Bu Beden Benim Evim, Rupi Kaur’un her yıl Şubat ayında yeniden okuduğum üç kitabından üçüncüsü.
Süt ve Bal bende yaranın adını koyan, Güneş ve Onun Çiçekleri yeniden büyümeyi hatırlatan bir yerde duruyorsa; Bu Beden Benim Evim daha çok insanın kendi içine dönmesi, kendi bedeniyle, zihniyle ve geçmişiyle aynı evde yaşamayı öğrenmesi gibi geliyor bana.
Bu kitabı okurken en çok şunu hissediyorum: İnsan bazen kendine bile yabancılaşabiliyor. Kendi bedeninden, kendi düşüncelerinden, kendi sesinden uzaklaşabiliyor. Rupi Kaur bu kitapta bana tam olarak bunu düşündürüyor. Kendine dönmek, kendini yeniden duymak ve içinde yaşadığın bedeni sadece taşıdığın bir şey gibi değil, gerçekten ait olduğun bir yer gibi görmek…
Bu yüzden Bu Beden Benim Evim’in bendeki yeri farklı. Diğer iki kitap kadar kırılma ve yeniden çiçeklenme hissi var ama burada daha içe dönük, daha sessiz, daha kendinle baş başa kalan bir taraf var. Bazı sayfalar sanki insanın kendi kendine söylemesi gereken ama bir türlü söyleyemediği cümleler gibi.
Her yıl bu kitabı yeniden okuduğumda sayfalarına farklı notlar almam da bundan. Çünkü bedenimle, kendimle, geçmişimle ve içimde taşıdıklarımla kurduğum ilişki her yıl değişiyor. Daha önce altını çizdiğim bir satır bu sene bana uzak gelebiliyor; geçen yıl geçip gittiğim bir sayfa ise bu kez uzun süre aklımda kalabiliyor. Kitap aynı kalıyor ama ben değişiyorum. Bu yüzden bu üç kitabı her Şubat yeniden okumak bana kendimi yoklamak gibi geliyor.
Rupi Kaur’un dili yine çok sade. Belki de bazı okurlar için fazla sade. Ama benim için bu sadelik, özellikle bu kitapta çok yerinde. Çünkü insanın kendine dönmesi bazen büyük cümlelerle olmuyor. Bazen sadece küçük, net, içten bir satır yetiyor. Bir cümle geliyor ve insanın içinde uzun zamandır dağınık duran bir şeyi yerine