"Bazı subaylarımızın dediğine göre, İngilizler, kıpırdanan Hint Müslümanları yenildiğimizi iyice anlasınlar da uslu dursunlar diye bizi oraya götürmüşler. Esir olmak da savaşın cilvesidir diye birbirimizi teselli etmekteydik. Ama bir İngiliz astsubayı bir subayımızı tokatlayınca kahrolduk. İngiliz gemilerinin güle oynaya Çanakkale'den geçtiklerini, Fransızların Çukurova'ya girdiklerini, Ermenilerin Kars'ı aldıklarını, Yunanlıların İzmir'e çıktıklarını duyunca, üzüntüden ağlaştık. M. Kemal Paşa Anadolu'nun başına geçip de yedi düvele meydan okuyunca da sevinçten ağlaştık. Oradan Mısır'daki kampa getirdiler. Üç arkadaş kaçtık. Bilmediğimiz yollara düştük. Çölde kaybolduk. Yakalandık. Hapis yattık. Altı ay önce pis bir yük gemisiyle İstanbul'a getirip bıraktılar.
Bir daha vurulduk. Çünkü İstanbul hükümetinin esirlikten dönenlerle ilgilendiği yok. Çoğumuz hasta, yaralı, sakat, bakıma muhtaç. Devlet yüzümüze bakmıyor. Sanki İngilizler dost, bizler düşmanız. Allah Allah! Biz hangi devlet için savaşmıştık? O kadar sayageldiğimiz Padişahımızın devleti, böyle bize yabancı bir devlet olmuş. Rumlarla Ermeniler, sakat, yalnız gazileri tenhada sıkıştırıp dövüyorlar. Neyse ki ben dilenmeden ve dövülmeden bir iş buldum. Kuruş kuruş yol parası biriktirdim. Param tamam olunca yola çıktım. Sonunda Allahıma bin şükür, köyüme döndüm, evime kavuştum.
"ezeli düşman sayılan Moskof" yerle bir edilecek, 93 Harbi'nde savaş tazminatı karşılanamadığı için verilen Kars, Batum ve Ardahan tekrar Osmanlı Devleti'ne katılacaktı.
“Yavuz Sultan Selim'in Hırka-i Saâdet'i Mısır'dan getirip bu odadakı mevkıine koyduğundan beri kırk hafız nöbetle Kur'ân okur. Türk tarihinde bir dakika bile buradaki Kur'ân sesi kesilmemiştir. Gezintilerimde bir hakikat keşfettim. Bu devletin iki manevi temeli vardır: Fâtih'in Ayasofya minaresinden okuttuğu ezan ki hâlâ okunuyor! Selim'in Hırka-i Saadet önünde okuttuğu Kur'ân ki hâlâ okunuyor. Eskişehir'in, Afyonkarahisar'ın, Kars'ın genç askerleri siz bu kadar iki güzel şey için dövüştünüz!”
Türk milletinin ülküden yoksun olduğu sık sık söylenmekte ve bunun acılığı, milli başarısızlığa uğradı-ğımız zamanlarda daha çok duyulmaktadır. Kıbrıs konu-sunda, Birleşmiş Milletlerdeki son başarısızlık sırasında Cumhurbaşkanı Cemal Gürsel'in gazetelere geçen bir sözü çok ilgi çekicidir. O zaman Gürsel: "Yunanlılar Kıbrıs'ı, Bulgarlar Trakya'yı, Ruslar Kars'ı istiyorlar. Biz ne istediğimizi bilmiyoruz" demişti.
Buradaki "biz" zamiri şüphesiz Türkiye'nin resmî çevreleri, resmî sorumluları anlamında kullanılmıştır ve bu sorumlular cidden ne istediklerini bilmemektedir. Çünkü millî bir program yoktur. Siyaset bilgisi onlara göre "idare-i maslahat"tır. En büyük zekâ, köylü kurnaz-lığı ile karşısındakini kısa bir süre için aldatabilmektir. Bir tehlikeyi iki üç yıl geriye atmak bir zaferdir.
Oysa ki Türkiye'de ne istediğini bilen bir zümre var-dır. Bu zümre Türkçülerdir ve bütün Türklerin tek devlet halinde birleşmesini istedikleri için, yerine ve zamanına göre maceracılık, emperyalistlik; faşistlik ye kafatasçı-lıkla suçlanmaktadırlar.
Küçük ve zayıf Yunanistan kurulduğu günden beri Megalo idea, yani Bizans İmparatorluğunun diriltilmesi düşüncesinin ardında koşarken, dağınık ve geri Arap, İran Körfezi'nden Atlas Denizi'ne kadar Arap Birliği isteği-nin arkasında iken, Afrika'nın yeni çelimsiz devletleri kendilerine göre birer dış hedef gözetirken, geçmişin nice büyüklüklerinin mirasçısı olan Türk milleti millî bir ülkü gütmekten alıkonuyor ve bunu dış düşmanlar değil, Türk aydını olarak bilinen bir güruh yapıyor.
Eflak ve Bogdan, Avusturya'ya kaptirilmis, Bulgaristan bir anlamda bagimsizlik demek olan muhtariyete kavusmustu. Batum, Kars ve Ardahan, Rusya'nin eline gecmisti.