"Eski zamanlar, neşeli, tatlı ve basit zamanlar, sanki zaman genç ve korkusuzmuşçasına... Çünkü dünya değişiyordu, tatlılığı kalmamıştı, fazilet keza. Çürüyen bir dünyaya tasa sızmıştı; kaybolan neydi, terbiye, rahatlık ve güzellik mi?
Gelenekler tedricen zayıflarken ilişkilerin vaatleri artar. Kaybolan her şey beklenmedik şekilde diğerinde aranır. İlk önce Tanrı çekip gitti (ya da biz onun varlığını unutmayı tercih ettik). Bir zamanlar “deneyimlemiş olmak” anlamına gelen “inanç” (gloube, belief) kelimesi, doğru olmadığını bile bile bugün artık nispeten süfli bir tona büründü. Tanrı ile birlikte rahibe gidip günah çıkarma imkânı da kayboldu; dolayısıyla suçluluk hissi büyüyor ve artık kurtulma imkânı da yok. Doğru ile yanlış arasındaki farklar bulanıklaşırken, suçluluk hassas sorgulamalar karşısında önemsizleşmiyor, sadece gittikçe daha kestirilemez hâle geliyor. Giderek artan çileyi en azından nasıl yorumlayacağımızı bildiğimiz sosyal sınıf kültürü hayattan koparak, demeç ve istatistiklerden oluşan bir buhar haline geldi. Hatıralar ve etkileşimlerle dolu komşuluklar hareketlilik sebebiyle eriyip gitti. Tanışıklıklar sağlanabiliyor ama hepsi de kendi merkezleri etrafında dönüyorlar. İlişkilerin paleti büyüyor, gelişiyor ve renkleri artıyor ama bu çokluk onları buharlaştırıp vitrinden ibaret kılabiliyor. Kişilerin birbiriyle ilgilenme beyanının ötesine geçme düşüncesi bile derhal reddediliyor. Cinsel mahremiyetler bile böyle yaşanıyor, geçici, neredeyse tokalaşma gibi. Bu koşullarda hayat devam edebilir ve “imkânlar” doğabilir ama yine de bu farklı farklı ilişkiler muhtemelen istikrarlı asli bir ilişkinin kimlik-oluşturucu gücünün yerini tutamayacaktır. Yapılan çalışmaların gösterdiği üzere şunların ikisi de zorunlu: ilişki çeşitliliği ve kalıcı cinsel mahremiyet. Mutlu bir evliliği olan ev hanımları temas sorunlarından ve toplumsal izolasyondan muzdarip. Boşanmış erkekler sorunlarını ortaya dökmek için gruplar oluşturuyor ama ağlara dahil olarak bile boşanmayla doğan yalnızlığı yenemiyorlar.
I
rüknettin’in aynalarda ağladığı kadar var.
bir mevsimin kıyısından tutarsan rüknettin
kurak ovalara yağmurlar yağar,
ayak bileklerinden kavrarsan bir harfi,
kalbin şiir olup vadilerini sular.
senin de vadilerin vardır rüknettin!
kehanetler kurarsın, yağmalarsın kendini
kurtarıp o yangında ilk önce kalbini
niyedir, aynalarda azalır sesin.
II
doktorum
ben bu kalbimi sarınır örtünürüm
kış gecelerinde o nu yakar ısınırım
üşürsem helak olacağımdan korkarım.
doktorum
gayya kuyusuna inmek istemem
bana bir ip uzat, yağmurlar istemem
aynaları kırarım,suretimi istemem
mevsimler dönedursun, bu dünyayı istemem
yalnız Allah’ı anmak isterim
ben Allah’ı isterim.
III
Hakiki aşk, kaybolan bir eldiven ya da bulunan bir mendil için yeise kapılır, sevince bogulur; vefakarlıgı ve umutlan için ebedilige muhtaçtır. O, aynı zamanda hem sonsuz büyüklükten hem de sonsuz küçüklükten oluşur.