Mitolojik hikayelerde, masallarda suyun üstünde yapılan yolculuklar genellikle bir eşik anlamına gelir. Kahramanlar sık sık bir nehri, gölü veya denizi geçerek bildiği dünyadan çıkar ve sınavların yaşandığı yeni dünyaya girer. (Merakı olan için bkz. Truva Savaşı'ndan sonra yeniden eve dönüp bir eş ve baba olarak krallığını geri alana kadar yıllarca denizlerde dolaşan Odysseus) Deniz üstündeki yolculukta karakter eski dünyadan çıkar ama yenisine de henüz girmemiş olur.
Bu "eski dünyadan çıkmış ama yenisine de henüz adım atmış" olma durumu, edebiyat kuramı ve antropolojide liminalite (eşiksellik) olarak adlandırılır. Kahraman artık eski kimliğine sığmamaktadır ancak yeni kimliğini kuşanacak olgunluğa da henüz erişmemiştir. Su, bu belirsiz, tekinsiz ve dönüştürücü evre için seçilebilecek en kusursuz metafordur. Çünkü; karadaki sınırlar bellidir; yollar, taşlar ve mülkiyet sınırları vardır. Denizde ise iz bırakamazsınız. Sabit bir kimliğin çözülmesi ve kahramanın adeta yeniden şekillenmek üzere "erimesi" için su en ideal ortamdır. Akarsuyu veya denizi geçmek, köprüleri yakmanın coğrafi versiyonudur. Su akıp gider, arkada bıraktığınız kıyı ise sislerin arasında kaybolur. Mitolojide su, sıklıkla bilinçaltını ve keşfedilmemiş olanı simgeler. Odysseus'un denizlerde kaybolması, aslında kendi iç dünyasındaki fırtınalarla, kibriyle ve gölgeleriyle (Kikloplar, Sirenler, Poseidon'un öfkesi) yüzleşmesidir. O denizden sağ çıkan adamla, Truva'ya savaşmaya giden adam artık aynı kişi değildir. Odysseus'un yanı sıra bu arketip, insanlığın ortak hafızasında sarsılmaz bir yere sahiptir. Styx Nehri; yaşam ile ölüm arasındaki mutlak eşik. Sandalcı Kharon'un taşıdığı ruhlar, bu suyu geçerek eski dünyayı ve etten kemikten varlıklarını tamamen geride bırakır. Ölümsüzlüğü arayan Gılgamış,