• 'Wattpad'den çıkan kitaplara 'Wattpad kitabı' demeyi sevmiyorum. Gerekçesi belki çok tatmin edici değil ama 'Wattpad'in geldiği hal yüzünden bir kitaba Wattpad kitabı demek sanki o kitabın önyargısını kamçılıyormuş gibi geliyor bana.
    Wattpad'le tanıştığımda sanırım 16 yaşındaydım, lise ikideydim ve kitap okumaya lise birde başlamış biri olarak kitaplar hakkında pek bir fikrim yoktu; umrumda olan tek bir isteğim vardı: Kaçmak. Ve Wattpad de bana kaçma olanağı sunuyordu, bir kere bedavaydı. Kitap alacak parası olmadığı için 45 dakika yürüyerek başka bir semtteki kütüphaneye giden biri için bu geri çevrilemez bir nimetti ve ben de çeviremedim haliyle.
    Wattpad'den toplasan on veya yirmi kitap okumuşumdur ve oraya bağlı kalarak kitap okumam da bir yılımı almamıştır. Ve bu zaman diliminde Büşra Küçük, Öznur Yıldırım, Büşra Yılmaz gibi bir çok 'popüler' yazarın kalemiyle ve kitabıyla tanıştım. Her ne kadar çoğu, geçmiş yılların verdiği bir gerekçeyle hafızamdan silinip gitse de bu üç yazar, okuyucuları sayesinde hâlâ hafızamda tazedir.
    Büşra Küçük'ün Kötü Çocuk'uyla tanışmam sınıfımdaki bir grup kızın "Meriç!" diyerek ölüp bitmeleriyle oldu. Bir kitap karakterine sempati beslemenin ne demek olduğunu, nasıl güzel hissettirdiğini bilirim, o yüzden hiçbirisini yadırgamadım ve elimin altındaki hikayeye başladım. Bitirmem, umduğumdan daha uzun sürdü, çünkü beklentim o kadar yüksekti ki kitabı okuduğumda resmen dibe çakıldım. Şu an Kötü Çocuk 1'in o zamanlardaki kalemiyle ilgili bir şey diyemem ama hatırladığım tek şey hikayenin çok sıkıcı olmasıydı ve Meriç'i de o kadar çok sevmemiştim. Kayra'ya karşı nötrdüm, Semih'i, Ömer'i, Bora'yı sevmiştim ama olay çok sıradan gelmişti. Yani bir lise vardı, babası bir anda karşısına çıkan bir kız vardı ve bu kız kötü çocuk dediği bir çocukla babasına inat takılıyordu falan. İlgimi çekmemişti. Ve ikinci kitabı bir süre okumadım, başka hikayelere baktım, okudum. Bir süre sonra, Kötü Çocuk'u özlediğimi fark ettim ve Küçük'e ikinci bir şans verdim; yine kaybettim. Yani haksızlık etmek istemiyorum, okunuyordu. Hikaye kendini okutuyordu ama sıkıcı geliyordu bana. Şu an inanın ne olduğunu hatırlamıyorum ikinci kitapta ama hikaye beni kendine çekmemişti ve ben ikinci kitabı bitirdikten sonra yine bekledim, üçüncü kitabı tekrar elime aldığımda bu sefer beklentim yüksek değildi ve belki de bundan dolayı hikaye çok güzel gelmişti. Hele son bölümleri o kadar hareketliydi ki bırakmadan okuyup bitirdim. Üçüncü kitabın sonundaki dram beni dördüncü kitaba götürdü ve onun da ilk kısımlarını hızlı hızlı okuduktan sonra her şey düzeldiğinde bıraktım.
    Küçük'ün karakterlerinin oturgan olduğunu hatırlıyorum. Mesela Meriç, Kayra'ya aşık olmadan önce de aynı Meriç'ti, olduktan sonra da değişmedi. Kendinden hiç taviz vermedi ve bence bu güzel bir şey. Bir de üçüncü ve dördüncü kitapta kaleminin biraz daha iyi olduğunu hatırlıyorum.
    Bir İki Üç Sen'i de elime almamın sebebi bunlardı. Küçük'e saymayı bıraktığım şanslarımdan birini daha verdim ve hayır, üzgünüm ama bu da tatmin etmedi.
    Açıkçası, yazarın kalemi iyi. Yani idare eder, okuduğum diğer 'Wattpad'den çıkan kitaplara nazaran akıcı ve güzel bir dili var ama yazar kurgu bakımından yetersiz sanırım.
    Bir İki Üç Sen'de Kötü Çocuk'tan farklı bir şey çok yoktu. Baran, Meriç; Ayaz, Semih; Arya da Kayra'ydı. Benzerlikler bana göre çok fazlaydı ve bu, dikkatimi o kadar dağıttı ki kitaba kendimi veremedim.
    Keşke, dedim. Keşke başka karakterler, başka bir kurgu, başka bir kategori bu kitabı şekillendirseydi. Ve kitabın son sayfasına kadar okuduğum hiçbir sayfa tatmin edici değildi, ama yine de sonunda Baran Ve Arya'nın ses kaydı yüzümde az da olsa bir tebessümün oluşmasını sağladı. Haksızlık etmek istemiyorum çünkü Bir İki Üç Sen'i de okuyalı baya oldu ve hatırladığım kadarıyla bir kitabı anlatmak o kitaba ve yazarına acımasızlık gibi geliyor bana. Umarım, bir hatam olmamıştır.
    Açıkçası bu incelemeyi yapmamın nedeni edebiyatın yüz karası muamelesini gören Büşra Küçük'le ilgili bir şey söylemek istemem. Bence Büşra Küçük acele etti. Kendine biraz daha zaman vermeli ve edebiyata daha başarılı yapıtlar vermeyi düşünmeliydi. Neler yaşadığını, neler düşündüğünü bilemem ama sanırım çoğu şey onun isteği dışında gerçekleşti. Bir takım nedenlerden dolayı bir hikaye yazdı ve bu kadar sevilmesini kendi bile beklemiyordu. Kitabın modeli bir kot markasının öncülüğüyle Türkiye'ye geldi ve Kötü Çocuk'un okuyucuları sayesinde büyük yankı uyandı.
    Küçük'ün "Kafamı dağıtmak için yazmıştım, bu kadar büyüyeceğini düşünmüyordum." gibi bir cümle kurduğunu hatırlıyorum (umarım yanlış hatırlamıyorumdur), demem o ki bence gelişen çoğu şey, Büşra Küçük'ten bağımsız gerçekleşti. Kendimi onun yerine koyuyorum, o sadece önüne şans eseri gelen bir fırsatı değerlendirdi. Bunun için onu suçlayamam ve çoğu kişi gibi tutup da ona hakaret edemem; etmem.
    Bence Wattpad sayesinde yazar unvanına kavuşan çoğu insan gibi Büşra Küçük'ten de umut var. Sadece biraz daha emek ve çaba gerek.
    Belki Kötü Çocuk, on yıl sonra unutulur. Büşra Küçük, kendini bu sektörden ayırır. Belki Wattpad, yıllar sonra ıssız bir sahraya döner ama edebiyatta bu devir hiçbir zaman unutulmayacaktır. Yüz yıl sonra torunlarımız edebiyat derslerinde Büşra Küçük'ün Kötü Çocuk kitabını belki on saniye, belki de saatlerce işleyecektir.
    Yaptığımız şeyler, sadece bizi değil, diğer insanları da dolaylı veya doğrudan etkiler. Bu, edebiyatta bir yazar için çok daha bağlantılı bir cümle oluyor.
  • İhsan Oktay Onar'ın bu muhteşem kitabında tek eksik olan bir sözlük. Bu kitap kelime dağarcığınızı geliştiriyor...
    İhsan bey'in bu kadar kelimeyi nasıl öğrendiğini merak ediyorum doğrusu. Bir elimde kitap, Bir elimde tablet. Tableti sözlük olarak kullanıyorum. Şu an itibari ile 10 sayfalık bir sözlüğüm oldu. Bu sebeple bu kitabı bitirmek öyle sandığınız kadar kolay değil. İnternet'te bir kaç kaynakta yer alan sözlüğe yeni kelimeler ekliyorum. İsteyen olursa kitabı bitirince sözlüğü paylaşabilirim.
    Yaşasaydı padişahlar, çatır çatır Osmanlıca konuşurdum diye geçirdim içimden.

    Çeşitli sitelerden yararlanarak oluşturduğum, yaklaşık 640 kelimeden oluşan, Puslu Kıtalar Atlası sözlüğü:

    • Abanoz: 1. Abanozgillerden, sıcak ülkelerde yetişen, kerestesinden yararlanılan birçok ağacın ortak adı 2. Bu ağacın ağır, sert ve siyah renkli tahtası 3. Koyu, parlak siyah
    • Adülkahır: Ödül Kahır olarakta bilinen bu bitki,ülkemizde yetişmez,daha ziyade tropikal iklimlerde,Kuzey Amerika ve Güney Asya bölgelerinde dağlık ve kayalık arazilerde kendiliğinden yetişen bir ağaçtır.Çiçekleri pembe renkte papatya ya benzer.Çok yıllık bir ağaç olup,sürgünleri damarlı ve kahverengi renktedir.
    • Abıru: 1.Yüz suyu. 2.Irz, namus, şeref, haysiyet.
    • Acem: Araplar'ın kendileri haricindeki yabancılar için kullandığı bu sözcük, Osmanlılar tarafından ise genellikle İranlıları nitelemek için kullanılmıştır. Bu sebepten dolayı Türkçe'ye de İranlı anlamında kullanılan bir sözcük olarak geçmiştir.
    • Acuze: Huysuz, yaşlı kadın
    • Agâh: 1.Bilen, bilgili 2.Haberli
    • Aglaya: (kişi) Ebrehe’nin Bünyamin için aldığı Rus cariyedir.
    • Ah minel aşk ve minel garip: Aşktan ve gariplikten
    • Ahali: 1. isim Aralarında aynı yerde bulunmaktan başka hiçbir ortak özellik bulunmayan kişilerden oluşan topluluk, halk
    • Akarca: Sürekli işleyen çıban, fistül
    • Akçe: 1. Küçük gümüş para
    • Akletmek: (Akıl etmek) Düşünmek, saymak, anmak, sanmak, tasavvur etmek, zannetmek, aklından geçirmek, planlamak
    • Akreb: Akrep burcu
    • Aksak: 1. Aksayan, hafifçe topallayan
    • Alamet: Belirti, işaret, iz, nişan
    • Âlem: Evren
    • Alemsattı: Bünyamin’in baş amiridir. Kağıtçıbası, göygoycubaşı, kasidecibaşı ve
    • Alet Edavat: Bir el işini veya mekanik bir işi gerçekleştirmek için kullanılan araçlar
    • Aleyhillane: Lanet ona
    • Ali Said Çelebi: Uzun İhsan Efendi’nin zihninde yasadığına inanan tek kisidir.
    • Âlim: Bilgin
    • Alimallah: Söylenen bir sözün doğruluğuna inandırmak için "en iyisini Allah bilir" anlamında kullanılan bir söz
    Allahumme Ya Vedud: "Allahumme Ya Vedud Ağzını Bağla Dilini Tut" şeklinde okununan bir duadır. Müslüman uydurma ve caiz olmayan dualara yönelmemelidir. Ya Vedud Allah’ın isimlerinden bir tanesidir. Elbette bu isimle dua dilebilir ama meşru olmayacak gayeler için bu esmayı kullanmak asla caiz değildir.
    • Alman Ektileri: ???
    • Alman Eküleri: ???
    • Altar: Tapınaklarda, üzerinde kurban kesilen, günlük yakılan, dinî tören yapılan taş masa, sunak.
    • Âmâbaşı: Dilencilerde bir kısım amiri
    • Amme Cüzü: 1. Namaz sureleri denilen kısa sureleri içinde bulunduran kuran i kerimin son 20 sayfasina verilen isimdir. 2. Amme Sûresiyle başlayan Kur'ân-ı Kerim'in son cüz'ü.
    • Anber: Ada balığının bağırsaklarında toplanan yumuşak, yapışkan ve misk gibi kokan, kül renginde madde. 2. güzel koku. 3. güzellerin saçı.
    • Apış Arası: İki bacağın arasında kalan yer.
    • Aptes: 1 - Müslümanların, namaz kılabilmek için el, ağız, burun, yüz, kol, ayak yıkama ve başa, enseye ıslak el gezdirme, kulağı temizleme biçiminde yaptıkları arınma.
    • Arap İhsan: Kocamustafapasalı Arap İhsan Uzun İhsan Efendi’nin dayısıdır.
    • Arkebüz: XV. yüzyılda Fransa'da kullanılmaya başlanan, taşınabilir ateşli silah. // Namludan dolan tüfek.
    • Arpacık: Göz silleri enfeksiyonlarından biridir.
    • Aruz Vezni: Aruz ölçüsü ya da aruz vezni (Osmanlıca: vezn-i aruz), nazımda uzun veya kısa, kapalı ya da açık hecelerin belli bir düzene göre sıralanarak ahengin sağlandığı ölçü.
    • Asesbaşı: Yeniçeri Ocağındaki askerî görevinin yanı sıra, başkentin düzenini korumakla da yükümlü olan yirmi sekizinci ortanın çorbacıbaşısı // Asayiş - Polis Müdürü
    • Atlas: Bir konuyu açıklamak için hazırlanmış resim veya levhalardan oluşmuş kitap (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Aynalı kerteriz: Pusulanın yönü ile hedef nokta arasındaki açıyı gösteren ölçü aleti.
    • Ayranı Kabarmak: 1. öfkelenmek, coşmak
    • Aza: Vücut parçası, organ
    • Azamet: 1. Ululuk, büyüklük
    • Azap Kapısı: İstanbulda bir sur kapısı
    • Azat: Serbest bırakma,
    • Azül Taşı: ???
    • "Bab-ı Humayûn: Topkapı Sarayı’nın üç törensel kapısından biri olan ve I. Avlu’ya geçit veren Bâb-ı Hümâyûn, Fatih Sultan Mehmed tarafından 1478 tarihinde yaptırılmıştır. Orijinalinde İki katlı, simetrik, iç ve dış cephe arasında kubbeli bir mekâna sahip olan dikdörtgen planlı kapı, Orta Çağ kalelerini ve iki yanındaki nişlerle Selçuklu yapılarının anıtsal portallerini hatırlatır. İki yanında kapıcı koğuşları yer alır. Üst kat padişahların çeşitli alayları (törenleri) izlediği bir Hünkâr Kasrı olarak kullanılmıştır. Kapının iç ve dış cephelerinde Kur’ân-ı Kerim'den ayetler, Sultan Abdülaziz’in tuğrası ile Ali b. Yahya es-Sufi’nin imzasını taşıyan ve 1478 tarihini veren Arapça bir kitabe yer alır. Bu kitabeyi günümüz diline çevridiğimizde şu cümleler yazılıdır:
    “Allahın inayeti ve izniyle, iki kıtanın Sultanı ve iki denizin Hakanı, bu dünyada ve ahirette Allah'ın gölgesi, Doğu’da ve Batı’da Allah’ın gözdesi, karaların ve denizlerin hükümdarı, Kostantinopolis Kalesinin fatihi, Sultan Mehmed Han oğlu Sultan Murad Han oğlu Sultan Mehmed Han, Allah mülkünü ebedi kılsın ve makamını feleğin en parlak yıldızlarının üstüne çıkarsın, Ebu’l-Feth Sultan Mehmed Han’ın emriyle, 883 yılının mübarek Ramazan ayında bu mübarek kalenin temeli atılmış ve sulh ve sükûneti güçlendirmek için yapısı gayet sağlam olarak birleştirilmiştir”
    • Balyemez: Kara ve deniz savaşlarında kullanılan, orta çapta, uzun menzilli, tunçtan top
    • Balyos: Osmanlı Devlet'inde Frenk ve özellikle Venedik elçilerine verilen ad
    • Banlamak: Bağırmak
    • Barbut: Zarla oynanan bir kumar türü
    • Bareta: (Baret) Küçük takke, papaz takkesi
    • Barka: Büyük sandal
    • Barkalonga: Eskiden İspanyolların büyük küreklerle kullandıkları gambot sınıfı teknelere denir.
    • Başeski: 1. Yeniçeri bölüklerinin en kıdemsiz subayı ve erlerinin en kıdemlisi. 2. Saray ahırı erlerinin en kıdemlisi.
    • Başgedikli: En yüksek rütbeli astsubay (Kıdemli Başçavuş)
    • Başkarakullukçu: Yeniçeri koğuşlarında ayak hizmetlerini gören yeniçerilerin amiri. Osmanlı ordusunda geri hizmetle görevli bir takım yardımcı askerlerine, yeniçeri teşkilatındaki emir çavuşlarıyla emir erleri ve yeniçeri ağasına bağlı olarak hizmet veren imalathanelerin sanatkar ve çalışanlarına da ‘karakullukçu’ adı veriliyordu.
    • Batakçılar: Borcunu ödememeyi alışkanlık edinmiş kimse.
    • Bayraktar: Osmanlı askerî örgütünde yeniçeri ve öteki kapıkulu ortaları ile sipahilere, beylerbeyi ve daha başka ümeraya bağlı birliklerin bayraklarını taşıyan kimselere verilen san. 
    • Bedesten: Kumaş, mücevher vb. değerli eşyaların alınıp satıldığı kapalı çarşı
    • Beher: Her bir 
    • Bekçi: (kişi) Yüzyıllardır bir sedir üzerinde uyuyan kişi.
    • Beşe: 1. “Baş ağa”dan esinlenme. Büyük erkek evlat, ilk doğan erkek çocuk.
    • Bet: Kötü
    • Beyeh: Çıkışma bildirmek için kullanılan bir söz
    • Beyhude: 1. sıfat Yararsız, anlamsız
    • Bezen: (Bezek) Süs
    • Bıcılgan: Kadınların meme uçlarında, çocukların ayaklarında, hayvanların ayak parmaklarıyla bileklerinde ter, pislik, çamur v.s. sebeplerden ileri gelen sulu yara.
    • Biçare: Çaresiz
    • Bileği Taşı: Bıçak, çakı, makas vb. kesici araçları bilemekte kullanılan ince taneli sarı şist (Şist: Kolayca yapraklara ayrılabilen, silisli, alüminli tortul kayaçların genel adı)
    • Billur: Kesme cam, kristal
    • Binbereket: (kişi) İri memeleri, koca göbeği ve büyük sağrılarıyla devanasını andıran dilenci bir kadındır. Tam yedi sırnaşık çocuğu anaları pozunda dilendiren ve Hınzıryedi’nin bile çekindiği bir kadındır.
    Bir eli kan, bir eli katran: Çeşit çeşit kötülükler yapmasıyla tanınmış kişi.
    • Bistüri: Neşter.
    • Börk: Genellikle hayvan postundan yapılan başlık
    • Bucurgat: Vinç
    • Bukağı: Ağır cezalıların ayaklarına takılıp ucuna pranga bağlanan demir halka
    • Burç: Kale burcu, savunma amaçlı kalelerde savunma etkisini arttırmak ve rahat karşı savunmaya geçebilmek adına inşa edilen kale bölümüdür. Bu yapılar, düz kale surlarının ön cephesine bir çıkıntı oluşturacak şekilde inşa edilir. Buraya konuşlandırılan askerler, herhangi bir saldırı sırasında rahat bir şekilde savunmaya geçer. Tarihte bu yapılar, düşman askerlerinin üzerine kızgın yağ dökmek, taş atmak ve barut ateşlemek için kullanılmıştır.
    • Burun otu: Burna çekilen tütün, enfiye
    • Buyurgan: Sık sık buyruk veren, buyruk verir gibi konuşan.
    • Buyurmak: Bir şeyin yapılmasını veya yapılmamasını kesin olarak söylemek, emretmek
    Bünyamin: Kumral bıyıklı, iri gözlü ve ölçülü yüz hatlarıyla yakısıklı bir delikanlı
    • Cahil: 1. Öğrenim görmemiş, okumamış
    • Camgöz: Takma gözlü.
    • Cedi: Oğlak burcu
    • Cellat Mezatı: Bir mahkum cellada verildi mi, esvabıyla (giysi) beraber üzerinden çıkan her şey cellatların olurdu; bu eşyalar toplanır ve senede bir veya iki defa büyük bir mezat ile satılır, tutar bedelleri cellatlar arasında taksim edilirdi. Buna «Cellat mezatı» denilirdi.
    • Cendere: 1. Pres 2. Bir şeyi sıkmak, ezmek gibi işlerde kullanılan düzenek.
    • Cepken: Kolları yırtmaçlı ve uzun, harçla işlenmiş bir tür kısa, yakasız üst giysisi
    • Cerahat: İrin toplamış, irinli (mikroplu)
    • Ceriha: Yara
    • Cevza: İkizler burcu
    • Cıvalı zar: Bir yüzü ağır olacak biçimde yapılmış, hileli zar
    • Ciharyek: Tavlada zarın 4-1 gelme durumu
    • Cühela: Bilgisizler, cahiller
    • Cümbüş: 1. isim Eğlence
    • Cürmü meşhut: Bir kimseyi suçu işlerken şahitlerle birlikte yakalamak. Çaba göstermek
    • Cüz Kesesi: Eskiden mahalle mektebine giden çocukların Elifbâ’larını (alfabe) ve Kur’an cüzlerini koydukları, boyna asılan, kumaştan yapılma kese.
    • Çağanak: 1. Çalgılı, neşeli ve gürültülü bir biçimde,
    • Çağrışım: 1. isim, ruh bilimi Bir düşünce, görüntü vb.nin bir başkasını hatırlatması 2. Davranışlar, düşünceler ve kavramlar arasında yer ve zaman birliğinin etkisiyle kurulan bağlantılar sonucu, bilinç alanına bunlardan birisi girdiğinde ötekini de bilince çekmesi olayı, tedai
    • Çakaralmaz: Basit, ilkel tabanca
    • Çakşır: Paça bölümü diz üstünde veya diz altında kalan bir tür erkek şalvarı
    • Çalgı: Müzik aleti, çalgı aleti, enstrüman
    • Çalık: Yüzünde çıban veya yara yeri olan
    • Çeçe Sineği: 1. Uyku hastalığına yol açan trypanosoma gambiense parazitini taşıyan sinek türüdür. 2. İki kanatlılardan, insana uyku hastalığı aşılayan, sinekten büyük bir cins Güney Afrika böceği (Glossina)
    • Çekül: Ucuna küçük bir ağırlık bağlanmış iple oluşturulan, yer çekiminin doğrultusunu belirtmek için sarkıtılarak kullanılan bir araç, şakul
    • Çeldirme: Yanılmaya yol açmak.
    • Çeşmibülbül: 1. Üzeri beyaz, sarmal süsler ve çiçek motifleri ile bezenmiş cam işi. 2. Çeşm-i bülbül (Bülbülün gözü), 18. yüzyılın sonunda III. Selim’in Mevlevi dervişi Mehmet Dede’yi cam tekniklerini öğrenmek için Venedik’e göndermesi sonucunda ortaya çıkmış bir cam işleme sanatıdır.
    • Çıkın: Bir beze sarılarak düğümlenmiş küçük bohça, çıkı
    • Çiftenara: Birbirine bağlı iki küçük dümbelekten oluşan müzik aleti
    • Çolak: Eli veya kolu sakat olan (kimse)
    • Çorbacı: Yeniçerilerde bir birlik komutanı. Osmanlı saray teşkilâtında Acemi Ocağı ile Osmanlı ordusunun yaya askerini teşkil eden bölük zabitlerine verilen addır.
    • Çuha: Tüysüz, ince, sık dokunmuş yün kumaş
    • Dabbetü'L Arz: Dâbbetü'l Arz, İslam eskatolojisinde ahir zamanda (yerden) ortaya çıkacağına inanılan canlı varlıktır.
    Eskatoloji İnsanlığın nihai kaderi veya dünya tarihini sonuçlandıran olaylar, daha kaba bir tabirle dünyanın sonu ile ilgilenir.
    • Dalkavuk: 1. Kendisine çıkar sağlayacak olanlara aşırı bir saygı ve hayranlık göstererek yaranmak isteyen kimse, huluskâr, yağcı, yalaka, yağdanlık, yalpak, yaltak, yaltakçı, kemik yalayıcı, çanak yalayıcı 2. Saraylarda devlet büyüklerini nükteli sözlerle eğlendiren kimse
    • Damla: Kalbe inen inme, felç
    • Damlalı: Felçli
    • Daniska: Danimarkalı Âlâ (İyi, pekiyi)
    • Darbezen: (Darbzen) Osmanlı zamanında kullanılan, ikisi bir ata yüklenebilir top
    • Darçın: Diğer Türk dillerinde (Azerice darçın; Türkmence dalçın; Kırgızca darçin; Kazakça darşın) kullanılan Türkçedeki tarçın sözü
    Baharattan maruf kabuk ki, yakıcı ve lezzetli olup, toz hâlinde kullanılır, (bk.) Tarçın. Aslının dârû-yi Çin olduğu söylenirse de aslı Çin darısı anlamına gelen «dâr-ı Çin» dir. Tarçın suyu eskiden keyif verici bir içki olarak kullanılırdı. "
    • Darülfülfül: Ülkemizde yetişmeyen Dar-ül fülfül Doğu Hint adalarında yabani olarak yetişmekte aynı zamanda da ekimi yapılmaktadır.Halk tabiriyle uzun biber ve Tiflis biberi olarak anılır,yaprak dökmeyen tırmanıcı bir bitkidir. Beden ısıtıcı ve öksürük kesici olarak kullanılan bir baharattır."
    • Deccal: İslam mitolojisine göre ahir zamanda, Mesih'in ikinci kez yeryüzüne gelmesinden önce insanları dini inancından saptırarak kötülüğe ve sapkınlığa yönelteceğine inanılan ve şeytanı temsil eden varlıktır.
    Hristiyan eskatolojisinde Antichrist, Yahudi eskatolojisinde ise Armilus karşılığı olarak bilinir."
    • Defteri Kebir: Yevmiye defterlerine kaydedilmiş olan işlemleri buradan alarak sitemli bir şekilde hesaplara dağıtan ve düzenli olarak bu hesaplarda toplayan muhasebe defteridir. Defteri Kebir'in diğer adı da Büyük defter'dir
    • Dehliz: Üstü kapalı, dar ve uzun geçit
    • Deliler: Osmanlı kara ordusunda görevli bir askeri birliği
    • Demkeş: Nefes çeken, soluk çeken. (Osmanlıca'da yazılışı: dem-keş)
    • Keyfçi, Şarap İçen
    • Demlenmek: İçki içmek
    • Denk: Yatak, yorgan, kumaş vb. eşyanın sarılıp bağlanmış biçimi, balya
    • Devi: Kova burcu
    • Devletlû: Devletli
    • Didinmek: Çok güçlük çekerek sürekli çalışmak
    • Dikâlâsı / Dik Âlâsı: Genellikle hoş karşılanmayan bir durumun aşırılığını anlatan bir söz
    • Dikke: İğne.
    • Dirim: Hayat, yaşam
    • Diş Kirası: 1. Bir kimseye fazladan verilen para, armağan vb.
    2. Osmanlı döneminde zengin köşk veya konaklarda iftara davet edilen misafirlerin yanında fakir halk içinde sofralar hazırlanır, çat kapı gelen Allah misafiri geri çevrilmez, içeriye alınırdı. İftarın verildiği köşk veya konak ziyafet evi halini alırdı, iftar sofralarda tabiri yerindeyse kuş sütü hariç her şey bulunurdu. Misafirler iftarını yapıp teraviye gitmek üzereyken hane sahibi tarafından kadife keseler içerisinde gümüş tabaklar, kehribar tesbihler, oltu taşlı ağızlıklar, gümüş yüzükler. Diş kirası olarak hediye edilirdi. Fakir fukaraya ise hane sahibinin zenginliği ve cömertliğine bağlı olarak içinde gümüş akçe veya altın paralar bir kadife kese içerisinde diş kirası olarak verilirdi. Yemeğini bitirenler diş kiralarını aldıktan sonra "Kesenize bereket", "Allah daha çok versin", "Ziyade olsun" gibi dualarla konaktan ayrılırlardı.
    “Diş kirası” denilen bu hediyenin zarif gerekçesi, davetlilerin o gece zahmet edip gelerek hane sahibinin sevap kazanmasına vesile olmasıdır.
    • Diz Çakşırı: Paça bölümü dizin altında veya üstünde kalan erkek şalvarı.
    • Dizdar: Osmanlı Devleti'nde kalelerin savunması, güvenliği ve yönetimden sorumlu komutan. Dizdarlar, görevleri gereği beylerbeyi, sancakbeyi ve kadıya karşı sorumlu ve onların denetimi altındaydı.
    Dolama: Tırnak yöresindeki yumuşak bölümlerin, bazen de kemiğin iltihaplanmasından ileri gelen ağrılı şiş
    Dölyatağı: Rahim,Dölyatağı veya Uterus memelilerde gebelik organı.
    Rahim, ucunda rahim ağzı (serviks) bulunan, yanlarda da boynuz şeklinde Fallop tüpleri yer alan, kasılma yeteneği güçlü kaslardan oluşan armut şeklinde bir yapıdır. Rahim içindeki boşlukta rahim iç tabakası (endometrium) yer alır.
    • Dört Cihar: Tavlada zarın 4-4 gelme durumu
    • Dubara: Tavlada zarın 2-2 gelme durumu
    • Dübeş: Tavlada zarın 5-5 gelme durumu
    • Düstur: Genel kural
    • Düşeş: Tavlada zarın 6-6 gelme durumu
    • Ebcet: Arap alfabesinin her harfi bir rakamı karşılayan ve anlamsız sekiz kelimeden oluşan değişik bir düzeni.
    • Ebrehe: (kişi) Teşkilat-ı İstihbarat-ı Humayûn'un efendisidir.
    Ebrehe (ö. MS 525 veya en geç 553),Habeşistan'daki Aksum Krallığı'nın Yemen valisi iken sonradan bağımsızlığını ilan ederek Yemen kralı olmuştur.
    Ebrehe Fil Suresi ile ilgili efsanevi anlatımların kahramanlarından biridir. Bu anlatımlara göre Ebrehe, Yemen'de, Aksum Krallığı'na bağlı Hristiyan bir vali idi ve Arapların her sene hac amacıyla Mekke'ye gitmelerini istemiyordu. San'a'da büyük bir kilise yaptırdı ve ismini Kuleys koydu. Ebrehe Habeş Kralı'na halkın hac için ancak Kuleys'i ziyaret edebileceklerini, Mekke'ye gidenlere izin vermeyeceğini yazarak onun da desteğini aldı. Ebrehe'nin haccı engelleme niyeti Yemenli Arapları öfkelendirdi. Rivayete göre Nukayl isminde bir yerli, Kuleys'e girerek kimsenin olmadığı bir zamanda içeriyi harabeye çevirdi, kirletti ve kayıplara karıştı. Ebrehe ağır bir hakarete uğramıştı. Olayın üzerine bir de kilisenin yanması eklenince vali intikam almaya karar verdi, Kâbe'yi yıkmak ve enkazı fillerle Yemen'e taşımak için dört bin fil ve üç yüz bin Habeşli'den oluşan ordusu ile harekete geçti. Mekke çevresine kadar gelen öncüler Mekkelilerin koyun ve develerini alıp konaklama yerleri olan Taif'e kaçırdılar. Ebrehe Mekke emiri olan Abdulmuttalib'in pazarlık tekliflerini de geri çevirdi. Ordu Mekke üzerine yürümeye hazırlanırken gökyüzü Ebabil kuşları ile doldu, gagaları ve ayaklarında taşıdıkları taşlar ile Ebrehe ordusunu taş yağmuruna tuttular. İstilacı ordu bozguna uğradı. Etleri lime lime dökülerek ölüyorlardı. Kalanlar Ebrehe de içlerinde olduğu halde perişan bir vaziyette Yemen'e doğru kaçtılar."
    "Ebüşşeyh: (kişi) EBÜ’ş-ŞEYH Hadîs âlimi. Künyesi Ebû Muhammed olup, adı Abdullah bin Muhammed bin Ca'fer İbni Hibbân'dır. 274 (m. 887) senesinde doğdu. On yaşından itibaren hadîs-i şerîf dinlemeye ve ilim öğrenmeye başladı. Ebü'ş-Şeyh diye tanınan Abdullah bin Muhammed, 369 (m. 973) yılında vefât etti.

    Ebü'ş-Şeyh, başta babası olmak üzere, Mahmûd bin Ferec, İbrâhîm bin Sa'dan, Muhammed bin Abdullah, Muhammed bin Esed el-Medînî, Ahmed bin Muhammed, Ebû Bekr İbni Ebî Âsım, İshâk bin İsmâil er-Remlî, Ebû Halîfe el-Cumehî, Ahmed bin Hasen es-Sûfi, Ebû Ya'lâ el-Mevsılî ve birçok âlimden hadîs-i şerîf dinlemiş ve ilim öğrenmiştir.
    • Ecinni Taifesi: Cin Topluluğu
    • Efkâr: Tasa, kaygı
    • Efraim: Teşkilat-ı istihbarat-ı humayûn'un ilk büyük efendisi tefeci çırağı.
    • Efrasiyab: (kişi) İran edebiyatının ünlü şairi firdevsî'nin şehname adlı eserinde Alp Er Tunga'dan bahsedilirken ona verilen isimdir.şehname'de efrasiyab kahraman,yiğit ve korkusuz bir insan olarak tanıtılır ve rüstem'in efrasiyab'ı nasıl yendiği anlatılır.
    • Efsun: Büyü
    • Ehli dubara: Hilenin ve düzenbazlığın ustası
    • Ehli işret: İçki içme erbabı
    • Ehli Keyif: 1. Bir şeye kendini aşırı vermiş olan, çok bağlı, meraklı, tutkun 2. Rahatına düşkün kimse, keyif sahibi
    • Ehlikeyf: İçki.
    • El Kimya: Simya (alchemy, alchimie) kelimesi Arapça "el-kimya"(alkheemee) kelimesinden gelir. İlk uygarlıklardan, 17yy'dan itibaren, hatta 19 yy'da modern kimyanın gelişimine kadar varlığını sürdürmüştür.Mezopotamya, Mısır, Hint, Çin,Yunan, Roma, İslam ve Avrupa'da simya maddenin tanınması ve anlaşılması çabasında önemli yer tutmuştur.
    Simya , kimyanın ilk şekli denilebilecek bilim, büyü, sanat karışımı olarak tanımlanabilir. Simyanın çoğunlukla amacı "Filozof Taşı" olarak adlandırılan bir ruhani etken varlığına nesnelerin özünü dönüştürmekti. Bu bir anlamda maddeyi altına çevirmek ve ölümsüzlüğü elde etmekti.
    Simya nedir?
    Günümüzdeki modern kimya biliminin temelleri atılmadan binlerce yıl önceden başlayıp, 17. yüzyıla kadar etkileri devam eden, maddeleri birbirine karıştırıp, değiştirmeye çalışan kişiye simyacı, bu insanların yaptıkları çalışmalara ise simya denir.
    • Eni konu: İyiden iyiye. İyice.
    • Enfiye: Kurutulmuş tütünden yapılan ve burna çekilen keyif verici, aksırtıcı toz, burun otu
    • Enfiye Kutusu: Enfiye taşımak için kullanılan genellikle süslü kutu.
    • Entrika: Bir işi sağlamak ya da bozmak için girişilen gizli çalışma, oyun, dolap, düzen, dek, desise, hile.
    • Envai çeşit: Çeşit Çeşit
    • Ergimek: Sıcaklığı artırılmak yoluyla bir cisim katı durumdan sıvı duruma geçmek, zeveban etmek
    • Esed: Aslan burcu
    • Esedi Altınlar: Yabancı altını
    • Esedî: Osmanlılar tarafından özellikle XVII. yüzyıldan itibaren kullanılan bir para birimi.
    • Esrefî: 1. Mısır altını. 2. Yavuz Sultan Selîm'in, Mısır'da bastırdığı paralar üzerinde sâdece Sultan ünvanı olup, bu paralara sultanî veya esrefî adı verilirdi. Böylece Osmanlı altınları da esrefi, şerifi adlarıyla anılmaya başlandı.
    • Esvap: Giysi
    • Eşkinci: Savaşa giden eyalet askeri.
    • Eşraf: Bir yerin zenginleri, sözü geçenler, ileri gelenler
    • Evliya: Ermiş
    • Eyyamıbahur: 31 Temmuz ile 7 Ağustos arasında, sıcaklıkların maksimum seviyeye çıktığı, yılın en sıcak günlerinin yaşandığı dönem
    • Ezgi: Belli bir kurallara göre düzenlenmiş, kulağa hoş gelen ses dizisi, haz, nağme, melodi
    • Failatun – Failatun – Failun: Divan edebiyatında sık kullanılan aruz kalıplarından birisidir.15li kalıplardandır.
    • Faka Bastırmak: tuzağa düşürmek
    • Fasıl: Bölüm, kısım, devre
    • Fasıla: Aralık, ara, kesinti
    • Fels: İslâmiyet’in ilk devirlerinden itibaren basılan bakır veya bronz sikke.
    • Ferman: 1. Buyruk, emir 2. Osmanlı Devleti'nde padişahın verdiği, uyulması gerekli hükümleri taşıyan yazılı buyruk, yarlık
    • Feryad: Bağırıp çağırma
    • Feryat: Haykırış, çığlık
    • Fî Tarihinde: Oldukça eski bir zamanda, bir zamanlar
    • Fiili livata: Fiili livata bir erkeğin başka eşcinsel bir erkeğe yada bir erkeğin bir kadına arkadan(dübüründen) yaklaşmasına Livata denmektedir. Bunu olayın hukuktaki adı Fiili livata'dır.
    • Filinta: Namlusu kısa, kurşun atan bir çeşit küçük tüfek
    • Filuri: Eski Ceneviz para birimi
    • Flemenk: Kuzeybatı Avrupa'da Ren Irmağı deltası çevresindeki "Çukur Ülkeler" (Alçak Ülkeler, Aşağı Ülkeler) de yer alan şimdiki Hollanda ile Belçika'nın kurulmasına kadar varlığını sürdüren çeşitli kontluk ve dukalıklar ve sonra doğan devlete 1830 yıllarına kadar verilmiş olan addır.
    • Flok: Geminin cıvadrasına çekilen üçgen yelken
    • Forsa: Gemilerde kürek çeken tutsak veya hükümlü kimse
    • Frenk: Frenk veya Efrenç, Osmanlıda Avrupalılara, özellikle de Fransızlara verilen ad.
    • Fuzuli: Yersiz, gereksiz
    • Gadir: 1. Haksızlık etme, zarar verme. 2. Acımasızlık, merhametsizlik, kıygı.
    • Gadr: Hainlik, vefasızlık, merhametsizlik. Muamelede aldatmak.
    • Gaflet: Aymazlık
    • Galen: Bergamalı Galen (Claude Galen; Yunanca Galenos, Latince Galenus, İslam dünyasındaki adıyla Calinus;d. 129 - ö. 216), tıp doktoru, bilim insanı ve filozof.
    Antik Roma'nın en önemli hekimlerindendir. Deneysel fizyolojinin kurucusu ve dünyanın ilk spor hekimi ve kabul edilmiş; Hekimlerin İmparatoru, Şeyhû’s Seyadile (hekimlerin babası) gibi unvanlarla anılmıştır.[2] Galen’in tıbbi görüşleri “Galenizm” olarak adlandırılır ve yüzyıllar boyunca tıpta etkisini sürdürmüştür[3]. Tıbbın yanı sıra farmakoloji alanında da yeni teoriler geliştirmiştir.
    • Gark olmak: Gömülmek, Batmak
    • Gayb: Gayb,Gaip veya Gayp, (Arapça: غيب) İslam inanışına göre görünmez anlaşılmaz yani akıl ve 5 duyu ile algılanamaz âlem.
    • Gedik: Gedik osmanlıdaki dükkan açma hakkına denir. Bu vasfa sahip olabilmek için çıraklık kalfalık yapıp ustalık belgesini almak gerekir.
    Bir işi yapmak, bir şeyden yararlanmak yolunda verilen hak, imtiyaz
    • Gedik Sahibi: Çıraklıktan ve kalfalıktan yetişip, ustalık makamına geçmek.
    • Gıpta: Beğenilen bir kişi veya şeye benzemeyi istemek, imrenmek
    • Gothik: Gotik, kendine has özelliği olan bir sanat anlayışı ve yazı şekli. Gotik yazılar ilk baskı denemelerinde denenmiş, çoğunlukla Almanlar tarafından kullanılan bir yazı stilidir. Gotik sanatı 12. yüzyılın ikinci yarısında Romanesk sanatının değişmesiyle, Latin sanatına bir tepki olarak ortaya çıkmıştır.
    • Gök Kubbe: Gök
    • Göygoycubaşı: Goygoycu dilencilerin başı. Goygoycular kör olduklarından yedekçi adlı yardımcılarıyla altı kişilik gruplar halinde, birbirlerini omuz başlarından tutarak tek kol nizamında dilenirdi.
    • Gözleri Yuvalarından Uğramak: Şaşkınlık hali.
    • Göztaşı: Boya ve tarım ilacı olarak kullanılan mavi bakır sülfatın halk dilindeki adı. 
    • Güden: Kalınbağırsak
    • Güderi: 1.Genellikle geyik veya keçi derisinden yapılmış yumuşak ve mat meşin 2.Bu meşinden yapılmış
    • Gülam: Kölelerden oluşan, hükümdarı korumakla görevli olan askeri birlik. (Osmanlı'da Kapıkulu askerleri)
    • Gülbank: Hep bir ağızdan ve makamla yapılan dua veya ant
    • Gürz: Silah olarak kullanılan ağır topuz
    • Hacıyatmaz: Yere nasıl bırakılırsa bırakılsın, dibinde bulunan ağırlık nedeniyle dik bir durum alan oyuncak.
    • Hadsiz: 1. Sınırsız, ölçüsüz, aşırı, kontrolsüz 2. Hudutsuz, sınırsız, nihayetsiz 3. Kontrolsüz.
    • Hafız İbni Hacer: İbn Hâcer el-Askalanî (d. 18 Şubat 1372, Kahire - ö. 2 Şubat 1449), Mısır'lı hadis alimi.
    Tam adı 'Ebu'l Fazl Şihabuddin Ahmed bin Ali bin Muhammed el-Askalanî olan alim 18 Şubat 1372 yılında Mısır'ın Kahire şehri yakınlarında doğdu. Küçük yaşlarda anne-babasını kaybetti, eğitimini babasının dostları üstlendi. 9 yaşında hafız oldu ve 12 yaşında babasının bir dostuyla Mekke'ye gitti. Mekke'de hadis derslerinin yanı sıra fıkıh, Arapça ve matematik dersleri aldı. 20 yaşından sonra ise seyahat etmeye başlayarak gittiği şehirlerdeki bilginlerle görüşerek ilmini arttırdı. Ardından yine memleketi Mısır'a döndü ve Mısır sultanının görevlendirmesiyle Diyarbakır'a kadı olarak gitti.
    İbn Hâcer, asıl uğraşı olan hadisin yanı sıra, fıkıh ve fıkıh usulü, tefsir, lugat, edebiyat ve tarihle de meşgul olmuştur.
    • Halep çıbanı: Kaşıntılı bir sivilce gibi başlayıp yangılı yaralar olarak genişleyen ve en az bir yıl süren deri hastalığı; şark çıbanı.
    • Haleti Ruhiye: İnsanın ruh hâli. Manevi ve iç durumu.
    • Halvet: 1. Hamamlarda çok sıcak küçük yer
    2. Yabancı bir kadınla yabancı bir erkeğin bir odada, kapalı bir yerde yalnız kalmaları.
    • Hamel: Koç burcu
    • Harısinî: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
    • Harisini: Aynaya parlaklık veren ve yedi asal cisimden biri.
    • Hasen: Güzel, hüsün, güzellik
    • Hasılat: 1. Ürün 2. Gelir, kazanç
    • Hasım: 1. Düşman, yağı 2. Bir oyun, dava veya yarışta karşı taraf
    • Hattat: Çok güzel el yazısı yazan sanatçı
    • Havacıva: Sığırdiligillerden, Akdeniz bölgesinde yetişen ve köklerinden kırmızı boya elde edilen, çok yıllık otsu bir bitki
    • Hayreti mucip: Hayreti icap ettiren, hayreti gerektiren
    • Hepyek: Tavlada zarın 1-1 gelme durumu
    • Hercümerc: Altüst, karmakarışık, darmadağınık, allak bullak
    • Heybe: Omza geçirilebilen tek gözlü bir çanta türü
    • Hınzır: 1. Domuz 2. Genellikle hoşa giden bir davranış veya durum için şaka yollu söylenen bir söz 3. Yaramaz, haylaz 4. Katı yürekli, kötü düşünen, gaddar 5. Kurnaz, içten pazarlıklı olan
    Hınzıryedi: “Bağdat Acem mülkü olmadan çok önce bu kentte hırsızın biri açılmadık
    kilit, girilmedik ev, soyulmadık konak bırak(mayan), gözden sürmeyi, alttan minderi, parmaktan yüzüğü, kulaktan küpeyi çalıp gününü gün, gecesini sefa eyleyen biridir. Bu hırsız tam anlamıyla bir kılık değiştirme ustasıdır. Sadece yakalanmamasının değil, onun meslekteki başarısının nedeni de budur. Domuz yedirildiği için Hınzıryedi denilmiştir.
    • Hırpani: Perişan, derbeder. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Hışım: Öfke, kızgınlık
    • Hıyarcık: Kasık lenf bezlerinin iltihaplanması.
    • Hiciv: Bir kişi, olay ya da durumun, iğneleyici sözlerle, alaylı ifadelerle eleştirilmesidir.
    • Hilat: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Kaftan
    • Hilye-i şerif: Hz. Muhammed’in sıfatlarını anlatan manzum veya nesir halindeki yazılar, kitaplar ve tablolar
    • Hiyle: Aldatmak, kandırmak maksadıy­la yapılan düzen, oyun, dek, desise, dolap, entrika.
    • Horkum Taşı (Sayfa 72): ???
    • Hoyrat: Kaba, kırıcı ve hırpalayıcı
    • Humbara: Demir veya tunçtan dökülmüş, yuvarlak ve boş olan içine patlayıcı maddeler doldurulup havan topu veya el ile atılan, yuvarlak bir tür bomba, kumbara
    • Huruç hareketi: 1. Kale kuşatıldığında kuşatma kuvvetlerine yapılan kontra-atak saldırı.
    • Husye:  Er bezi, testis.
    • Husye Burmak: İşkence yöntemi. Testisi döndürmek.
    • Hut: Balık burcu
    • Hüllüoğlu Oyunu: Ütmeli aşık oyunlarından Hüllüoğlu oynanış olarak Çizgili Aşık oyununa benzer. Dizilişi daha değişik olan bu oyunda önce düz bir çizgi çizilir. Çizginin tam ortasına aşıklardan biri dik olarak konur. Buna Hüllüoğlu adı verilir. Oyuncular Çizgili Aşık oyununda olduğu gibi kararlaştırdıkları sayı kadar Hüllüoğlu’nun sağına ya da soluna aşıkları dizerler. Belirledikleri kaleye sakalarla atışlarını yaparlar. Kaleye en yakın atan birinci, ondan sonrakiler ikinci üçüncü olur.
    • Hülyalı: Hayal kuran veya insanı hayal kurmaya sürükleyen
    Hüsnü kabul göstermek: İyi karşılamak, güler yüz göstermek
    • Hüsnühal: İyi hâl.
    • Hüsnühal Kâğıtları: Bir kimsenin yaşamında kötü bir şey bulunmadığını gösteren resmî kuruluşlarca verilen belge, iyi hâl belgesi.
    • Irlamak: Türkü, şarkı söylemek, yırlamak
    • Iska Geçmek: Hedefi tutturamamak.
    • Istavroz Çıkartmak: Hristiyanların elleriyle haç işareti yapmalarına istavroz çıkartma denir. İstavroz Baba, oğul ve kutsal ruhu temsil etmektedir.
    • Izdırap: Acı, üzüntü, sıkıntı, keder
    • İblis: Şeytan
    • İbn-İ Merdüveyh: İsfehan’da yetişen hadîs, tefsîr ve târih âlimlerinin büyüklerinden. İsmi, Ahmed bin Mûsâ bin Merdüveyh el-İsfehânî olup, künyesi Ebû Bekr’dir. İbn-i Merdüveyh diye tanınır. Hadîs ilminde çok bilgisi vardı. 323 (m. 935)’de doğdu. 410 (m. 1019) senesi Ramazân-ı şerîf ayında vefât etti. İsfehan ve Irak âlimlerinden ders okudu. Ebû Sehl bin Ziyâd, Ahmed bin Abdullah bin Delîl, İshâk bin Muhammed bin Ali el-Kûfî ve başka âlimlerden ilim öğrendi. Kendisinden de, Ebü’l-Kâsım İbni Mende, Ebû Abdullah es-Sekâfî, Ebû Mutı’ el-Mısrî ve başka zâtlar ilim öğrendiler.
    • İbrik: Su koymaya yarayan kulplu, emzikli kap
    • İdrak Etmek: 1. akıl erdirmek, anlamak, kavramak 2. erişmek, ulaşmak 3. algılamak
    • İhsan etmek: Bağışta bulunmak, bağışlamak.
    • İhtimam: 1. isim Özen 2. Özenli bakım
    • İkircikli: 1. İşkilli 2. Kararsız, mütereddit 3. Kararsız, mütereddit bir biçimde
    • İletki: Bir açıyı ölçmeye ve başka bir yerde aynı açıyı çizmeye yarayan, yarım çember biçimindeki araç, açıölçer, mastara, minkale
    • İncitmebeni:  Kanser.
    • İnmeli: Bir tarafında inme (hareketsizlik, felç) bulunan, mefluç
    • İntikal: Bir yerden başka bir yere geçme, geçiş
    • İnziva: 1. Toplum hayatından kaçıp tek başına yaşama 2. Dış dünyayla bütün bağlarını keserek Tanrı'yla birleşebilmek için insanın kendi içine kapanması
    • İptila: Düşkünlük, tiryakilik
    • İsilik: Terlemekten veya sıcaktan vücutta meydana gelen küçük pembe kabartılar, ısırgın
    • İstifrağ: Kusma.
    • İstihare: Girişilecek bir işin hayırlı olup olmadığını rüyadan anlamak için abdest alıp dua okuyarak uyuma.
    İşret Âlemi: İçki sefası, İçkili Eğlence
    İşve: Kadınların ilgi çekmek, gönül çelmek için takındıkları hoş, aldatıcı tavır, kırıtma, naz, cilve, eda
    • İtalik: Yatık Yazı
    • İtdirseği: Arpacık
    • İtikat: 1. İnanma, inan. 2. İnanç
    • İtimat: Güven, güvenç, emniyet
    • İzbe: 1. Basık, loş, nemli, kuytu (yer) 2. Sapa
    • İzzetü İkram: Ağırlama
    • Kadırga: Hem yelken hem kürekle yol alan, özellikle Akdeniz'de kullanılmış bir savaş gemisi
    • Kadidi Çıkmak: 1. çok zayıflamak, bir deri bir kemik durumuna • gelmek 2. iskeleti görünmek
    • Kadim: Başlangıcı olmayan, eski, ezelî
    • Kadit: 1. Güneşte veya hafif alevde kurutulmuş et. 2. İskelet. 3. Çok zayıf
    • Kadrini bilmek: Değer, zâtî kıymet bilmek
    • Kâfir: 1. Tanrının varlığını ve birliğini inkâr eden kimse
    2. Genellikle Müslüman olmayanlara verilen ad"
    • Kaftan: Çoğu ipekten yapılan, bir tür uzun, süslü üst giysisi, Hilat
    • Kağıtçıbaşı: Yazı gereçlerinin sağlanması, saklanması ve gerekli yerlere dağıtılması ile yükümlü olan kimse.
    • Kâhin: 1. Doğaüstü yollardan gizli, bilinmeyen şeyleri, geleceği bilme iddiasında bulunan kimse 2. Yahudilerin din reisi
    • Kakule: Zencefilgillerden, sıcak iklimlerde yetişen güzel kokulu bir bitki. Elettaria ve Amomum cinslerini kapsayan bitkilerin genel adıdır. Batı ve Güney Hindistan, Güneydoğu Asya’nın sıcak bölgelerinde yetişen, 4-5 m boyunda, büyük yapraklı çok yıllık bir bitki cinsidir.
    • Kâkül: Alna düşen kısa kesilmiş saç, perçem
    • Kalafatçı: 1. Gemi ve kayıklarda kalafatlama işini yapan kimse. 2. Kalafat yapan veya satan kimse. 
    • Kalfa: 1. Aşaması çırakla usta arasında bulunan zanaatçı 2. Mimar yardımcısı 3. Saraylarda ve büyük konaklarda halayıkların başında bulunan kadın 4. İptidailerde hoca yardımcısı 5. Çocukları evlerinden alarak okula, okuldan evlerine götüren kimse
    • Kalyoncu: Osmanlılarda yalnız savaş zamanlarında çalışmak üzere her yıl belli bölgelerden toplanan deniz eri.
    Karabina: Tüfeğe veya muskete benzer ancak daha kısa ve daha güçsüz ateşli silah. Birçok karabina tüfek modeli geliştirilmiştir, aynı mühimmatı kullanırlar ancak daha az uzunluktadırlar.
    • Karakullukçu: Yeniçeri ocağı bölük ve ortalarında odaları ve odaya gelen konukların ayakkabılarını temizlemek, yemek kaplarını yıkamak ve benzeri işler görmekle yükümlü er.
    Karina: 1. Gemi omurgası 2. Gemi teknesinin su içinde kalan bölümü
    • Kaside: On beş beyitten az olmayan, bütün beyitlerin ikinci dizeleri en baştaki beyit ile uyaklı olan ve çoğu kez büyükleri övmek için yazılan divan edebiyatı şiir türü
    • Kasideci: 1. Kaside yazan şair 2. Birine yaranmak amacıyla aşırı övgüde bulunan kimse
    • Kasidecibaşı: Kaside yazan şairlerin başında bulunan kimse.
    • Kasnak: Enli çember
    • Katmerli: 1. Katmeri olan, kat kat olan 2. Çok fazla olan, aşırı
    • Kav: Ağaçların gövdesinde veya dallarında yetişen bir tür mantardan elde edilen ve çabuk tutuşan, süngerimsi madde.
    • Kavs: Yay burcu
    • Kaynana Zırıltısı: Bir sap etrafında çevrilen, çevrildikçe takırtılı bir ses çıkaran çocuk oyuncağı.
    • Kebabe: Kebabe (Piper cubeba), karabibergiller familyasına dahil bir bitki türü. Kebabe, karabiber bitkisinin arkabasıdır ve anavatanı Endonezya ve Çin'dir.
    • Kefere: Müslüman olmayanlar, kâfirler
    • Kelepir: Değerinden çok aşağı bir fiyatla alınan veya alınabilecek olan şey, okazyon
    • Kem: Kötü
    • Kenef: Tuvalet
    • Kerte: 1. İşaret için yapılmış çentik veya iz, kerti 2. Derece, radde
    • Kerteriz: Herhangi bir cismin yönü ile esas alınan yön arasındaki açı.
    • Keşmekeş: Karışıklık.
    • Kethüda: Zengin kimselerin ve devlet büyüklerinin buyruğunda çalışan, onların birtakım işlerini gören kimse, kâhya
    • Kezzap: Kezzap (Nitrik Asit), bileşiminde üç oksijen, bir hidrojen ve bir azot bulunan kuvvetli bir asittir. HNO3 formülüyle gösterilir. Konsantrasyonu arttıkça daha tehlikeli olur, gliserin ile reaksiyona sokulduğunda nitro gliserin elde edilir. Dinamit, çeşitli patlayıcılar, plastik ve gübre yapımında kullanılır.
    • Kıblenüma: Kıble yönünü göstermek için, bulunulan yere göre özel işareti olan pusula.
    • Kıpti: Eski Mısır halkı
    • Kıraat: Kur'an'ı belli kural ve işaretlere göre okuma
    • Kıraathane: Kahve, kahvehane
    • Kırba: Sakaların içinde su taşıdıkları ağzı dar, altı geniş, deriden yapılmış kap, su kabı, matara
    • Kifayet: Bir işi yapabilecek yetenekte olma, yeterlik, liyakat, iktidar.
    • Kiriş: Okçulukta kiriş, yayın tutturulduğu ve çekildiği sert iptir. Eski Türkçede kirişe "tirkeş" ya da "çile" de denmektedir. Saf ipekten yapılan sert bir sicimden oluşur.
    Kisnis: (Kişniş) 1. Maydanozgillerden, yaprakları maydanozu andıran, 20-60 santimetre yüksekliğinde, tüysüz, bir yıllık ve otsu bir bitki (Coriandrum sativum) 2. Bu bitkinin baharat olarak kullanılan kurutulmuş meyvesi veya tohumu
    • Kollukçu: Kollukçu (Kullukçu) Zabıta hizmetlerini yürüten kişilere denir. Semtlerde o bölgenin en büyük zabıta âmirinin emrinde kolluklar, yani bugünkü tabirle karakollar bulunurdu.
    • Kolomborne: Demir gülle atan bir top türü.
    • Köçek: Kadın kılığına girmiş erkek dansçı.
    • Kör İmbik: Kör (gagasız) imbik, katı maddelerin ısıtılınca, ara bir hal olan sıvı hâle geçmeden doğrudan gaz hâle geçmesi (Süblimleşme) için kullanılır. Ürün (süblime), «kör» miğferin kanalında toplanır.
    • Körük: Ateşi canlandırmak için kullanılan ve açılıp kapandıkça içindeki havayı üfleyen araç.
    • Köse: Bıyığı, sakalı çıkmayan (erkek)
    • Kötek: 1. Baston, sopa 2. Sopayla atılan dayak, patak
    Kubbealtı Vezirleri: Kubbealtı vezirleri, Osmanlı devletinde dîvân-ı hümâyûn üyesidirler. Askerî sınıfa mensup beylerbeyi rütbeli paşalar arasından sadrâzam ve pâdişâh tarafından seçilirler. Sadrâzama bağlı olarak çalışırlar. Sadrâzama ve pâdişâha danışmanlık ederler, verilen özel görevleri yerine getirirlerdi. Dîvân müzakerelerinde ve siyasî herhangi bir işin hallinde de tecrübeli devlet adamları olan kubbealtı vezîrlerinin fikirlerinden istifade edilirdi.
    • Kubur: Tuvalet deliğinden lağıma inen boru
    • Kufi: (kûfi) Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    • Kûfî: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    • Kukuleta: Yağmur, soğuk vb. dış etkilere karşı başa geçirilen, giysiye dikili veya ayrı olarak kullanılan başlık
    • Kulaç: Metrik sisteme geçilmeden önce özellikle denizcilikte kullanılan bir uzunluk ölçüsü.
    • Kulampara: Oğlancı
    • Kurtubî: Muhammed bin Ahmed el-Kurtubi, (doğum tarihi XI. Yüzyılın sonları ve XII. Yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir.), Eserlerinde Ehl-i Sünnet’i savunan, başta Mu’tezile olmak üzere İmâmiye, Râfiziyye, Kerrâm’îyye gibi fırkaları eleştiren âmelde Malikî, i'tikatta Eş’ari olmakla birlikte, mezhep taassubuna karşı tavır takınan ve taklitçiliği bir metot olarak benimsemediğini dile getiren[3] Endülüslü ve Arap, muhaddis, müfessir, fakih, dilci ve kıraat âlimi.
    Kurtubi, Endülüs'ün yetiştirdigi büyük alimlerdendir. Endülüs Emevileri’nin başşehri olan, dönemin ilim yuvası Kurtuba’da dünyaya geldi. Doğum tarihi 12. yüzyılın sonları ve 13. yüzyılın başları olarak tahmin edilmiştir. Kurtuba'da çiftçilikle uğraşan bir ailenin çocuğu olarak dünyaya geldi. Babası Hıristiyan İspanyolların 16 Temmuz 1230 tarihinde gerçekleştirdikleri bir saldırıda öldürüldü. Kurtubi, gençlik yıllarında çömlek yapımında kullanılan toprak taşımacılığı ile uğraşarak ailesinin geçimine yardımcı olmuştur.
    Kuvvetle Muhtemel: Büyük olasılıkla
    • Küfe: Genellikle söğüt veya başka ağaç dallarından örülen, yük taşımaya yarayan, kaba ve dayanıklı sepet
    • Küfi: Arap yazısının düz ve köşeli çizgilerle yazılan eski bir biçimi
    • Külahçı: Külah (Başlık) yapan kimse
    • Külhan: Hamamları ısıtan, hamamın altında bulunan kapalı ve geniş ocak, cehennemlik
    • Külhani: Külhanbeyi, kabadayı, serseri, hayta
    • Külliyat: Külliyat, bir yazar ya da şairin tüm eserlerini bir araya toplayan dizi.
    • Küstah: Saygısız, kaba, terbiyesiz (kimse)
    • Lap Taşı: Bir çocuk oyununda kuka olarak dikilen şeyi kaleden çıkarmak için kullanılan yassı taş.
    • Levye: 1. Bir mekanizmanın kumanda kolu 2. Bir şeyi yerinden oynatmak, kaldırmak, harekete geçirmek, gevşetmek vb. için kullanılan, kaldıraca benzer araç
    • Lisan-ı erazil: Rezil, aşağılık kimselerin dili, argo
    • Lisan-ı hal: Hal dili; meramını durum ve görünümüyle anlatma
    • Livata: Oğlancılık 
    • Lonca: Belli bir iş kolunda usta, kalfa ve çırakları içine alan dernek, korporasyon
    • Maamma: Anlaşılmayan, bilinmeyen
    • Madrabaz: 1. Hayvan, balık, sebze, meyve vb. yiyecekleri yerinden getirerek toptan satan kimse 2. Hile yapan kimse
    • Mağrip: kuzeybatı Afrika bölgesi. Tarihte, Müslüman idaresi sırasında İber Yarımadası, Malta ve Sicilya'yı da içerirdi.
    • Mahcup: Utangaç
    • Mahmur: 1. Sarhoşluğun sebep olduğu sersemlik içinde olan 2. Uykudan sonra üzerinde sersemlik, ağırlık bulunan 3. Süzgün, dalgın bakışlı (göz)
    • Mahmuz: Çizmenin, potinin arkasına takılan ve binek hayvanlarını dürtüp hızlandırmaya yarayan demir veya çelik parça.
    • Mahmuzlamak: Hızlanması için hayvana mahmuzla dürtmek.
    • Maiyet: Üst görevlinin yanında bulunan kimseler, alt kademedekiler.
    • Mangır: Akçenin büyüğü olan para.
    • Manivela: 1.Bir ucunun bağlı bulunduğu bir nokta çevresinde dönen kol 2.Kaldıraç.
    • Mano: Kumar oynatan kişinin kazançtan aldığı pay
    • Mapamundi: Dünya haritası
    • Marazi: 1. sıfat Hastalıkla ilgili, hastalıklı 2. Hastalık derecesinde olan
    • Martaloz: 1. Eskiden saraylarda çalışan garsonlara verilen ad. 2. Çift cinsiyetli
    • Maşa: Ateş veya kızgın bir şey tutmaya, korları karıştırmaya yarayan iki kollu metal araç
    • Maşrapa: Metal, toprak, plastik vb.nden yapılmış, ağzı açık, kulplu, bardağa benzeyen, küçük kap
    • Maval: Yalan, uydurma söz
    • Mayna: Yelken indirme, fora karşıtı.
    • Mazbata: Tutanak.
    • Mazgal: Yağmur sularını kanalizasyon şebekesine çekmek için kullanılan üzeri parmaklıklı demirle kapatılmış delik.
    • Mebun: Erkekleri baştan çıkarıp, paralarını alan erkeklere verilen ad. ibne (Eşcinsel)
    • Meddah: 1. Taklitler yaparak, hoş hikâyeler anlatarak halkı eğlendiren sanatçı 2. Öven, aşırı övgüde bulunan kimse
    • Medet Ummak: Yardım beklemek.
    • Mehdi: "hidayete erdirilen ya da hidayete vesile olan" anlamlarına gelmektedir. "Kendisine rehberlik edilen", Allah tarafından yol gösterilen, hususi ve şahsi bir tarzda Allah'ın hidayetine nail olan kişi manasındadır. Ahir zamanda geleceğine ve İslam'ın dünya hakimiyetini gerçekleştireceğine inanılır.
    • Mekruh: İslam dininde, dinî bakımdan yasaklanmadığı hâlde yapılmaması istenen
    • Mel'un: 1. Tanrı tarafından lanetlenmiş olan, lanetli 2. Lanetlenmiş kimse 3. Nefretle karşılanan, kötü
    • Mengene: 1. Onarma, işleme, düzeltme vb. işlemlerin uygulanacağı nesneyi sıkıştırıp istenildiği gibi tutturmaya yarayan bir tür alet 2. Pres
    • Meşum: Uğursuz
    • Metris: Askerin çarpışma sırasında korunması için yapılan toprak siper.
    • Metruk: Bırakılmış, terk edilmiş
    • Mevzi: Bir askerî birliğin yeri veya bu birlik tarafından ele geçirilen bölge.
    • Meyus: Kederli; üzgün
    • Meyyit Kapısı: Ölü Kapısı
    • Mezat: Açık artırma ile satış
    • Mezatçı: Arttırma ile satışı yönlendiren kimse
    • Mıknatısiyet: Mıknatıslık
    • Mihel Çıkmazı: Mihel, Ahırkapı’da hekimlik yapan biridir.
    • Minelaşk: “Aşktan” demektir. (Ah Minelaşk: Hat sanatında kahreden aşk anlamına gelen ağlayan iki göz ve bir eliften oluşan çizim.)
    • Minelgaraib: “Gariplikten” demektir.
    • Mizaç: Huy, yaradılış, tabiat, karakter
    • Mizan: Terazi burcu
    • Muallim: Öğretmen
    • Muhakeme: Yargılama, akıl süzgecinden geçirmek, düşünmek
    • Muhasara: 1. Kuşatma 2. Çevirme
    • Muhkem: Sağlam, sağlamlaştırılmış
    • Muhteva: İçerik
    • Mukadderat: Yazgı
    • Mumcu: Yeniçeri Ocağında çavuşlardan sonra gelen, yeniçeri ağasına bağlı on iki subaydan her biri.
    • Mumhane: Mum üretim yeri
    • Muntazaman: Düzenli olarak
    • Murassa: Değerli taşlarla bezenmiş, cevahirle süslenmiş 
    • Murdar: 1.Kirli, pis 2.Cinsel birleşmeden sonra yıkanmamış (kimse) 3.Dinî kurallara uygun olarak kesilmemiş olan (hayvan)
    • Musallat: Bir kimse veya şeyin üzerine bıktıracak kadar düşen (kimse)
    • Mutemet: 1.Dairelerde, iş yerlerinde bazı para işlerine bakan görevli. 2. Kendisine inanılıp güvenilen kimse.
    • Mutrip: Çingene
    • Müdavim: Bir işi sürekli yapan, bir yere sürekli giden (kimse), gedikli
    • Mükellef: Eksiksiz, özenli bir biçimde yapılmış
    • Müneccim: İnsanları ve olayları etkilediği inancına dayanan ilim dalıyla uğraşan kimse; astroloji ve yıldız falcılığını meslek edinen kişi.
    • Müptela: 1. Bağımlı 2. Tutulmuş 3. Âşık, vurgun
    • Mürdesenk: Doğal kurşun oksit 
    • Müreşebbis: Girişimci
    • Mürmür Kuşu: ???
    • Mürmürbağa Eti: ???
    • Müstehzi: Alay eden, alaycı.
    • Müşteri: Jupiter
    • Mütalaa: 1. Etüt 2. Herhangi bir konu üzerinde ayrıntılı düşünme ile oluşan görüş ve yorum
    • Mütevazı: 1. Alçak gönüllü 2. Gösterişsiz, iddiasız
    • Nağme: 1. Güzel, uyumlu ses, ezgi, melodi 2. Ezgi 3. Birinin yalandan ve nazlanarak söylediği söz
    • Nakkaş: 1. Yapıların duvar ve tavanlarına süslemeler yapan usta, bezekçi 2. Nakışçı
    • Nakşetmek: Kalıcı ve etkili olmasını sağlamak, işlemek.
    • Nazar: Belli kimselerde bulunduğuna inanılan, kıskançlık veya hayranlıkla bakıldığında insanlara, eve, mala mülke hatta cansız nesnelere kötülük verdiğine inanılan uğursuzluk, göz
    • Nazari meseleleri çözmek: Ilmi kaide ve fikri gayrete dayanan, teorik çözüm.
    • Nekkarezen: Nakkare çalan kimse
    • Nemçe: Osmanlı devrinde, Avusturya'ya ve halkına verilen ad.
    • Nemrut Suratlı: 1. Yüzü gülmeyen. 2. Acımaz, can yakıcı
    • Nevale: Gereken yiyecek ve içecek şeyler, Azık
    • Neyzen: Ney çalan kimse
    • Nüfuz Etmek: 1. bir şeyin içine işlemek, geçmek 2. inceliğine varmak, anlamak 3. etkili olmak
    • Nükte: İnce anlamlı, düşündürücü ve şakalı söz, espri
    • Odabaşı:  1.Hanlarda çalışan uşakların başı 2.Yeniçeri kuruluşunda görevi alaylarda selam törenlerini düzenlemek ve yönetmek olan subay 
    • Okka: 1,282 kilogram veya 400 dirhemlik ağırlık ölçüsü birimi, kıyye 
    • Ordu-Yu Hümayûn: Osmanlı İmparatorluğu'nun ordusudur.
    • Otlakiye: Osmanlı döneminde, devlet malı otlaklarda yayılan hayvanlardan alınan vergi.
    • Öküz zar: Cıvalı zar
    • Ömrü Billah: Hiçbir zaman veya şimdiye kadar.
    • Öterbülbül: Alemsattı’nın yardımcısı inmeli biridir.
    • Palanka: 1. Ağaç ve toprakla yapılmış, hendekle çevrilmiş küçük hisar
    • Paluze: Zerdeçal kullanılarak hazırlanan, jöle kıvamında bir tatlı
    • Paluze tenli gülam: Buruşuk tenli asker.
    • Parsa toplamak: Gösteriden sonra, bir kutu, tepsi vb. gezdirerek izleyicilerden para istemek.
    • Payanda: Bir duvarı tutmak, yıkılmasını önlemek için yanlamasına dayatılan destek.
    • Paye: 1. isim Rütbe 2. Derece, aşama
    • Paytak: Çarpık, eğri bacaklı
    • Pazubent: 1. Belli bir amaçla kola geçirilen enli kuşak, kolçak. 2. Kol muskası.
    • Penciyek: Tavlada zarın 5-1 gelme durumu
    • Pencüse: Tavlada zarın 5-3 gelme durumu
    • Pes Perde: Alçak ve kalın ses
    • Peştemal: 1. İş yaparken bele bağlanan uzun, geniş dokuma 2. Hamamda örtünmek ve kurulanmak için kullanılan ince dokuma 3. Başa örtülen dokuma
    • Pışpışlamak: 1. Bebeği kucakta yavaş yavaş sallayarak uyutmaya çalışmak 2. Teselli etmek, avutmak
    • Pîr: 1. Pir, (Farsça: pir, ""ihtiyar, yaşlı, koca""), tarikat kurucusu mutasavvıf (Mutasavvıf: Tasavvuf inançlarını benimseyerek kendini Tanrı'ya adamış kimse, İslam gizemcisi, sufi). 2. Yaşlı, koca, ihtiyar kimse
    • Pirpak olmak: Tertemiz bir duruma gelmek.
    • Pistol: Tabanca şarjörü
    • Piştov: Osmanlı ordusunda bir süre kullanılan, paçavrayla sıkıştırılmış barutu horozunda bulunan çakmak taşı ile ateşleyip kurşun bilyeyi atan, kısa namlulu, tek atış yapılabilen bir tür tabanca
    • Pota: 1. Toprak veya mâdenden yapılmış, kimyacı, eczâcı, mâdenci veya kuyumcu âletlerindendir. 2. Altın, gümüş ve benzeri mâdenlerin eritilimesine mahsustur. 3. İçinde madenlerin eritildiği ve şekillendirildiği kap. 4. Bir çeşit tas.
    • Pundura Getirmek: Fırsat kollamak.
    • Rahle: Üzerinde kitap okunan, yazı yazılan, bazıları açılıp kapanabilen alçak, küçük masa
    • Raptedilmek: Tutturulmak, bağlanmak
    • Rendekâr: Fransız matematikçi ve filozof René Descartes. (RENe DEsCARtes)
    • Rivayet: 1.Söylenti 2. Bir olay, bir haber veya sözü nakletme
    • Rubu tahtası: Çeyrek daire şeklinde, yıldızların ufuksal açıklık ve yükseklik olarak koordinatlarını saptamaya yarayan astronomi aleti
    • Sabık: Geçen, önceki, eski
    • Sadak: Ok ile yay koymaya yarayan torba. Daha çok omuzdan bir bağla sırta asılır (sırt sadağı) ya da belde kemere takılı (bel sadağı) olarak taşınır.
    • Sağrı: Memeli hayvanlarda bel ile kuyruk arasındaki dolgun ve yuvarlakça bölüm
    • Sahaf: Genellikle kullanılmış ve eski kitap alıp satan kitapçı
    • Sahtekâr: Sahte işler yapan, düzmeci, sahteci
    • Saka: Evlere, mezarlara su taşımayı iş edinmiş olan kimse
    • Sakilik: İçki dağıtan, içki toplantılarında sohbet eden kimse.
    Saksoncubaşı: Saksonlar, Osmanlı padişahlarının av maiyetinde bulunan ve av köpeği yetiştirmekle görevli bulunan yeniçeri koludur. Başlarında saksoncubaşı bulunur.
    • Sanduka: Mezarın üzerine yerleştirilmiş, tabut büyüklüğünde tahta veya mermer sandık
    • Sanı: Sanma durumu veya sonucu, zan, zehap
    • Sarraf: 1. Kuyumcu 2. Mesleği, değerli kağıt ve metal paraları birbiriyle değiştirmek, tahvil alışverişi yapmak olan kimse
    • Savsaklamak: Belirli bir sebebi olmaksızın bir işi isteyerek geri bırakmak, geciktirmek, umursamamak, ertelemek, sallamak, ihmal etmek
    • Sebare: ???
    • Sebaye Dü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
    • Sebayüdü: Tavlada zarın 3-2 gelme durumu
    • Sedir: Arkalıksız, üstü minderli ve yastıklı olabilen, oturmaya veya yatmaya yarayan ev eşyası, divan
    • Sefaret: Elçilik
    • Seğirtmek: Sıçrayarak yakın bir yere doğru koşmak.
    • Selamet: 1. Esen olma durumu, esenlik 2. Her türlü korku, tasa ve tehlikeden uzak, güvende olma durumu 3. Anlatıma temel olan düşüncenin her bakımdan doğru ve sağlam olması"
    • Seratan: Yengeç
    • Serbaz: Yürekli, yiğit, korkusuz (kimse)
    • Serdengeçti: Fedai
    • Seretân: Yengeç burcu
    • Serpuş: Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
    • Sersem Sepelek: Sersem bir biçimde, sersemliği geçmeden
    • Sevr: Boğa burcu
    • Seyis: At bakıcısı
    • Seyyare: Gezegen.
    • Sırım: Bazı işlerde sicim yerine kullanılan, ince ve uzun, esnek deri parçası
    • Sırnaşık: 1. Can sıktığına, rahatsız ettiğine aldırmadan bir kimseden sürekli, yalvarırcasına istekte bulunan ve bu isteğinde direnen (kimse) 2. Rahatsız eden, sıkıntı veren 3. Yapmacık
    • Sırrolmak: Bir şey veya kimse akılalmaz bir biçimde ortadan yok olmak
    • Sicim: Keten, kenevir vb. bitkilerin liflerinden yapılan ince ip, kınnap
    • Siğil: Deride, özellikle ellerde oluşan zararsız, pürtüklü küçük ur
    • Silah Horozu: Silahın patlamasını sağlayan parça
    Tetik çekilirken önce horoz kalkar sonra tetik bir sınır noktasına dayanır. Bu noktadan sonra tetik çekilmeye devam edilir ise horoz düşer ve silah ateş eder. Bu Kullanım şeklinde horoz kalkarken toplu döner ve ateşe hazır bir fişek yatağı namlu ağzına gelir. Her tetik çekildiğinde, mermi ister ateş alsın, ister almasın, yuva dönerek diğer mermi namlunun ağız hizasına gelir ve horozun iğnesi bu merminin kapsülüne vurarak mermiyi ateşler.
    • Sille: Elin iç yüzüyle vurulan tokat.
    • Simsar: Komisyoncu
    Bir iş karşılığında yüzde alan kimse
    • Simurg: Simurg veya bir diğer ismiyle Zümrüdü Anka efsanevi bir kuştur. Pers mitolojisi kaynaklı olsa da zamanla diğer Doğu mitoloji ve efsanelerinde de yer edinmiştir. Sênmurw (Pehlevi) ve Sîna-Mrû (Pâzand) diğer isimlerindendir. Ayrıca zaman zaman sadece Anka kuşu olarak da anıldığı olmuştur. Türk mitolojisinde karşılığı Tuğrul kuşu'dur.
    • Sipahi: Osmanlılarda tımar sahibi bir sınıf atlı asker
    • Sofa: Evlerde oda kapılarının açıldığı genişçe yer, hol
    • Sofu: sıfat Dinin buyruk ve yasaklarına bütünüyle uyan (kimse)
    • Sorguç: Padişahların ve vezirlerin başlarına taktıkları başlıkların ön tarafında bulunan tüy veya püskül biçimindeki süs.
    • Sökün etmek: Birdenbire görünüp arkası kesilmeden gelmek
    • Subaşı: 1. Şehirlerin güvenlik işlerine bakan görevlilerin başı. 2. Acemi ocaklarında küçük aşamalı subay. 3. Osmanlılarda kapıkulu süvarileri arasından, savaş zamanı güvenlik işlerine bakmak, barış zamanı da vergi toplamak işleri için ayrılan kimse.
    • Supap: Bir yay yardımıyla gergin tutulan ve yatağın düzlemine dik olarak yaptığı gidip gelme hareketiyle bir akışkanın geçişini ayarlamaya yarayan kapak, sibop.
    (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Sûr: Sûr, İslam inancına göre, İsrâfil meleğin üfleyerek kıyamet gününün geldiğini haber vereceği araçtır.
    • Suvaç: İsveç
    • Sübyan: Çocuk
    • Sülüs: Arap alfabesiyle yazılan bir tür süslü yazı veya Hicrî IV. yüzyıl sonlarında ortaya çıkan, nesihe benzer, kalınca bir yazı türüne verilen ad olarak tanımlanır.
    • Sülyen: Kurşun asıllı, parlak kırmızı renkli toz halinde bir boyar madde
    • Sümbüle: Başa burcu
    • Sümün: XVII. yüzyıl ortalarında bir süre Osmanlı ülkelerinde kullanılan ve kuruşun sekizde biri (beş para) değerinde bir yabancı para.
    • Sürünceme: Bir işin sonuçlanıncaya kadar boş yere uğradığı gecikmelerin tümü.
    • Şahadetname: Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
    • Şahî: İran kaynaklı bu para birimi, Osmanlı İmparatorluğu 'nun Azerbaycan ve güneyindeki topraklarında tedavül edildi. Akçe karşılığı daha değerli ve itibarı daha yüksek olduğundan süratle yaygınlaştı. İran'a komşu Bağdad, Basra, Halep, Amid ve Van darphanelerinde de basımına izin verildi. 1513'te gümüş sikke olarak bir miskal 4,608 gr ağırlığında yaklaşık 6.5 akçe değerindeydi. II. Selim Amid darphanesinde şahinin yerine selimî adıyla bir sikke kesilmesini emretti ise de şahinin de basımı sürdü. 1583'de doğu darphanelerinde basılan ayarsız ve bozuk vezinli şahiler toplattırıldı. 1588/89'da İstanbul'da 1 şahi'nin değeri 8 akçe olarak belirlendi.
    Şahidarbezen (Şahi Topu): Osmanlı zamanında kullanılan uzunluğu yedi karış her biri 56.5 kğ. ağırlığında ikisi bir ata yüklenebilir top. Bunlar büyüklük sırasına göre Şahi Darbzen, Miyane Darbzen ve Darbzen olmak üzere 3 ayrılır. İstanbulun fethinde de kullanılmıştır.
    • Şap: Şaplar çift tuz grubuna giren bileşiklerdir. Şaplar, suda kolayca çözünürler ve tatlımsı bir tada sahiptirler.
    • Şarkiyat: Doğu bilimi, oryantalizm
    • Şarkiyatçılık: Yakın ve Uzak Doğu toplum ve kültürleri, dilleri ve halklarının incelendiği batı kökenli ve batı merkezli araştırma alanlarının tümüne verilen ortak ad.
    • Şayia: Yayılmış haber, yaygın söylenti, duyultu
    • Şehla: Kusurlu sayılmayacak kadar hafif şaşı (göz)
    • Şer: Kötülük, fenalık
    • Şeşiyek: Tavlada zarın 6-1 gelme durumu
    • Şilte: Üstünde oturulan, yatılan, içi yünle, pamukla doldurulmuş döşek
    • Şirpençe: Deri altı hücre dokusunun ve yağ bezlerinin iltihaplanmasından oluşan, genişlediğinde çok tehlikeli olabilen, stafilokokların sebep olduğu bir kan çıbanı, kızılyara, aslanpençesi
    • Şive: 1. Söyleyiş özelliği 2. Tarz, tavır, üslup 3. Naz, eda
    Şive için örnek; Türkiye Türkçesi, Azerbaycan Türkçesi.
    Şive Taklidi Yapmak: İnsanın kendi normal ses tonuyla konuşmak yerine, ait olmadığı bir yörenin şivesini taklit ederek konuşması.
    • Taberani: İmam Taberânî’nin tam ismi, Süleyman bin Ahmed bin Eyyûb eş-Şâmi el-Lahmî'dir. Künyesi ise Ebu'l-Kâsım'dır. Ba'ka'da doğ­muştur. Taberiyye'ye nispet edilerek Taberânî denilmiştir.
    Hicrî 260 (M. 873) yılında doğmuş, 273 yılında hadis dinle­meye başlamış, otuz sene ilim tahsilinde bulunmuş, o devrin ağır şartlarında Kudüs, Kayseriyye, Humus, Medâin, Şam, Mısır, Arabistan, Yemen, Irak, Bağdad, Küfe, Basra, İran ve İsbahan'a seyahat yapmıştır.
    Taberânî, bin veya daha fazla hadis âliminden (şeyh) hadis dinlemiş ve rivayet etmiştir. Taberânî, hadis hafızlarının büyüklerindendir. Hadiste hüc­cet, yani 300 000'den fazla hadisi senetleriyle birlikte ezbere bilen unvanına sahiptir.
    • Tahayyül Etmek: hayal etmek
    • Tahnit: Bozulmaması için ölüyü ilaçlama.
    • Takım Taklavat: Araç gereçlerin bütünü
    • Takke: İnce kumaştan dikilmiş veya ipten örülmüş, çoğunlukla yarım küre biçiminde başlık
    • Talan: 1. Yağma 2. Birçok kişinin zor kullanarak ele geçirdikleri malı alıp kaçması
    • Tamburi: Tambur çalan kimse
    • Tapmak: Tapınak, İçinde ibadet edilen, tapınılan yapı, mabet, ibadethane, ibadetgâh (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Tarraka: Gümbürtü
    • Tarumar: Dağınık, karışık, perişan
    • Tasnif Etmek: Bölümlemek, sınıflamak.
    • Taşıllaşmak: Fosilleşmek
    • Tatar oku: Kavisli ve Nişangahlı ok.
    • Tebaa: Uyruk
    • Tebelleş olmak: İstenmediği hâlde, birinden veya bir yerden ayrılmayan, gitmeyen, musallat olan
    • Tebliğ: 1. Bildirme 2. Haber verme
    • Telakki Etmek: Saymak, öyle kabul etmek, öyle anlamak.
    • Telkin: 1. Bir duyguyu, bir düşünceyi aşılama 2. Bilinç dışı bir sürecin aracılığıyla, kişinin ruhsal veya fizyolojik alanıyla ilgili bir düşüncenin gerçekleştirilmesi
    • Tellak: Hamamda hizmet eden ve erkek müşterileri yıkayan erkek
    • Tembih Etmek: Bir şeyin belli biçimde ve yolla yapılmasını istemek, söylemek, uyarmak
    • Temriye: Deride yer yer küme durumundaki birtakım kabartılarla kendini gösteren hastalık.
    • Tenezzül Etmek: 1. Alçak gönüllülük göstermek 2. Kendi durumuna, düzeyine aykırı düşen bir şeyi veya işi kabul etmek 3. Herhangi bir şeyi yapmaya istekli olmamak
    • Terennüm:  1.Güzel ve alçak sesle şarkı söyleme. 2. Kuş şakıma, ötme. 3.Anlatma, ifade etme.
    • Teres: 1.Aşağılık anlamına sövgü sözü 2. Pezevenk, Gizli ve yasal olmayan cinsel ilişki öncesinde aracılık eden kimse, dümbük, godoş, muhabbet tellalı, kavat, astik, dasnik
    • Teşrih: 1.Bir sorunu veya konuyu ele alıp en ince noktalarına kadar gözden geçirerek anlatma, açımlama. 2.Anatomi
    • Tevekkeli: Boşuna, boş yere, sebepsiz olarak
    • Tezkire: Divan şairlerinin hayatlarını ve şiirlerini genellikle öznel bir bakış açısıyla değerlendiren eser.
    •Tevekkeli: Boşuna, boş yere, amaçsız, nedensiz.
    • Tıyniyet: (Tıynet) Yaradılış, huy, maya
    • Tirid: Basitçe Tirit, et suyuna kızartılmış veya bayat ekmek konularak yapılan yemeğe verilen isimdir. Kaz, ördek, tavuk, inek, koyun eti ile yapılan çeşitleri görülmektedir
    • Tizap: Altın ve gümüşün işlenmesi sırasında kullanılan tizap adlı kimyevi madde. Tizadçı esnafı (ki kezzapçı denilirdi.) Tizap denilen mai ile bakırda, kurşunda bulunan gümüş, gümüşteki altını eritip ticaret eden esnaf.
    • Tolgalarının burunlukları: Miğferin arkasında ve yanlarında enseyi ve kulakları koruyan, zincir halkalardan oluşan enselik. Bu enseliğe Tolga da denir.
    • Top Kundağı: Nişan almaya yarayan yuvarlak parça
    • Tramola: 1. (Tremolo) Bir enstrümanda tek bir tonun hızlı tekrarlarla çalınmasına verilen isim. 2. Bir çeşit darbuka solosu
    • Tulumba: Sıvıları alçak yerlerden çekmeye veya yüksek yerlere çıkarmaya yarayan araç.
    • Tüfekçi: Sekbanların önemleri azalınca yerine geçen yeni bir piyade sınıfı. Sekbanlar, Pâdişahla berâber ava giderler, av köpekleri yetiştirirler, sekban fırınında çalışırlardı. Savaş zamanında, diğer yeniçerilerle birlikte çarpışmaya giderlerdi.
    • Udi: Ut çalan çalgıcı, utçu
    • Ulah: 1. Romanya'nın yerli halkına ve bu halkın soyundan olan kimselere Osmanlı Türklerinin verdiği ad 2. Vlahlar veya Ulahlar, Makedonya'da ve Romanya'da yaşayan bir etnik grup.
    • Ulak: Haberci
    • Ulema: 1. Bilginler 2.Sarıklı din bilginleri
    • Ulufe: Osmanlılarda kapıkulu askerlerine, saray ve devlet kuruluşlarındaki bazı görevlilere üç ayda bir verilen ücret.
    • Upir: Vampir kelimesinin kökeni olduğu düşünülen, aynı anlama gelen kelime
    • Urgan: Keten, kenevir, pamuk, jüt gibi türlü dokuma maddelerinden yapılan ince halat
    • Usturup: 1. Dürüst davranış. 2. Ustalıklı.
    • Usturlap: Gök cisimlerinin yükseltisini ölçmekte kullanılan araç
    • Utarid: Merkür
    • Utarid: (kişi) Dilencilerden biri. Bünyamin onun çırağı olmuştur.
    • Uzam: Bir nesnenin uzayda kapladığı yer, vüsat
    • Üstünkörü: İnceliklerine inmeden, özen göstermeden, gelişigüzel, şöyle bir, baştan savma, eğreti, üstten. (TDK İhsan Oktay Anar'dan alıntı yapmıştır.)
    • Vakanuvis: Vak'a-Nüvis, Osmanlı İmparatorluğu zamanında saltanatın tarihî olaylarını kaydetmekle görevlendirdiği kişilere verilen isimdir.
    • Vakanüvis: Osmanlı Devleti'nde zamanın olaylarını tespit etmek ve yazmakla görevli devlet tarihçisi
    • Vecd: 1. (Arapça) Sevgi ya da heyecandan doğan coşkunluk, kendinden geçme, esriklik, esrime. Vecd içinde olmak. (kelime ile ilgili cümle) 2. (tasavvuf) Allah (c.c.) sevgisinin doğurduğu derin sevinç ve coşkunluk.
    Vekilharç: 1. isim Zengin kimselerin parasını yöneten ve gerekli harcamaları yapan kimse, Kesedar.
    • Veledizina: Zina mahsülü çocuk. (
  • -Bu kitabı enfes bir zevkle okumamı itiraf edebilirim.Ve bu kitap bana bazı şeyleri hatırlattı ama onları izah etmeyeceğim.Çünkü,bu bana özel şahsi hatırlatmalar olsa gerek :)

    Atay’ın, hikâyelerinde kurguladığı kahramanlar aracılığıyla toplumdan kendini soyutlayan, yalnızlaşan ve bunun neticesinde içselleşen problemli insanları anlattığını söyleyebiliriz. Bunalımlı insanların, bunalımlı yaşamlarını anlatmayı tercih eden Oğuz Atay, “Korkuyu Beklerken” isimli öykü kitabında da sorunlu bireyleri anlatmıştır. Toplum dışına itilmiş, kendini toplumdan uzaklaştırmış, içine kapanık, çıkar yol bulamayan, kimliksizleşmiş bireylerin dünyasını tanıtır bize Oğuz Atay. Yaşamlarını, sıkıntılarını okuduğumuz bireyler aslında bizlerizdir. Atay’ın kahramanları kendi gölgelerinden bile ürkerken, yaşamak ile yaşamamak arasındaki ince çizgide gidip gelen, sürekli düşünen, araştıran, sorgulatan kahramanlardır. İçinde yaşadığı topluma yabancılaşan bu insanlar çareyi kabuklarına çekilmekte bulurlar. Kaplumbağa misali içine gizlendikleri bu kabuk kimi zaman bir korunak kimi zaman da ağır bir yüktür. Sırası geldiğinde kırmak istedikleri bu kabuk ne yazık ki onlarla bütünleşmiştir artık. Umutsuzluk ve karamsarlık yazarın bütün öykülerine hâkimdir. Toplumun tutarsızlıkları, ikiyüzlülükler kısacası acı gerçekler bireyin iyiliğini yitirmesine sebep olur.
    I.Beyaz Mantolu Adam
    Kitaptaki ilk öykü “Beyaz Mantolu Adam” adını taşır. Hikâyenin kahramanı dilenci, öykü boyunca hiç konuşmaz; söylenenlere tepki vermez, onları duymazlıktan gelir. Kendi içinde bir dünyada yaşıyor gibidir. Bir sokak satıcısından aldığı beyaz bir kadın mantosu ile dolaşmaktadır. Satıcının “gülünç olursun” laflarına aldırış etmez. Üzerinde koca düğmeli beyaz manto ile dışarıda gezmeye devam eder. Etraftakiler kendilerine benzemeyen bu insana bir yabancı gibi bakarlar. Onu “Hey Mister!” diye çağırırlar. Biri ona işportada gömlek sattırır, bir başkası cami avlusunda dikilirken eline para sıkıştırır, bir diğeri de tuhaf görünüşü nedeniyle müşteri çekmesi için onu vitrine koyar. Bütün bu işleri istem dışı yapar, hiçbir şeye karşı koyamaz. Ne çevreye uymaya çalışır ne de eylem verecek bir tavır içindedir. Konuşan, gülen, birbirleriyle kaynaşan insanlarla dolu bir dünyada karşıt, aykırı bir figür olarak karşımıza çıkar. Her şeyi ile toplum gerçeğine aykırıdır. Zamanla çevreden tepki almaya başlar. Bazıları kötü bir hastalığı olduğunu düşünerek ondan tiksinir, bir diğeri üzerinde kadın mantosu taşıdığı için sapık olduğunu iddia eder. “Halkın huzurunu ihlal ettiği” kanısı uyanır. Giderek artan baskı karşısında toplumdan kaçmaya başlar. Mantosuyla denize girer, ilerler, üzerindeki giysilerin ağırlık yapması ve kendisinin de hiçbir çaba göstermemesi neticesi boğularak ölür.
    Bu hikâyede birey toplum uyuşmazlığı en çarpıcı biçimde gözler önüne serilir. Toplumdaki geçerli ölçütlerin dışına çıkmış bireyin; değer yargıları, davranışları ve yaşam biçimleri ile bir bütün olan karşıt dünyadaki insanlar arasındaki konumu anlatılır. Böylece topluma yabancılaşan bir bireyin varlığı gözler önüne serilir. Hikâye için “Özgürlüğü kendi iç dünyasında arayan bir adamın hikâyesi” tanımlaması yapılabilir. Adamın beyaz bir kadın mantosu giyerek toplum içinde dolaşması bir yabancılaşmanın yanı sıra bir kaçışın da ifadesi olarak düşünülebilir. Beyaz Mantolu Adam kalabalık içinde yalnızlığı yaşayan adamdır. Bu adam aracılığıyla kendi duygu ve düşünce dünyasını toplumun değer yargılarıyla uyuşturamayan başka bir ifade ile kendi değer yargılarının toplumla uyuşmadığı bir dünyada çatışma halinde olan insan anlatılmaya çalışılır. Bu durum, “Birey – Toplum Çatışması” şeklinde adlandırılabilir. “Beyaz Mantolu Adam, öyküsünün yaşamdaki esin kaynağının, Çiçek Pasajı’nda kemer satan bir adam olduğunu söylüyordur yakın çevresi. Saçı sakalı birbirine karışmış yarı meczup bir adamdır bu. Çiçek Pasajı’na her gelişlerinde meyhanelerin kalabalık / gürültülü dünyasının ortasında, koluna astığı kemerlerle hiçbir canlılık belirtisi göstermeksizin bir portmanto askılığı gibi orada öyle dikilip duran bu adam Atay’ın çok ilgisini çekiyordur… Öykünün odağındaki, beyaz mantoyla dolaşan adam ise bir tutunamayan logosudur.” Hikâyede toplumla uzlaşamayan, barışık olmayan bir insanın toplum nazarında kendisi ile hesaplaşmasını görürüz. Dış dünyada toplumla çatışan birey, ruh dünyasında kendi iç beniyle mücadele halindedir. Onun kendi iç beni ile olan mücadelesi, topluma uzaktan bakmasına neden olur. Bir çıkış yolu bulamayan hikâyenin kahramanı hikâyenin sonunda intihar ederek kendisini cezalandırmış olur. Bu intihar, kendi kendisini aşamayan bireyin çaresizliğinin bir göstergesi olarak da düşünülebilir. Hikâye kahramanının toplumla uyum sağlayamaması, beyaz bir kadın mantosu giyerek sokağa çıkması, var olan toplum düzenine bir başkaldırı olarak da izah edilebilir. Atay’ın Beyaz Mantolu Adam hikâyesi ile modern dünyadaki insanın buhranlarını ve çıkmazlarını anlatmaya çalıştığını söyleyebiliriz. Bu hikâye ile kalabalık içinde kendi kabuğuna çekilen, her geçen gün biraz daha yalnızlığa mahkûm olan çağımız insanının dramı verilmek istenmiştir.
    II. Unutulan
    Kitaptaki ikinci öykü “Unutulan” adlı öyküdür. Bu öykü bir kadının kocasına söylediği eski kitaplara bakma bahanesiyle evlerindeki tavan arasına çıkmasıyla başlar. Tavan arasına kocasının verdiği fenerle çıkan kadın önce bir torba görür. Bu torbadan ilk defa giydiği tuvaletini ve beklemekten çürümüş ayakkabılarını çıkarır. Bu ayakkabılardan birini sol ayağına giyer ve topallayarak uzakta gördüğü resimlerin yanına gider. Bu resimlerin içinden anne ve babasının resmi çıkar. Bir an geçmişe dönerek annesiyle babasının hem birbirlerini hem de kendisini anlayamadıklarını düşünerek onları unutmadığını ifade eder. Ayrıca resimleri yan yana koymaması gerektiğini düşünür ki; annesi ile babası gerçek hayatta bırakın bedenlerini, mezarlarının yan yana olmasını istemeyen insanlardır. Kadın, resimleri karıştırmaya devam eder. Onları eleştirir. Aralarında eski kocasının resmini bulur. Daha sonra kitap sandığı aklına gelir ancak kitap sandığının yerinde değişik karaltılar vardır. Korkarak yanına yaklaşır ve onun eski kocası olduğunu görür. Eski kocasının sol elinin boşta, sağ elinin ise bir tabanca tuttuğunu fark eder ve onun kendisini öldürdüğünü düşünür. Sonra hatırlamaya başlar. Eski kocasıyla şiddetli bir kavga ettikleri gün, eski kocası tavan arasına çıkmış, kadın da evi terk etmiştir. Kadın o gün eve yalnız döner. Kadın, yine o günleri hatırlayarak geçim sıkıntısı, yemek, bulaşık, evin temizliği, babası ile annesinin ölümü, bir şeyler yapma telaşı, mutsuz insanlarla uğraşma gibi nedenlerle eski kocasını tavan arasında unuttuğunu anlar. Kendi kendine çıkış yolları arayan kadın, onun o gün bir yolunu bulup gittiğini düşünür ve kendisini bu düşünceye inandırmaya çalışır. Kadın ölmüş olan eski kocasına onu hala unutmadığına inandırmak ister. Tekrar el feneriyle eski kocasının cesedini incelemeye başlar ve beynindeki kurşun yarasından giren hamam böceklerinin beynini yediklerini görür, kendi kendine onu çok fazla yalnız bıraktığını mırıldanır. Kadının kocasının aşağıdan sorduğu soruya cevap vermesiyle öykü son bulur.
    Unutulan öyküsünün günlük hayatımızda yoğun bir şekilde yaşayan insanımızın böyle bir tempo içerisinde unuttuğu değerleri hatırlatmayı amaçladığını söyleyebiliriz. Hikâyedeki kadın, günlük işlere kendini kaptırdığı için intihar eden eşini tavan arasında unutmuştur. Yazar, bu noktada sevgi yoksulu çağdaş insanın trajedisini yakalar: Aşkı sevgiyi ve sevgiliyi, işe yaramaz bir eşya gibi tavan arasına iten ve orada unutulmaya terk eden, günlük işlere batmış insanın trajedisidir bu! Günümüz insanı hayatını devam ettirmek için öyle bir mücadele içindedir ki bazı şeyleri bırakın yapmayı hatırlamaya dahi fırsat bulamamaktadır. Hikâyedeki kadının dünya işlerine dalarak eski kocasını tavan arasında unutmasında bir ironi vardır. İnsanoğlunun gündelik hayatında yaşadığı yoğunluk, birçok duygu ve değeri unutmasına neden olan en büyük etkendir. Hikâyede anlatılmak istenen de budur.
    III. Korkuyu Beklerken
    Kitaptaki üçüncü öykü “Korkuyu Beklerken” adını taşır. Kitaba adını veren bu hikâyenin kahramanı lise mezunu bir adamdır. Şehirden uzakta, müstakil evinde tek başına yaşayan bu insanın düzeni bir akşam evde bulduğu bir mektupla bozulur. Bu mektup, alışılmış dilin dışında, bilmedik, tanımadık sözcüklerle yazılmış bir başkaldırı, anlamsızlık simgesidir. Mektubu çözmek için uğraşan hikâyenin kahramanı bir sonuç alamayınca mektubu ölü diller uzmanı bir arkadaşına götürür. Ölü diller uzmanı ona mektubun gizli bir mezhep tarafından yollandığını, mektubu aldığından itibaren kesinlikle evden dışarı çıkmamasını bildirdiklerini söyler. Tek başına kurduğu düzen, bu anlamsız imgelerle birden bire yıkılır. Eve kapanır, açlıktan ölmeye bile razı olur. Ama yeni açılan marketten gelen motosikletli çırak onu kurtarır. İkinci kez yine açlıktan ölmek üzereyken kapı çalınır, bankadaki hesabına büyük ikramiye çıktığını öğrenir. Açlıktan ölmeyi bile beceremez. Ama sonunda teslim olur. Hatta akıl hastanesine yatmak isteğiyle bu teslimiyetini ortaya koyar. Gaz döküp evi yakmaya karar verdiği zaman yere koyduğu gazetelerden birinde UBOR – METENGA (Üstün Yol) adlı gizli mezhep üyelerinin yakalandığı haberini okur. Evden kaçar, bir süre tanıdıklarında kalır. Artık yalnızlıklarından kurtulmak istemektedir. Gerçekten düzene uymaya, onların istediklerini yapmaya, evlenmeye hazırdır. Kendisine bir kız bulunur. Onunla gezer, yemeğe çıkar ancak bu yaptıkları kendisine çok komik gelir. Sonunda mezhepten nefret eder. Çünkü korkusunu bir türlü içinden atamaz. Belirli insanlara tehdit mektupları yazar. Ancak bu insanlar günlük yaşamlarını sürdürmeye devam ederler, evlerine kapanmazlar. Bu da yetmez, karakolu arar ve kendisini ihbar eder. Belirli insanlara tehdit mektupları yazdığını itiraf eder. Yaptığı bu davranışları, mezhepten öç alma isteği ile yaptığı söylenebilir. “Kimseden korkum yok.” cümlesini ifade etmesi ve mezhebin kendisine yolladığı mektupta yazılanları tekrar etmesiyle öykü biter.
    Kendi halinde yaşayan bir kişinin gece yarısı bilinmeyen bir örgüt tarafından evine gelen mektupla hayatı değişir. Korkuyu Beklerken, bu kişinin o mektuptan sonra yaşadıklarının hikâyesidir. O günden sonra sürekli bir korkuyla yaşayan hikâye kahramanı, bu korku neticesi toplumdan uzaklaşır, bireysel heyecanlar yaşar. Kafasında çeşitli senaryolar kurar. Bu davranış biçimleri kahramanın iç dünyasında yaşadığı karmaşanın bir neticesidir. Korkuyu Beklerken, kafkaesk özellikleri ağır basan uzun bir hikâye. Yazar, toplumdan uzak bir köşede, yalnız yaşayan, dünyadan, tabiattan insanlardan kopmuş, sürekli tedirgin, huzursuz, ömrünü ayrıntı ayıklamakla geçiren, gizli güçlerin kendisini tehdit ettiğini sanan ve korkuyla kıvranan bir kişinin iç dünyasını, onun bunalımlarını – iç monolog halinde – başarılı bir şekilde yansıtır. Korku, hayatla mücadele içindeki insanın duygu hâlidir ve bu hikâyede yaşama biçimine dönüşmüştür. Sürekli korku içindeki hikâye kahramanı, hayatla yenişemeyen bir insanın nasıl içselleştiğini gösterir. Bu içselleşme, kahramana gelen mektupla değil daha önceden süregelen bir içselleşme olarak düşünülebilir. Bu hikâyedeki kahramanı korkuya düşürenin, bir gün evinde bulduğu adressiz zarf içinden çıkan anlaşılmaz dildeki mektup olmadığı, onun zaten mektubu bulmadan önce derin bir korku içinde yaşamakta olduğu söylenebilir. Kendisiyle ve toplumla barışık olmayan insan her zaman korkuyla yaşamaya mahkûmdur. Korku, aynı zamanda bir uyumsuzluk göstergesidir. Hikâyenin sonunda rahatlayan kahramanın öncelikle kendisiyle barışması daha sonra topluma yönelik eğilimleri, duygu ve düşünceleri, hezeyanların olmadığı normal bir hayata dönüşün işareti olarak algılanabilir.
    IV. Bir Mektup
    Kitaptaki dördüncü hikâye “Bir Mektup” adını taşır. Bu mektup bir şizofrenin hezeyanlarını yansıtır. Hikâye kahramanı bir içki meclisinde tanıştığı bir adamın öylesine verilmiş bir iş vaadini ciddiye alarak adamın bürosuna gidebilecek kadar yüzsüzdür. Bu adama bir mektup yazar, fakat mektubu göndermeyi düşünmez. Bu mektup bir bakıma bir iç boşaltma, kendini rahatlatmadır. Hikâye kahramanı işi dalkavukluğa vuracak derecede patronuna iltifat eder. Lüzumsuz bir şekilde köpeğinden, kendisinden, yaşlı sevgilisinden bahseder. Mektubu bitirmenin zamanı geldiğini düşünerek asıl söylemek istediğini söyleyemeden bir sürü gereksiz ve patronunu ilgilendirmeyen şeyler anlatarak mektubunu bitirir.
    Bu hikâye, alınan bir iş vaadinin arkasından yazılan mektup ile başlar. Mektup gerekli gereksiz birçok şey ile doludur. Hikâyenin üç önemli şahsı vardır. Bunlar; hikâyenin kahramanı, üçüncü kişi ve köpektir. Figüran olarak da patron ve taksi şoförü kullanılmıştır. Hikâyenin kahramanı ne yaptığının farkında olamayan, sıradan ve yalnız yaşayan bir kişidir. Hikâyedeki köpek, korkunun ifadesidir. Üçüncü kişi ise kahramandan farklı biri değildir. Kahramanının üst benini temsil eder. Daha olgun, daha mantıklı düşünebilen fakat bozulan toplum karşısında kaybolup giden bir şahıs, bir çeşit tutunamayandır. Hikâye, kahraman ile kahramanın üst beninin çatışması üzerine kurulmuştur. Hikâyedeki kokteyl partileri ise bozulmuşluğun bir yansıması olarak düşünülebilir. Hikâyedeki kahramanın yazmış olduğu bu mektup, onun dışa vuramadığı duygu ve düşüncelerinin yazıya aktarılmış hâlidir. Kısacası mektup, iç benin ifadesi olarak algılanabilir.
    V. Ne Evet Ne Hayır
    Kitaptaki beşinci hikâye “Ne Evet Ne Hayır” ismini taşır. Bu hikâye gazetenin gönül köşesinde okurların dertlerine çare bulmaya çalışan bir gazeteciye gönderilen mektuptan oluşan bir hikâyedir. Mektubu yazan yirmi dört yaşında uzun boylu, esmer bir gençtir. Çok sevdiği bir kız vardır. Mektubunda bu kız yüzünden yaşadığı gönül kırgınlığını ve başına gelenleri detaylı bir şekilde anlatır. Gazeteci zaman zaman bu gence acır ve onun cahilliği ile alay eder. Genç, sevdiği kıza onu sevdiğini belirtmiştir. Fakat kız gence “Ne Evet Ne Hayır” cevabını vermiştir. Hikâye de bu belirsizlikten ismini alır.
    Bu hikâye aslında M.C’nin hikâyesidir. Sevdiği bir kız vardır. Ona defalarca arkadaşlık teklif etmesine rağmen bir karşılık alamaz. Çareyi gazetenin gönül köşesine mektup yazmakta bulur. Buradaki gazeteci (Dr. Akın Korkmaz) farklı işlerle uğraşmış en son gazetecilikte karar kılmış bir tiptir. Kızın devamlı M.C’yi oyalaması herhangi bir cevap vermemesi (Ne Evet Ne Hayır), hikâye kahramanı M.C’nin psikolojik olarak etkilenmesine neden olur. “Peki kimdir bu? Büyük ülküleri olmayan, tek yanlı bir aşk uğruna kendini heba eden, karmaşık duygu ve düşünceler içinde kıvranan, çelişkiler içinde bocalayan, şaşkın delikanlı kimdir? Kanaatimce, bunalımları, çelişkileri ve şaşkınlığıyla o, son dönemlerde ortaya çıkan arabesk tutkunu gençleri temsil eder. Bu genç komşu kızının aşkı uğruna – ki üstelik kız onu reddetmiştir ama o bunu anlamaz veya anlamak istemez- kendini yerden yere vuran, çelişkiler içinde bocalayan “arabesk toplum”un “mecnun”larından biridir. Bir bakıma Oğuz Atay, bu hikâyesinde bireyden hareket ederek arabeskleşen toplumumuzdaki çelişkileri, uyumsuzlukları kültürel bunalımımızı –ironik bir anlatımla – sergilemektedir.” M.C. hikâyenin sonunda hapse düşer, ölmek ister. Yirmi dört yaşında olmasına rağmen bembeyaz saçlara sahiptir. Uğrunda bu hallere düştüğü kız ise bir başkasıyla nişanlanmıştır. M.C., Dr. Akın Korkmaz’a (gazeteciye) ne yapması gerektiğini mektupla sorar fakat yıllarca verilmeyen cevabın bir hayatı yok ettiğini göremeyecek kadar acizdir. Kısacası “Ne Evet Ne Hayır”, M.C’nin bir türlü sonuçlanmamış platonik aşk öyküsüdür; başka bir deyişle umutsuz bir aşkın hikâyesidir.
    VI. Tahta At
    Kitaptaki altıncı hikâye “Tahta At” adını taşır. Bu hikâyede turistlerin gelip gittiği bir sahil kasabasında yapımı düşünülen tahta atın etrafında yaşananlar anlatılmaktadır. Bu tahta atın yapılması için belediyenin düzenlemiş olduğu bağış gecesi ve bu gecede yaşananlar aksettirilir. Bu olaylar gergin bir havada meydana gelir. Sonuçta yapılması düşünülen tahta at için bağış toplanır. Olaylı geçen bağış gecesinden sonra kasabanın üstünde belirgin bir dehşet havası esmeye başlar. Çünkü o gece, hikâyenin ana kahramanı olan Tuğrul Bey olay çıkarmıştır. İş, toplanan para ile tahta atın yapımına kalmıştır. Tahta atın yapım işlerine başlanır ve tahta atın yapımı bitirilir. Tahta atın tanıtılacağı tören günü Tuzcuların Bekir’in oğlu Tuğrul Bey elindeki av tüfeğini, tahta atın yapımından sorumlu olanlara doğrultur.
    Bu hikâye, bir kasabada yapımı düşünülen tahta atın karşısında durmaya çalışan Tuğrul’un hikâyesidir. Herkes bu atın yapımının kasabaya kazanç sağlayacağı görüşünde birleşirken Tuğrul’un bu yapıma direnişi, düzene direniş olarak algılanabilir. “Batı karşısında kendimizin, Batı’ya bakışımızın, Batı’nın bizim için neyi ifade ettiğinin humour’la karışık bir şekilde okura sunulduğu bu öyküde, kendine özgü yönleri olan ve toplum normlarına uymayan Tuğrul, sanki “Tahta At”lara karşı savaş açmış bir Don Kişot’tur.” Çünkü O, tahta atın batı modeli olduğunu düşünür ve yapıldığı takdirde kültürümüzü baltalayacağına inanır. Hikâye, Tuğrul ile kasaba halkı arasındaki çatışmaya dönüşür. Birey – Toplum çatışması olarak adlandırabileceğimiz bu çatışmanın arkasında bir zihniyet ve bakış açısı problemi vardır. Tuğrul Bey’in doğrulttuğu bu silah, mücadelenin geldiği en son aşamayı gösterir. Bu mücadele var olmak – yok olmak zıtlığına kadar gitmiştir.
    VII. Babama Mektup
    Kitaptaki yedinci hikâye “Babama Mektup” ismini taşır. “Sevgili Babacığım” diye başlayan öykü mektup tarzında yazılmıştır. Bu mektup, orta yaştaki bir erkeğin babasına karşı duyduğu sevginin, öfkenin, sitemin bir yansımasıdır. “Öykü, babasını iki yıl önce yitirmiş olan yazarın, yine mektup formunda oluşan, babasını keşfetmesi ve kendi iç dökmelerinin iç içe geçtiği bir hesaplaşma görüntüsü çiziyor. Babasını, o zamanın çıkarcı ve yapay insan ilişkileri içinde bir yere oturtamayan Atay, bugün de aynı şeyi kendisinin yaşamakta olduğunu, bir zamanlar babasında görüp de yadırgadığı şeyleri bugün kendisinin yaptığını, pek çok konuda gittikçe babasına yaklaştığını düşünüyor. Geç de olsa, aslında babasının da bir “Tutunamayan” olduğunu keşfediyor.” Mektubu yazan hikâyenin kahramanı, iç monolog olarak adlandırabileceğimiz bu satırlarda; birçok fırsatı değerlendiremediğini, çaresizlik karşısında babasına duyduğu özlemi, özlemin hatırlattığı annesini, babasıyla yaşadığı anıları, giderek babasına benzeyen yönlerini fark etmesini, babasına, yaşına ve mesleğine ilişkin tanımları, babasının sevdiği yemekleri, asla gitmediği sinemayı, hiçbir zaman roman okumamasını, türkü sevdiğini, sert duygusuz karaktere sahip olan babasını değiştirmenin mümkün olmadığını, babasını oğlundan başka kimsenin anlamadığını, aralarında hiçbir zaman baba-oğul ilişkisinin olmadığını, babasının egoist olduğunu ve bu egoistliğin kendisinde de görüldüğünü anlatır.
    Bir oğlun babasına yazdığı bu mektuptan oluşan öykü, bastırılan duyguların ve böyle geçen bir hayatın hikâyesidir. Bir çeşit özeleştiridir. “Babama Mektup” isimli metinde varoluşuyla ilgili endişe duyan ve ölen babası üzerinden kendisiyle hesaplaşma cesaretini gösterebilmiş olan sanatkârın kaleminden çıkmıştır. Yıllarca aynı mekânı paylaşarak beraber yaşadığı babasına ancak o öldükten 2 yıl sonra içten bir dil ile seslenebilen yazar, bireysel yaşanmışlığı üzerinden örnek okuru da görünmeyen bağlarla içerden sarar, sarmalar. Dolayısıyla Atay’ın açık bir yapıt özelliği gösteren bu mektubunun anlam alanı, özelde her ne kadar yazar ile babası arasında sınırlı olsa da, genel olarak kendisine, babasına, hayata, eşyaya ve ben’i etrafında cereyan eden hadiselere herkes gibi bakmayanlara yönelik olarak çoğalmaktadır. Mektubu yazan hikâyenin kahramanı yaşadığı bütün gel-gitleri bu mektupla açıklamak ister. Gerçekte bu mektup sessiz bir haykırışın ifadesidir. Hikâyeyi yazan oğul, bu mektup vasıtasıyla şimdiye kadar söyleyemediklerini söyler. Bu mektupta anlatılanların daha önce ifade edilmemesi, duyguların bastırılmasıyla belki de korkuyla alakalıdır. Hikâyede verilmek istenen diğer bir mesaj da “kuşak çatışması”nı yaşayan nesillerin aralarında görülen kopukluktur. Baba ve oğul arasındaki soğukluk da bu nedene bağlanabilir. Hikâye kahramanının bastırılmış duygularının arkasında hep bir anlaşılmamak problemi vardır. Kısacası bu mektup, duygularını bastıran, hissettiklerini zamanında söyleyemeyen bir bireyin haykırışının, isyanının ifadesidir.
    VIII. Demiryolu Hikâyecileri – Bir Rüya
    Kitabın son hikâyesi “Demiryolu Hikâyecileri”, ülkenin büyük şehirlere uzak bir dağ başı kasabasının demiryolu istasyonunda çalışan üç hikâyecinin anlatıldığı bir öyküdür. Hikâyenin kahramanları, genç hikâyeci, Yahudi ve genç kadın, yaşamlarını seyyar hikâyecilik yaparak geçirirler. Hikâyenin kahramanı ve diğer iki hikâyeci istasyonda kendilerine tahsis edilen odalarda kısa hikâyeler yazarak gelen trenlerdeki insanlara bu hikâyeleri satarlar. Bir bakıma demiryolu idaresinin memuru gibi çalışırlar. Ancak hikâye kahramanı, “memur hikâyeci” tanımlamasını kabul etmez. Bir sanatçı olarak nitelendirilmek ister. Yolcular, hikâyelere pek ilgi göstermezler. Fakat üç hikâyecinin istasyon dışındaki dünya ile ilişkileri olmadığı için bundan başka yapacak işleri yoktur. Bu yüzden çok zor şartlar altında hikâye yazmaya devam ederler. Gerektiğinde kelimeleri aramak için sözlük bile bulamazlar. Her gün yazmak zorunda oldukları hikâyelerinde, hikâyelerinin dışında kalan kelimeleri pek hatırlamazlar. Hasta olan Yahudi hikâyeci bir gün ölür. Hikâyenin kahramanı ise genç hikâyeci kadına âşık olmuştur. Ancak bir süre sonra genç hikâyeci kadın da istasyonu terk eder. Yalnız kalan hikâyenin kahramanı, hikâyelerini satamasa da yazmaya devam eder. Hikâye “Ben buradayım sevgili okuyucum, sen neredesin acaba?” cümlesiyle son bulur.
    Bu hikâyede bir demiryolu istasyonundaki seyyar hikâyeciliğin zorlukları anlatılmaktadır. Denilebilir ki “Demiryolu Hikâyecileri” bir durum öyküsüdür. Yaşadığımız ülkeyi, kasabalarını ve bildiğimiz insanları yaşayamayacağımız, bulamayacağımız bir coğrafya ve içindeki insanlarla bir “düş-dünya” içinde yeniden kurgulamaktadır Oğuz Atay. Hikâye bu istasyondaki üç hikâyecinin, hikâyelerini satarak geçimlerini sağlamaları üzerine kurulmuştur. Asıl hikâye, kahramanın hikâyesidir. Hikâye yazıp satmaktan başka bir iş bilmeyen hikâyenin kahramanı, toplumdaki bireyi temsil eder. Başlangıçta sık sattığı hikâyeler umudun simgesi olarak düşünülebilir. Arkadaşlarından Yahudi satıcının ölümü, genç bayanın istasyonu terk edişi, hikâye kahramanının yalnız kalmasına neden olur. Umudun simgesi olan hikâyeleri ise artık eskisi gibi satılmamaktadır. Umut, yerini umutsuzluğa bırakmıştır. Kısacası bu hikâyede, iki arkadaşıyla beraber bildikleri işi yaparak (hikâye yazarak) yaşamaya çalışan genç hikâyecinin iki arkadaşını yitirmesi, bildiği işten belli bir müddet sonra para kazanamamasının dramı anlatılır. Bu dram kendini yenileyemeyen bireyin çaresizliği olarak da algılanabilir.