can sıkıcı bir hal alır, fakat ben bundan çok hoşlanıyorum. Saramago’nun bu tavrı; yani yalnızca nokta ve virgül kullanarak bir yazması, bana kendimi özgür hissettiriyor. Nerede ne yapmam, “nasıl anlamam” gerektiğini bana dikte eden o kurallar yok ve ben kendi anlam dünyamı kendim inşa ediyorum! Teşekkürler Saramago!

    Daha fazla uzatmadan kitaba geçeyim; kitap adı bilinmeyen bir ülkede geçer, zaman da belirsizdir.
    Kahramanlar isimsizdir, yalnızca ana kahraman olan ölümün adı “Ölüm”dür; dikkat, büyük harfle! “Normalde” ölüm, olguyu ifade eden bir kelimedir herhangi bir özel duruma tekabül etmez, bu sebeple büyük harfle yazılmaz. Fakat Saramago tek bir harf ile karşı gelir bu “normalde uygulanan kurala.”
    Her ne kadar Saramago ayırmamış olsa da kitap iki farklı bölüm gibi “düşünülebilir”.

    “Ertesi gün hiç kimse ölmedi.” Diye başlar yazmaya.
    Bu ilk bölümde ölümün aniden ortadan kalktığı bir kaos ortamını, yaşayan insanların gözünden anlatır Saramago. Toplum, din, siyaset, ekonomi temaları etrafında bol bol analiz ve eleştiri içerir bu bölüm. Birçok klinik psikologtan ve sosyologtan çok daha iyi yapar bu işi, onlardan da daha cesurdur üstelik!
    Ölümün ortadan kalkışı ile birlikte kendisini “ölüm olgusu” üzerinden var eden “din kurumu”nun varlığı tehlikeye girer doğal olarak.
    Şöyle birkaç alıntı yapayım;

    “Ölüm ortadan kalktığında, diriliş de olmayacaktır, diriliş umudu ortadan kalktığında da kilise yok olur” (s.18)

    “İnsanların bütün hayatlarını boyunlarında ölüm korkusuyla yaşamaları için varız biz, bunun ötesinde, ölüm anı geldiğinde, o anı bir kurtuluş anı olarak algılamalarına da çalışırız dedi. cennet, cehennem ya da benzer kavramlara gelince, doğrusu ölümden sonra ne olduğu konusuyla sanıldığı kadar ilgili değilizdir, din, sayın düşünür, dünyevi bir konudur aslında, öbür tarafla ya da göğün yedi katıyla hiçbir ilgisi yoktur. duymaya alışık olduğunuz sözler bunlar değil tabii ama biz de sattığımız malın daha çekici olması için bir şeyler yapmak zorundayız." (s.35)

    “Dinlerin varoluş nedeninin temelinde, ölüm olgusu yatmaktadır, din ile ölümün ilişkisi ateş ile barut gibidir, ateş olmadığı sürece barutun işlevi olmayacaktır.” (s.38)

    Ölümün ortadan kalkışı ile birlikte; bir düşünün, neler olur?
    Kaos. Tek kelime, kaos!
    Her şeyi devletten bekleyen “halk” karmaşa içine düşer. Fakat söz konusu karmaşayı çözmek devletin yetki ve yeteneği kapsamında olmadığı için, otorite zayıflar.
    Sigorta şirketleri batar, cenaze levazımatçıları iflas eder. Hastaneler ilelebet dolu kalır; hasta, yaşlı ve asla ölmeyen insanlar için huzur evleri türemeye başlar.
    İnsanlar bu durumun yalnızca kendi ülkelerinde olduğunu, sınırın ötesindeki ülkelerde insanların öldüğünü keşfeder ve böylece ölmek isteyen; yaşlı, acılar ve ağrılar içindeki yakınlarını o ülkeye taşımaya başlarlar, kaçak yollarla. Devlet bu durum karşısında çaresizdir, hiçbir şey yapamaz. Böylece maphia denen bir örgüt türer, bu örgüt yüksek meblağlar karşılığında kişilerin sınırı geçmesinde onlara yardımcı olur. Daha sonra bu örgüt ile devlet gizli bir anlaşma yaparak yeni bir düzen kurarlar.

    Ne kadar tanıdık değil mi?
    Siyasetçiler koltuklarının, din kurumu itibarının, illegal örgütler de rantın peşinde. Kim diyor Saramago ütopya/distopya yazıyor diye, çıksın ortaya! Gördüğünüz gibi kendisi gayet gündelik yaşantımızı, toplumsal gerçekliklerimizi kaleme alıyor. İç dünyalarımıza değinmesi de cabası. Lütfen.

    Kitabın ikinci bölümünde bu eleştiri ve analiz temposu düşürülüyor ve objektif “ekonomi, din, devlet, siyaset” odağından uzaklaşarak, daha çok ana kahramanımız olan “Ölüm”e odaklanıyor.
    Ölüm geri dönüyor!
    Fakat bu sefer yöntemini değiştiriyor ve ölecek olan herkese, bir hafta öncesinden mektup gönderiyor. Buyurun, kaosa bir de buradan yakın. :)
    Yine bir kaos ortamı, bir hafta sonra öleceğini bilen insanlar kendilerini uyuşturucuya, sekse, alkole veriyor. Yine.

    Bu bölüm Ölüm’ün gözünden kaleme alınıyor. Saramago, o aykırı kişiliğini bir kez daha konuşturarak, ölümü bir kadın olarak tasvirliyor. Çirkin, korkunç, kaba ölüm imgesi yerine; zarif, çekici ve güzel bir ölüm çiziyor bizlere. İlk bölümün sonlarına doğru “arzulanan, aranan, istenen” ölüm; bu tasvirle tamanlanıyor adeta.

    Şöyle diyor olabilir mi Saramago acaba; “Siz hep ölümden korktunuz, onu korkunç, tiksinti verici, istenmeyen olarak bellediniz. Ama asıl korkmanız, sakınmanız gereken o değil. Korkmanız gereken; ölümün varken de yokken de hileye başvuran, kargaşa çıkaran, çığırından çıkan insandır!”
    Olabilir mi, ben soruyorum sadece…
    Çünkü bir şey hiç değişmiyor; ölüm yokken de varken de iktidar acımasız, din sömürü ile ayakta kalıyor ve insan hep ikiyüzlü!

    Bitireyim.
    Ölüm insanlara eflatun renkli mektuplarla, bir hafta sonra öleceğini bildiriyor. Fakat içlerinden birine (bir erkeğe) mektup gitmiyor, yani gidiyor da sürekli geri dönüyor. Ölüm mektubu gönderiyor, mektup geri dönüyor, geri dönüyor, geri dönüyor.
    Ölüm, bu kişiyi merak ediyor. Mektubun neden sürekli geri döndüğünü merak ediyor. Böylece kadın kılığına girerek bu adamı yakından tanımaya onun yanına gidiyor ve kitap başladığı cümle ile bitiyor:
    “Ertesi gün hiç kimse ölmedi.”