Zaman Zaman İçinde, bir yönetmenin notlarından çok daha fazlasıdır; sanatın, yalnızlığın, inancın ve insan olmanın bedeline dair derin bir varoluş günlüğüdür. Tarkovsky bu metinlerde yalnızca sinema üzerine düşünmez; zamanı, hafızayı ve insan ruhunu anlamaya çalışır.
Kitabı okurken en çok dikkatimi çeken şey, Tarkovsky'nin modern dünyanın hızına karşı geliştirdiği sessiz direniş oldu. Ona göre insan, teknolojiyle güçlenirken anlamla bağını yitirmektedir. Bu nedenle günlükler boyunca tekrar eden mesele aslında sinema değil; insanın ruhunu koruma mücadelesidir.
Felsefi açıdan eser, fenomenoloji ve varoluşçulukla güçlü bağlar kurar. Tarkovsky'nin zaman anlayışı, nesnel saat zamanından çok yaşanmış zamana dayanır. Bu yönüyle metinlerde Martin Heidegger'in varlık düşüncesinin, Henri Bergson'un süre kavramının ve hatta Søren Kierkegaard'ın içsel hakikat anlayışının izleri hissedilir. İnsan, ancak kendi yalnızlığıyla yüzleşebildiği ölçüde hakikate yaklaşabilir.
Tarkovsky'nin günlükleri aynı zamanda sanatçı ile toplum arasındaki gerilimin de kaydıdır. Sansür, sürgün, anlaşılmama korkusu ve yaratma sancısı satır aralarında sürekli dolaşır. Ancak yazar hiçbir zaman kolay bir iyimserliğe sığınmaz. Aksine, acıyı insan olmanın ayrılmaz bir parçası olarak kabul eder. Çünkü ona göre sanatın görevi insanı eğlendirmek değil, vicdanını uyandırmaktır.
Kitabı bitirdiğimde geriye kalan duygu hayranlıktan çok bir sorgulamaydı: Modern insan gerçekten yaşıyor mu, yoksa yalnızca tüketip hızla ilerlediğini mi sanıyor? Tarkovsky'nin metinleri bu soruyu doğrudan sormaz; fakat her sayfada hissettirir.
Zaman Zaman İçinde, sinemayla ilgilenenler kadar felsefe, psikoloji ve insan ruhunun derinlikleriyle ilgilenen okurlar için de benzersiz bir metin. Bu kitap bana göre bir yönetmenin günlüğünden çok,
KLASİKLERLE FELSEFE
(Felsefi Ünceleme)
NIGEL WARBURTON
Klasiklerle Felsefe, 1962 doğumlu Britanyalı ünlü felsefeci Nigel Warburton tarafından kaleme alınan ve felsefe tarihinin en önemli yapıtlarını rehber eşliğinde inceleyen popüler bir felsefeye giriş kitabıdır.
Eser, akademik jargondan uzak ve son derece anlaşılır bir dille yazılmış.
Kitapta, antik çağdan günümüze kadar uzanan süreçte felsefe tarihine yön vermiş tam 32 büyük eseri incelenmiştir.
32 filozof ve 32 eserin tam listesi şöyledir:
Platon – Devlet
Aristoteles – Nikomakhos'a Etik
Boethius – Felsefenin Tesellisi
Niccolò Machiavelli – Prens
Michel de Montaigne – Denemeler
René Descartes – Meditasyonlar
Thomas Hobbes – Leviathan
Baruch de Spinoza – Etika
John Locke – İnsanın Anlama Yetisi Üzerine Bir Deneme
John Locke – Hükümet Üzerine İkinci İnceleme
Bazı kitaplar vardır, okurken sadece metni değil, kendi inançlarını, değerlerini ve sınırlarını da sorgulamaya başlarsın. Korku ve Titreme tam olarak böyle bir eser.
Kierkegaard bu kısa ama yoğun kitabında, Hz. İbrahim'in oğlunu kurban etmeye götürme hikâyesi üzerinden insanın inançla olan ilişkisini ele alıyor. Ancak burada amaç dini bir anlatıyı tekrar etmek değil; aklın, ahlakın ve bireysel inancın çatıştığı noktaları göstermek. İbrahim'in yaşadığı ikilemi incelerken okuyucuya şu soruyu yöneltiyor: Bir insan, evrensel ahlak kurallarının ötesine geçerek yalnızca inancına dayanabilir mi?
Kitap boyunca Kierkegaard'ın geliştirdiği iman şövalyesi kavramı dikkat çekiyor. Ona göre gerçek inanç, kesinlikten değil belirsizlikten doğar. İnsan tam da anlam veremediği yerde bir sıçrayış yapar ve bu sıçrayış beraberinde korkuyu, kaygıyı ve titremeyi getirir. Bu yüzden eser, yalnızca dini bir metin değil; aynı zamanda insanın varoluşsal yalnızlığı üzerine güçlü bir düşünce denemesidir.
Korku ve Titreme, kolay okunan bir kitap değil. Zaman zaman tekrar eden anlatımı ve yoğun felsefi dili sabır istiyor. Ancak satır aralarında dolaştıkça Kierkegaard'ın neden varoluşçuluğun öncülerinden biri olarak kabul edildiğini daha iyi anlıyorsunuz.
İnanç, özgürlük, birey ve ahlak üzerine düşünmeyi sevenler için sarsıcı ve ufuk açıcı bir okuma.
men samete necâ anladik,, kierkegaard'in ya/ya da'si ile sentez antitez eylenebilir, neler cikar acaba, cok kizgin bir kitap, oturtamadim bir yere, devamli ayakta geziyor, kiziyor. aman tekfir ilan olunuruz diye korktum biraktim
coktehlikeli, gaza(p)li,,,,
Dilin Âfetleriİmam Gazali · Rağbet Kitap · 202416,9bin okunma
İlk bakışta kitap, estetik ve etik yaşam arasında yapılan bir karşılaştırma gibi görünür. Bir tarafta hayatı hazların, tutkuların ve anlık heyecanların peşinden yaşayarak anlamlandırmaya çalışan insan vardır. Diğer tarafta ise sorumluluk alan, seçimlerinin sonuçlarını üstlenen ve kendisini bir karakter olarak inşa etmeye çalışan insan. Fakat Kierkegaard'ın başarısı, bu iki yaşam biçimini kuru bir ahlak dersi gibi sunmamasında yatar. O, okuyucuya hangi yolu seçmesi gerektiğini söylemez. Sadece önüne bir ayna koyar ve şu soruyu sorar: "Sen hangi hayatı yaşıyorsun?"
Kitap boyunca beni en çok etkileyen şey, seçim kavramının ele alınış biçimi oldu. Günlük hayatta seçimleri genellikle sonuçları üzerinden değerlendiriyoruz. Doğru mu yaptım, yanlış mı yaptım? Kazandım mı, kaybettim mi? Oysa Kierkegaard için asıl mesele sonuç değildir. Asıl mesele, insanın seçebilme cesaretidir. Çünkü seçmek, aynı zamanda vazgeçmektir. Her tercih, yaşanabilecek başka bir hayatın sessiz vedasını içinde taşır.
Bu yüzden kitapta sık sık kaygı duygusunun izlerine rastlıyoruz. Modern insanın yaşadığı birçok bunalımın kökeninde de bu yok mu zaten? Sonsuz seçeneklerin arasında yönünü kaybetmek... Bir yolu seçtiğinde diğer bütün ihtimalleri arkada bırakacağını bilmek... Kierkegaard, bundan yaklaşık iki yüz yıl önce bugünün insanını şaşırtıcı bir doğrulukla tarif etmiş gibi.
Kitabın dili yer yer ağır, hatta sabır isteyen bir yapıya sahip. Fakat bu zorluk, anlatılan düşüncelerin derinliğinden kaynaklanıyor. Ya/Ya Da hızlı tüketilecek bir eser değil. Bazı sayfalar birkaç dakikada okunuyor ama insanın zihninde günlerce kalıyor. Bazen bir paragrafın üzerinde durup düşünmek, onlarca sayfa okumaktan daha değerli hale geliyor.
Kitabı bitirdiğimde aklımda kalan en önemli düşünce şu oldu: İnsan, hayatını
İnsanın hayat karşısında yaptığı seçimleri merkeze alan bir eser. Kitap boyunca iki farklı yaşam anlayışı karşı karşıya gelir. Biri hazların, anlık heyecanların ve estetik zevklerin peşinden giden hayat diğeri ise sorumluluk, bağlılık ve ahlaki tercihlerin şekillendirdiği hayat. Kierkegaard hangisinin doğru olduğunu doğrudan söylemekten çok insanı kendi seçiminin sonuçlarıyla yüzleştirir. Eserin en güçlü tarafı, hayatın aslında seçimlerden kaçılarak yaşanamayacağını göstermesidir. Çünkü seçmemek de bir seçimdir. Kierkegaard’a göre insanı olgunlaştıran şey sürekli yeni şeyler peşinde koşması değil, yaptığı tercihin sorumluluğunu üstlenebilmesidir. Bu yüzden kitap sadece aşk, evlilik ya da ahlak üzerine değil, insanın kendisi olma mücadelesi üzerine de düşünür.
Bazı bölümleri ağır ve dağınık gelebilir ancak kitabın merkezindeki mesele oldukça canlıdır. İnsan nasıl yaşamalıdır? Keyfin peşinden giderek mi, yoksa anlam ve sorumluluk arayarak mı? Kierkegaard kesin cevaplar vermekten çok bu soruyu okurun önüne bırakıyor.
Ya / Ya DaSoren Kierkegaard · Alfa Yayınları · 2020363 okunma