• Seher vakti burda kimler ağlamiş?Çimende gözyaşlari var..
  • Sarıköy’e de uğra on bir kabri komagıl
    Benden sonra bir daha turnaları bırakma
    Atın sor hatırını köpük köpük alnını
    Yörende bir oğlancık pes gönlünü farıtma

    Benden sonra bir daha suya girme tedbirsiz
    Bulut kızdı mı bakma itimad etme kuma
    Çöküp de bir cigara yakarkenki o ışık
    Tanık olsun – bir tanık lazımdır olduğuma

    Yoksa kimler bilecek burda böyle bir adam
    Yüzü yüzlerden kesik kalbi sazlardan kesik
    Benden sonra bir daha Allah’a boyun uzat
    Enir aluban tabiat okusun türlü betik

    Dünyaya aldırmayan gözlerin ışıl ışıl
    Karanuluk içinde ateş yakmış çobanlar
    Benden sonra bir daha usul ağla ağlarsan
    Yağmura hörmetinden ağladığın zamanlar

    SENİ SEVİP ÇEKİLDİM DEDİM DÜNYA BU KADAR
    Kar örttü ovaları ne gölge var ne de iz
    Benden sonra bir daha gözetleme afaki
    Yabancıyız nihayet ekmeğe etmek deriz.

    -Süleyman Çobanoğlu
  • Sarıköy’e de uğra on bir kabri komagıl
    Benden sonra bir daha turnaları bırakma
    Atın sor hatırını köpük köpük alnını
    Yörende bir oğlancık pes gönlünü farıtma

    Benden sonra bir daha suya girme tedbirsiz
    Bulut kızdı mı bakma itimad etme kuma
    Çöküp de bir cigara yakarkenki o ışık
    Tanık olsun – bir tanık lazımdır olduğuma

    Yoksa kimler bilecek burda böyle bir adam
    Yüzü yüzlerden kesik kalbi sazlardan kesik
    Benden sonra bir daha Allah’a boyun uzat
    Enir aluban tabiat okusun türlü betik

    Dünyaya aldırmayan gözlerin ışıl ışıl
    Karanuluk içinde ateş yakmış çobanlar
    Benden sonra bir daha usul ağla ağlarsan
    Yağmura hörmetinden ağladığın zamanlar

    Seni sevip çekildim dedim dünya bu kadar
    Kar örttü ovaları ne gölge var ne de iz
    Benden sonra bir daha gözetleme afaki
    Yabancıyız nihayet ekmeğe etmek deriz.

    Süleyman Çobanoğlu
  • "BU KİTABI OKUYUNCAYA DEK, DiLEDİĞİNİZCE DOYA DOYA YİYİN , İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !!"

    Evet bonibon sever kardeşlerim ve "HEY GİDİNİN APAYRILARI" ..Alayınıza selam olsun .. Yine uzun bir inceleme olacak .. Dediler ki uzun yazma az kısa tut..Ama böyle bir kitabı kısa bir şekilde size anlatmam imkansız .. Hani cidden imkansız .. Şu inceleme altında size anlatacaklarım kitabın % 2 ' sini falan ancak verecek ama emin olun merakınızı da cezbedecek .. Bu kitabı , kitap fuarında türlü çingenelikler yaparak arşive kattım .. Atatürkçü Düşünme Derneği de satıyordu..4 lira daha ucuz deyince hemen oraya dadandım tabii ..2 masa üstü takvim , bir dolu ayraç falan ..Kaçar mı ? Kınamayınız !! O 4 liralar birikip nice 4 bira parası ediyor inanamazsınız .. Her işin başı iktisat.. Ne demiş eski GADDAR Türk atalarımız : Sıçanın sidiği değirmene kardır ( AĞIZ BURUN KIVIRMA BENİ KENDİNE BULAŞTIRMA !!) ... Şimdi şuraya kadar okuduğunuz bu girizgah ile bakın bir de güzel atasözünü silinmemek üzre beyninize nakşettiniz .. Yazarla devam edelim .. Biliyorum ki bazılarınız muhalif olmasından dolayı pekte sevmiyor bu adamı .. Olabilir ! Normaldir ! Ama karşıt fikirleri de okuyun derim .. Zaten biraz sonra anlatacaklarımla sanırım okumak isteyecekseniz ..

    İncelemeye bir şehir bir de ülke ile başlayalım .."KIRŞEHERDEYİZ!"
    Ne var burda ?
    Burası esasen Osmanlının ilk günlerinde , hatta ondan da öncesinde Ahiliğin can damarının attığı bir merkez .. Günümüz kooperatif ( together as one su getir kezban tribi... bir elin nesi var iki elin sesi var , yardımlaşma falan fistan gülistan..) zihniyetinin temellerinin çook önceden atılmış hali burda uzunca müddet hayat bulmuş.. Hala da soluk bir nabızla atıyorsa da devam ediyor ..
    Şimdi bir de aklınıza Hollanda'yı getirin ..Ne geldi aklınıza ? Laleler ! Başka ? Red Light District =P Başka? E hadi müzeler falan .. Bakın ben size sayayım Hollanda denince akla gelmesi gerekenleri ..

    *Hollanda süs bitkileri ihracatında dünya birincisi... (AL SANA LALE ! OSMANLI DEDELERİMİZ GİBİ SARAYDA YETİŞTİRİP SEYRETMEMİŞLER...)
    *Sebze ihracatında dünya birincisi...
    *Süt ihracatında dünya üçüncüsü .. .
    *Kırmızı et ihracatında dünya dördüncüsü...
    *Sıvı-katı yağ ihracatında dünya dördüncüsü...
    *Tarım ihracatında dünya ikincisi...

    Biz sanırım tarım ülkesi olarak adlandırılıyorduk bir zamanlar değil mi? =))

    KONYA KADAR YÜZÖLÇÜMÜNE SAHİP BİR MEMLEKETTEN BAHSEDİYORUM ! ALOO!!! Nasıl oluyor bu ? Nasılını anlatayım .. Bu gavur kısmı herşeyi ilime bilime dayandırdığı , yağacak olan yağmura sebep Nisan ayında yağmur duasına çıkmadığı için her işleri sistematik biliyorsunuz ..Ar- Ge denilen kavramı biz henüz bilmiyorken bu gavur oğullarından Michael Sandown adlı bir amca 1800'lerde bizim topraklara geliyor ..Kayseri, Sivas, Niğ­de, Nevşehir ve Kırşehir' de incelemeler yapıyor .. Bir bakıyor ki bizde Ahilik diye bir kavram var .. Kısaca herkesin üstlendiği bir iş gücü ve sahası mevcut tarımda.. Bundan baya baya etkilenip geri dönüyor Hollanda ' ya...Kooperatifleri kuruyor.. Sonuç : YUKARDA YAZDIKLARIM .. Ha ama Osmanlı ' da boş durmuyor tabii!! Hakkını yemeyelim .. 1850lerde bakın Osmanlı ne tip önlemler alıyor ..
    *Çoban , evet yanlış okumadın ÇOBAN İHRACATINA (?!?!?!?!) yasak getiriliyor ..
    *Sakız çiğnenmesi yasaklanıyor..
    *Kadınların kaymakçı dükkanlarına girmeleri yasaklanıyor ..( Abdülaziz ' in çekirge fermanı var yazsam bir tane nefes alan kalmaz aranızda .. Kafadan totaliniz imamın kayığına binersiniz .. yazmayayım =)) )
    Ben, Tuco Herrera ki bakın ben yani.. Böyle İŞSİZLİK GÖRMEDİM !Neyse geri dönelim , konu dağılmasın .. Laleyi zaten bizden aldıkları bir sır değil .. Peki ya angora kazaklarının macerası ? Şimdi İngilizlerin diye bilinen bu kazakların isminin esasen Ankara Tiftik keçilerinden geliyor olması ? Nasıl diye sormayın .. Yukarda KABAK gibi duran lale örneğinden yola çıkarsanız taşlar yerine oturur .. Sadece bu mu ? Bu bizim vurdum duymazlığımız diyelim ve bir başka konuya geçelim .. Köy Enstitüleri ..

    Korkudan Korkmak incelememde (#27268771) üstü kapalı da olsa bahsettiğim için uzun tutmayacağım .. En büyük amaçlarından biri modern tarımın ne olduğundan habersiz Türk insanına tarımı öğretmek , köy yerinde eğitim vermek olan bu kuruluşların Adnan Menderes ve saz arkadaşlarının tekerine çomak soktuğu için kapatıldığını bilmem biliyor musunuz ? Bizim için cidden büyük bir kayıp..Hem eğitimsel , hem tarımsal boyutta .. Kapatılma sebebi mi ? Bir tanesi için ileri sürdükleri bahaneyi yazayım buraya ..

    "Hasanoğ­lan Köy Enstitüsü'nün müzik salonuna havadan kuşbakışı ba­kınca 'orak' şeklinde!" Yani burda komunizm propagandası yapılıyor .. Kızlı erkekli eğitim veriliyor .. Namus ve din elden gidiyor .. Bu topraklarda McCarthycilik modası asla bitmez tükenmez ASLA GEÇMEZ! Yapılacak iyi şeylerin hepsinin yolunu komunizm şiarı ile kesmek bizim örf ve adetimiz olmuş .. Sonuç olarak tüm bunları diye diye sonuçta tarımı bitirdiler .. Ve bakın samanı Uruguay' dan , eti Sırbistan' dan ithal eder hale geldik .. Mercimeğin anavatanı Anadolu ! Kanada bizden aldığı mercimeğin genleriyle oynayıp soğuğa dayanıklı bir başka tohum elde etti .. Bugün mercimekte ve pek çok tahılın ihracatında Dünya' da tekel ..Bugünlerin temelleri 1950 lerde Menderes hükümeti döneminde yapılan ikili antlaşmalarla atıldı .. Aldığımız ve üzerinde "uzanan ellerin" olduğu süt tozu tenekeleri ile bize yaptıklarını belirttiğim incelememde yazdım.. Peki bunların ardında esasen kim/ kimler var? Oltadaki Balık Türkiye diyen Rockefeller sülalesi , DuPontlar ve 8 - 10 büyük TRÖST sahibi .. Rockefeller 'ları az çok biliyorsunuz .. Dünya' da petrol ve petrolle alakalı tüm yan sanayiinden Gdo lu ürünlere , psikolojik savaş araştırmalarından tutun da AMERİKA MERKEZ BANKASI - DÜNYA SAĞLIK ÖRGÜTÜ - BİRLEŞMİŞ MİLLETLER gibi pek çok oluşumun sahibi (ya da bunların ardındaki görünmez el ).. CIA 'i bir dönem fonladığı su götürmez bir gerçek.. Ve ne diyordu kendisi : ""Sahip olmak hiçbir şey­dir; kontrol ise her şey. Eğer ülke hükümetlerini kontrol etmek istiyorsan, ülkedeki tekelleri kontrol etmeli, eğer uluslararası tekeller veya karteller kurmak istiyorsan bir dünya hükümeti kurmalısın.. "Petrolü kontrol edersen ulusları, yiyeceği kontrol edersen insanları kontrol edersin!"

    Gelelim Dupontlaraaa.. Rockefeller nasıl ki bir petrol tröstü ise , bu sülalede barut ve patlayıcıda dünyanın gelmiş geçmiş en büyük tekeli en büyük tröstü..Bakın yaptıklarından birkaçını sayayım ..

    *Birinci Dünya Savaşı'nda müttefik ordularının toprakların­dan ateşlenen barutun yüzde 40'ı DuPontlar tarafından üretildi.
    *İkinci Dünya Savaşı'nda atılan atom bombası DuPont fabri­kasında üretildi..
    * Tokyo'da evler tahtadan olduğu için bombardımanlarda gereken verimi alamadıklarından dolayı Napalm olarak bilinen yangın bombasını bu amcalar ürettiler.Yani Tokyo katliamında kullanılan Napalm Bombasının mucidi de bu adamlar ..Sadece son 2 madde itibari ile 500BİN insan katlettiler Japonya' da .. Ve seneler sonra Dupontların Japon Expo Ticaret Fuarı'nda sattığı ürün ne biliyor musunuz ? ATEŞE DAYANIKLI TEKSTİL ÜRÜNLERİ !!! Bunu JAPONYA GİBİ BİR YERDE YAPABİLİYOR ADAMLAR !! Heriflerdeki caniliğin , küstahlığın boyutlarını anlamanız açısından da biraz uzun yazıyorum .. Buraya kadar okuyanlar zaten bana lazım olan kesim ..

    Şimdii.. Biri PETROL ,diğeri BARUT ve Patlayıcı Tröstü iki sülale ..Bu insanların bizim yediğimiz gıdalarla ne alakası olabilir ? Tohumculuk (ve araştırmalarında ) , her türlü ilaç sanayiinde ( tarımsal - bitkisel , insani ve hayvansal) , petrolde , insanlara sağlanacak kredilerde sürekli DİRSEK TEMASI ile çalışan bu insanların amacı ne ? Soner Yalçın bu kitapta bir yerde aynen şunları diyor ..

    "Bir taşla kaç kuş vuracaklar:
    ı) Tohumlarını satacaklar...
    2) Tohumlarını kullananlara gübre ve ilaç satacaklar...
    3) Tohumlarını ekenlere petrollerini satacaklar...
    4) Parası olmayanlara kredi verecekler...
    5) Bu tarım felaketi sonucu hastalananlara ilaç satacaklar... Hep aynı soruyu tekrarlayacağım:
    Tüm bunları Rockefeller gibi küresel şirketler SADECE PARA KAZANMAK İÇİN Mİ YAPIYOR? Ülkeleri boğazlarından kendilerine bağlamak için mi yapıyor? Başka? .
    Hastalık saçan "ölüm tohumlarının" dünya tarlalarına dağı­tılmalarının gizli amacı yok mu?
    Evet, bu kitabın yazılma amacı işte bu soruya yanıt bulmak­tır..."

    Birbirleri arasındaki bağları okudukça delirmemek elde değil ..

    Bu işleri çok uzun müddettir takip eden , araştıran biri olarak sadece şunu söylüyorum sizlere : BU KİTABI OKUYANA KADAR DiLEDİĞİNİZCE , DOYA DOYA YİYİN İÇİN GÜZEL KARDEŞİM !! ZİRA BİZİ TEK KURŞUN ATMADAN HEM FİZİKSEL HEM DE İKTİSADİ YÖNDEN TAKIR TAKIR ÖLDÜRÜYORLAR ..

    Biliyorsunuz Ramazan Bayramı kapıda ...baklava alacaklar ..HUUUU!!! Baklavanın içinde gördüğünüz ve antep fıstığı sandığınız o yeşil partiküllerin aslında dondurulduktan sonra çekilmiş ve düşman hatlarının ardına sızmış ajanlar misali yufkaların arasına girizgah yapmış bezelye ve mercimek olma ihtimali olduğunu hiç aklınıza getirdiniz mi bilmem ! E madem kuruyemiş dedik ...

    Bonus da Ersen ve Dadaşlardan gelsin ..

    BAHÇEDE KURUYEMİŞ ! KİM YEMİŞ KİM YEMEMİŞ ?!?!

    https://www.youtube.com/watch?v=LZGnYO6upyQ

    (Bu arada girişteki CİĞERİ SÖNÜK KLAVYE ÖMÜRDEN HER DİNLEYİŞTE 5 SENE ÇALIYOR !!)

    ESEN KALIN , İŞSİZ KALIN !!
  • #28549333


    1977 YILI İLK BASIM OLAN KİTAP SAYIN ABDULKADİR DURU BEY'E AİT. ÇOK SEVEREK OKUDUĞUM KİTABINI SİZLERE TAKDİM EDİYORUM...

    “Dostunu, düşmanını tanımayan, hayvandan beterdir. Çünkü hayvan; dostunu, düşmanını tanır.
    İşittiğine tespit etmeden inananlar, hayvan tiplere hayvan olmaktan kurtulamazlar.”
    “760lardan, 1977 şu günleri¬mize dek neler oldu da, bugün ye¬niden girişiyoruz hiç yokmuş gibi.
    Neden tatminkâr değil mille¬timiz, bireylerimiz? Bunun cevabı İspanya’daki medeniyetimizden günümüze kadar aradık. Nicel olayların, nitel kısımlarını izledik. Saadet güllüğümüze haşaratlar dadanmış.
    Bireylerimizin, ailelerimizin derinliklerinden yönetimlere dek gözledik. İspanya Endülüs’teki parlak kültürümüzden, Anadolu-muzdaki Selçuk devrine sıçramış. Sönerken, yiğitlerimiz yetişmiş, kurtarmışlar.”
    “Türkiyemizde bizim tarihleri¬miz yok. Olanlar da bölük pörçük. Bu gidiş nereye? Bizim bizden haberimiz ol¬maz ki... İşte bundan gençlerimiz şaşırgındır. Çünkü bizim tarihimiz yok elimizde.Baştan başa işte Tür¬kiye! Endülüsteki medeniyet tari¬himiz yok. 1942'lerden beri aradık. Yok ki bulamadık. Nihayet Batı ülkelerinden buldurduk. Endülüs medeniyeti¬mizden bazı eserler. İzlerimizin yarısı kaybolmuş, birazı silinmiş.
    Ufak tefek bazı izlerde şunla¬rı görüyoruz. 770'lerden başlamış teknolojimiz.Uçaklarımız, taşıtları-
    mız, matbaalarımız. Günümüzden daha ileri o zamanki tekniklerimiz. Kültürümüz, medeniyet hamleleri¬mizin her yönlü ilerlemelerini şöy¬le okuyoruz batı yazarlarının ka¬lemlerinden:
    Endüstride pamuktan yapı¬lan Cepken yelek ve ceketler, özel bir mahiyet arzediyordu ki, giyenlerin üstüne türkü yakılıyor¬du. Günümüzde henüz ona yetişi-lememiştir.
    Kâğıt imâli ve geliştirmeleri her cins kâğıdı ortaya koymuştu. Bu devirde batı, yazı yazmayı dahi bilmiyordu. Bizim o zamanki matbaamız, bugünkünden farksız sa-yılır. Üçüncü Abdurrahman'ın Halifenin devlet dairelerinin evrak sistemini matbu yaptırdığı batıda takdirle anılır.
    Teknikte: Pusula ve mıknatıs, daha gelişmelere yol açmıştı. Barut formülleri bir yandan, ateşli savaş araçları, torpillerin de geliştirilmesi devam ediyordu. Topların gelişkin oluşunu ayrıca anmak yerinde olacaktır. Motorlu vasıtaların modeli antikadır batıda. Sulama usullerine ince su serpişi eklenmesi de hayret vericidir ki, batılıların o zaman yıkanmadıkları, yılda bir iki defa soğuk su ile silindikleri kaydedilir. Buyurun medeniyeti. Kendimizi hiçe sayan beyefendiler hemen şuraya baksalar yetecek. Batıda kendi vücutlarını yıkamak bilmezlerken, biz, yağmurlama usûlü bahçelerimizi suluyoruz. Dünyada ilk defa sayı işaretleri ve matematik bizden çıkmıştır. Dünya, matematik bilimini de öteki dallarda olduğu gibi Müslüman Türklere borçludur.
    Meridyen dairesinin bir derecesini tam sıhhatli bir şekilde ölçen Ebu Muhammed'i, dünya anmaktadır. Her saate bakanın da; Ahmet'in, ilk bakırdan yaptığı saati hatırlaması doğaldır.
    Bu iki kardeş, yıldızların do¬ğuş ve batışlarındaki değişiklikle¬ri hesaplamış, ona göre son dere¬ce doğru çalışan bir aleti meyda¬na getirmişlerdir. Astronominin tamlaşması bizdendir ki, o zaman gökle ilgilenmek, batıda en büyük günah sayılıyordu. Hal böyle iken, Hekim İbni Firnas başkanlığında uçağın en âlâsı yapılmıştır. Üzeri¬ne süs olarak da kumaş ve tüy iş¬lenmiş, semalara hakimiyet kurul-muştur.
    Bugünkü uçakların onun ka¬dar havada durmaya, süzülmeye henüz yetişemediği kaydedilmek¬tedir…”
    “Biz Türkler sanayide, teknolojide, ticari işlerde örnektik tarihlerde. Bu gerçek gizlenemez. Göreceğiz kaynak¬lar vererek kitaplarda. Ancak kahra¬manlıklarımız savaşlarda, mertçe oldu¬ğu için cephelerde. Ağır bastığı için göze daha çok çarpmış. Çekemeyen¬ler Türklere "Tek savaşçıdır" demişler. Günümüz gençleri de o lâflara inan¬mışlar.
    Savaşların nedenlerini, siyasi ko¬nuları ilerde açıp inceleyeceğiz enine boyuna. Şimdi konumuz; iyilik korun-mazsa, kötüler onun düşmanıdır.
    Sanayileşmemiz, ticari gelişme¬miz evvellerden düşmanlarımızı çok perişan ederdi. Antika diye Türk eser¬leri halâ batıda yankı yapmaktadır. Bu gerçekleri gözler önüne daha açık ser-gileyeceğiz.
    Biz Türkler dünya insanlarına örneğiz. Bu gerçek, kuşku götürmez. Türkler diyoruz. Birinci Tanzimattan buyana bakıp da aldanmayalım. Dünyanın en kötü hainleri de var¬dır muhakkak. Adlarına hayvan tipler diyoruz. Hayvan tipler ve hayvan tiple¬rin hayvanlarından (hainler) bazı müs¬pet vesikalar, kaynaklar da gösterece¬ğiz.
    Bizi içimizden çökertmek için yüz yıllardan beri sinsi sinsi uğraşan hay¬van tipleri ve onların hayvanlarını, En¬dülüs'lere varmadan hemen Türki¬ye'den biraz gösterelim”
    İHANET BELGELERİNE İYİ BAKALIM!..
    “Mert ve cesur insanlar, sinsi düş¬manlarını sezemezler.”
    “Biz birbirimizi suçlayacağımıza, gençlerimize hoyrat gibi bakacağımıza, kimlerin elinde oyuncak olduğumuza baksak, hemen el ele tutup kendimizi kurtaracağız.” Anlayana bir örnek de yeter. 1939-40'larda hayvan tiplerin hayvan¬ları (hainler) Polonya'yı ne yaptılar. Ona bakalım, ona göre bizi kulağımızdan yönetenlerin neler yaptıklarını da, ya¬pacaklarını da biraz olsun anlayabilelim. Alman - Rus savaşında Polon¬ya'nın burnu bile kanamazdı. İçindeki 10500 haindir Polonya'yı Rus'a, Al-man'a paylaştıran. Çorçil, Rozvelt hay¬van tiptir. (1) Polonya gafil avlanmış-tır. 3500 hain, Nazi emniyeti olan (G.S.P)'ya intisap etmiştir. Hain Amiral Kanaris'e, Polonya'nın en mühim stra¬tejik sırlarını, dosyalar halinde Berlin'e göndermişlerdir.
    2650 hain, Sovyet Casus Teş¬kilâtına aynı şeyi yapmışlardır. 325 ha¬in de İngiliz "Entellijans" hesabına ve 850 hain de Amerika istihbaratına inti¬sap ederek, Polonya'yı paylaşmışlar¬dır. Müstevlilere, fiilen yol gösterip Po¬lonya'nın vurulacak yerlerine getirmiş¬ler ve onlar bugün komünisttir.
    Bizdeki hainlerin ise durmadan çalışmalarını sürdürdükleri apaçık önü¬müzdedir. Bugün başkentimiz Anka¬ra'nın Maltepe'sinde seks kulüpleri bi¬le, açıktan açığa çalışmaktadır.
    Bir yandan millî benliğimizi inkâr ettirdikleri gençlerimize.bir yandan bir¬birlerini kırdırdıkları yetmiyormuş gibi, bir yandan da dış ülkelere daha berbat bağımlılıklara sokuyorlar.”
    “İşte Müslüman Fikir Ve İnancını Şaşırtanlar.
    - Yeni Eflâtuncu Yahudi Filozof¬larından matematikçi ve astronom,
    Barselonalı, Abraham bar Hiya.
    - Yeni Eflâtuncu olup, Aristo Mu'tezile öğretilerinin nakilcisi ve yo¬
    rumcusu, ekleklik Yasef İbn Saddik.
    - Yahudilikle Aristo felsefesini uzlaştıran, ilk Yahudi Aristocularından
    sayılan Taledo'dan Abraham İbn David
    (Davud).
    - Yahudi, İspanyol nakilci filozof, Avenzoor.
    -Yahudi bilgin ve çeviricileri, Tuleytule'li Yahude ben Şaloma Kohen, bunu takiben Gerşan b. Şalomo Şolo-man b. Yosef'ta Eyyüb. (Barselona1!! Zarah'in B.İzak).
    - Yahudi felsefecilerinden Levi-ben Abraham Hayim.
    - Kabbala Panteist Yahudi Misti¬sizminin en önemli eseri Zohar.(Seyfer
    ha Zohar).
    - Yahudi akılcılarından Rasyonalis felsefeci Yosef Kospi.
    - Güney Fransa'da Bagnols'dan Yahudi felsefecilerden Levi ben Ger-
    son (Gersonides)
    - Yahudi felsefeci ve felsefi ede¬biyatçılarından Şemtov ilan Falgera:
    İbn Rüşd'le ilgili çalışmalarını Yunanla karıştırdı.
    - İtalyalı felsefeci Hilel ben Samuet ve çağdaşı Izak Albalag.
    - Yahudi felsefeci baş hahamlar¬ dan Hosdai Kreshas (Cıescas).
    - ispanya'da Ortaçağ din felsefe¬cilerinden Kreskos'ın çağdaşı Simon
    ben Semah Dvıan.
    - Narbon'lu felsefeci Moşe ben Yoşva (Moşe Varboni).
    Yahudi bilgin ve çeviricilerinden Kalonimas b. Meir,Kalonimas b. David
    b. Todros, Rob Samuel b. Yehuda b. Meshulam, Romalı Yudan ben.Moses ben Danyel ve bunun gibiler. (1)
    işte böylece kitap çalma, isim çalma, değişik isim kullanma, islâm eserlerini kendilerine maletmek gibi binlerce hile ile muazzam İslâm kül¬türünün varlığını kaybetmeye uğraş¬mışlardır. Bizim daha çok şey açıkla¬mamıza gerek yok. Bu konularda uğ¬raşan araştırıcı Avrupalı bilim adamla¬rının elimize geçen kitabının arka ka¬pağında şu sözleri okuyoruz.
    "Avrupa'nın ilim ve teknikte, bu¬günkü baş döndürücü bir noktaya ulaşmasında tek mesnet teşkil ettiği, muhteşem ve cihanşümul «İSLÂM MEDENİYETİ» dir."

    AMERİKA'NIN TÜRKİYE'YE GİRİŞİMLERİ
    İstanbul'da çalışan diplomat Don.S.S.Cox'un verilerine göre Ameri¬kan Bord'un 1900 yıllarında başlayan faaliyetleri:
    Meşgul olunan kasaba, köy sayı¬sı……349
    Bu faaliyet İçin angaje edilen Amerikan Ajanı..…..254
    Türk tebaasından yardımcılar 1049
    Yüksek okul ve kolej sayısı 35
    Yatılı kız okulları 27
    Genel okullar 508
    Eğitilen talebe sayısı 25.171
    Mabet adedi 400
    Her servise devam edenler 50.000
    Teşkilâtlı kiliseler ..138
    Bir yılda sarfedilen propaganda broşürü……..100.000
    Bir yılda sarfedilen poropaganda kitabı……. 50,000
    Devamlı yayın yapan gazete... 13 Kitap baskı makinaları, emlâk kıymeti ……1.000.000
    Bir yılda Türkiye'de dağıtılan pa¬ra…. 700.000
    Mr. H.D.Dwight, 1895'de Ameri¬kan Bord adına yaptığı açıklamada "Yaklaşık olarak 65 yıldır Türkiye'de faaliyet yapmakta olan Amerikan Bord Of Mission geniş bir eğitim, basın ve yayın düzenine sahiptir" demiştir. Pa¬palık ve istanbul'daki Fransız elçisinin çalışmaları sonunda 1583'de Osmanlı hükümeti kendi halkının, başka devletin göndereceği öğretmenler tarafın¬dan eğitilmesi kararını almıştır. Bu sıra¬da başta Hırvat (Macar devşirmesi) Si-yavuş Paşa bulunmaktadır.
    Bu karardan sonra (17-18-19 ve 20. Yüzyıllarda) 216 Amerikan okulu, 75 ingiliz okulu, 137 Fransız okulu vardı.
    XIX. yüzyılda Amerikan Bord şirketi de asıl hedefi siyasi hakimiyet ve kültür emperyalizminin zafere ulaşmasına yardımcı olmak doğrultusunda ve bu faaliyeti yapıyorlardı. Ayrıca Genel bir tasnif yapılırsa:
    a) Rus misyoner örgütleri,Balkan ülkelerini.
    b) İngiliz (C.M.S.) Arap ülkelerini.
    c) Amerikalılar, Ermenileri.
    Fransızlar, kuzey Afrika ülkele¬rini Osmanlı İmparatorluğumdan koparmak istemiş ve hepsi de Hristiyanlık idealinde Türk'e karşı tek cephede savaşmışlardır. Temelindeki hayvan tiplerdir
    MİLLİYETÇİLİĞİN TANIMI:
    Bizim anladığımız milliyetçilik : Amaç birliğidir.
    Aynı varlığa inanmış kişiler, aynı hedefe varmak amacını güder, o yolda aynı amaçla yarışırlar... İşte o kişile¬rin her biri, milliyetçidir. Milliyetçi kişiler onlara deriz.
    Demek oluyor ki sağlam bir inanç ile bir hedefe varmak amacında olmayanlara, milliyetçi diyemeyeceğiz.
    Bu gerçekten baktığımızda: Aynı köyün insanları, aynı yurdun adamları, insanların akrabalıkları, hatta kardeş¬ler bile aynı inançta, aynı hedefe var¬mak amacı ile yarışmıyorlarsa, milli-yetçi değildirler ve olamazlar.
    insanlar, başka tür yakınlık ve yandaşlıklarıyla da milliyetçilik edemezler.
    Akrabalık başka.milliyetçilik başkadır. Hemşehrilik başka, milliyetçilik başkadır. Yurttaşlık başka, milliyetçilik başkadır.
    Bugünkü anlamda dindaşhk, ya da fikirdaşlık,arkadaşlık gibi olumlarda da milliyetçilik bulunamaz.
    Milliyetçilik hüviyeti: İnanç birliği ile, aynı hedefe varmak amacı ile ya¬rışmakla, o yolda her şeyini feda etmekle ispat edebilirler...

    Kitabın her bir cümlesini burada paylaşmak isteyeceğim kadar muazzam bir kitap. O yüzden biraz uzun oldu galiba :D
    KİTAPTA DAHA ÇOK DUYDUKLARIMIZDAN NASIL YÖNETİLDİĞİMİZ, KAVRAM KARIŞIKLIĞI İLE NASIL ASİMLE OLDUĞUMUZA VE YAHUDİLERİN BİZLERİ NASIL OYUNA GETİRME ÇABASINDA OLDUĞUNA BELGELERLE DEĞİNİLİYOR.
    Sn. Abdülkadir Duru Beyin tüm kitaplarını neredeyse okudum ve kendime hepsini beşer defa okuma hedefi koydum. Bir çoğunu da bitirdim. 70 küsur kitabı mevcut.
    Paylaşımlara, en çok okunan yazarlara bakıyorum hep yabancı ve ne yazık ki çok yüksek bir bölümü de bizleri verimsiz hayale sürüklemekten başka bir işe yaramıyor. Bizim, bizleri uyandıran, kendimize getiren kitaplara, milli düşüncelere ihtiyacımız var. Millilik particik değildir, ki bu kitapta da çok güzel değinilmiş. Yaklaşan seçim dolayısı ile de herkesin okuyup milli birlik içinde seçime yaklaşması gerektiğini düşünüyorum. Neden burda değiniyorum çünkü ülkem için önemli!. Kim üretim yapıyorsa, kim milletimi kalkındırıp, dış mihrakları, siyon-mason ve misyonları ifşa edip kanımızdan güçlenmemizi öneriyorsa onu başkan saymak vazifemizdir. Sayın Erol Erbaşın da dediği gibi “Başkan Başarandır!”

    BİZLERE BÖYLE BİR ETKİNLİK VESİLESİYLE OKUDUĞUMUZU PAYLAŞMA İMKANI SAĞLAYANLARA, PAYLAŞIMDA BULUNANLARA ÖZELLİKLE NECİP BEYE ÇOK TEŞEKKÜR EDİYORUM
  • https://www.youtube.com/watch?v=qKsnvZAxAZs
    Bir adam vardı. Geziyordu bir kış gecesi dalgın dalgın Ankara sokaklarında. Ne düşünüyordu bilmem? Beni bu güzel havalar mahvetti mi diyordu içten içe? Yoksa, yoksa en sevdiği dostlarını, özellikle Sait Faik'le şöyle karşılıklı güzel bir içelim, sohbet edelim mi diye aklından geçiriyordu? Veyahut da sevdiği kadını arzuluyordu çaresizce. Bir adam geziyordu Ankara kaldırımında, şiirleriyle başbaşa ve aniden önüne çıkan bir çukura düşüyordu, boynunu ve vücudunu, o güzel sözler yazan parmaklarını incitiyordu. Sonra, sonrası yok. Aniden İstanbul'da bir yoğun bakımda eski bir yatakta yatıyordu yalnızlığın şairi. Acı haber bir şimşek gibi yayıldı, gezdiği, gördüğü, yazdığı mekanlara. Ve haber geliyordu Sait'e en acısıyla. Yıkıldı, eridi, bitti Sait. İki eliyle kalbini tutarak: '' Ah benim iki gözüm Orhanım...'' diyebildi sadece...
    https://resmim.net/f/5FAOmj.jpg

    Zaten demiyor muydu şiirinde:
    Kimse duymadan ölmeliyim
    Ağzımın kenarında
    Bir parça kan bulunmalı
    Beni tanımayanlar
    ''Mutlak birini seviyordu'' demeliler.
    Tanıyanlarsa, '' Zavallı, demeli,
    Çok sefalet çekti''

    Halbuki hakiki sebep
    Bunlardan hiçbirisi olmamalı.

    Evet hiçbirisi değil, yalnızca sen biliyorsun Orhan Veli, yalnızca sen!...

    İşin en mahzun hali ise doktorların ve arkadaşlarının vefatından sonra, değerli şairimizin cebinden çıkan, diş fırçasına sarı renkli eski bir kağıt parçasını bulması, biraz da para vardı. Haa, öyle çok bir şey değil. Bir dostuna veya sevdiği bir kıza, zar zor ısmarlayacağı bir bardak çay parası... Ne yazıyordu peki bu kağıtta? Aşkları, yalnızlığı, dostları, kimselere söyleyemediği dertleri...

    Orhan Veli, eserleri ve izlediği yoldan bahsedecek olursam; Orhan Veli ve arkadaşlarının 1940 yıllarında ele alıp ortaya koyduğu Garip akımıyla şiir dünyasına yeni bir bakış açısı kazandırmışlardır. Şöyle ki, Garip akımının amacı veya özelliği, eski düzen ve kurallarla hareket etmeyip, serbest bir mantıkla kaleme almalarıdır. Vezin, uyak gibi şiirlerde geçen birtakım kuralların kullanılmayıp, doğallıkla anlatılmasını savunmuşlardır. Halka yönelik, insanın içinden geldiği gibi kendini ifade etmesi diyebiliriz. Ben şahsen beğendim bu akımın sistemini.

    Bütün şiirler adıyla yayınlanan bu eseri, sağlığında ve vefatının sonrasında ele alınan, basılan şiirleridir. Beğenen veya çok beğenenler olmuşlardır. Şahsen ben çok seviyorum Orhan Veli'nin kalemini. Meşhur, Anlatamıyorum şiirini kimler beğenmedi ki? Bakın, 2. dizeden sözler:
    '' Bilmezdim şarkıların bu kadar güzel,
    Kelimelerinse kifayetsiz olduğunu
    Bu derde düşmeden önce''
    Aşkı en güzel şairler tasvir edermişim, burda da Orhan Veli en güzeliyle tasvir etmiş. Tabii son dizesiyle de çaresizliğini ifade etmiştir. Buyrun:
    ''Bir yer var, biliyorum;
    Her şeyi söylemek mümkün;
    Epeyce yaklaşmışım, duyuyorum;
    Anlatamıyorum.

    Son olarak ben veya bizler ne kadar anlatsak Orhan Veli'yi tam anlamıyla ifade edemeyiz. Belki şiirlerinde kaybolarak, belki düşünceli yüzüne bakarak, onun ne demek istediğini anlayabiliriz.

    Nerdesin bir garip Orhan Veli, nerdesin en kıymetli dostu Sait Faik? Siz yoksunuz, biz var olsak ne olmuş yani? 36 yaşında bırakıp da gittin bizi, be Orhan... Yalnızlığınla göçüp gittin be Sait Faik, biz, yalnızlığın ne demek olduğunu bilmeden...
  • Ne zaman sevmek desem bir tedirgin bulva iti gecede
    biraz müzik biraz içki ve çok çok resim
    kim sarmalar bu bebeği
    kimler taşır bu ölüyü belirsizliğe
    nerelerde kalır gözüm/nerelerden döner sesim
    bu ne biçiim hayvan ki bu/beslenir acılardan
    tohum atar kuşaklara kan göllerinde
    bu ne biçim oyun ki bu/gizlenir gölgesine gerçeğin
    mutluluklar aranır ateş çemberlerinde bir umarsız bulvar iti vitrin ışıklarında
    anladım ki birdenbire/kopmuşum toprağımdan
    kopmuşum masallara süt emziren akşamlarımdan
    köklerim orda sızlar/yapraklarım bulvarda
    resim diye duvarlarda müzik diye ıslıklarda
    o çıldırtan deniz orda/balıklar tablalarda
    özlemek orda kalmış özlemi sevmek burda
    ferhat'sa mendil açmış dileniyor güven parktat aradım bütün sözlükleri aşka yer yoktu
    bir kaygulu bulvar iti karanlık çıkmazlarda
    koşuyordu masallarda/koşuyordu imgelerde
    başka yer yoktu
    başımdaki ağrı sendin sesimdeki kuşku sen
    ne düşünsem dört boyuttu ne ağrısam dört boyut
    kopmak belki bir ülkeydi tutkular eski zindan
    heerkes kendi bukağısının tutkulu demircisi bu evleri bizmi yaptık bu yolları bizmi çizdik
    ölümlerden bizmi kaçtık bizmi düştük ölümlere
    senleştirip giriyorum koynuna gecelerin
    senleştirip açıyorum gözlerimi sabaha
    bir şey eksik biliyorum bir şey artık sen değil
    şafak diye söken sendin sendin gülen penceremde
    çayımdaki bahçe sendin içkimdeki bulut sen
    içimdeki kuş sürüsü çabamdaki arılardınnere gitsem karşımdaydın ama sen yoktun
    sen sahi niçin yoktun senleştirip biniyordum külüstür taşıtlara
    senleştirip okşuyordum osmanlı sokakları
    kan bulaşmış caddeleri ölülerli alanları
    tepelenmiş çiçekleri kanatılmış mavileri
    senleştirip seviyordum bütün çirkinlikleri
    telefonlar sensin diye koşturuyordum
    kanıyordum
    sensin diye karanlık çağrılara
    susuyordum senleştirip kahpelikleri
    nereye gitsem karşımdaydın ama sen yoktun
    sen sahi niçin yoktunduruyordum seni sanıp yangın çığlıklarına
    yaşamak belki buydu belki de öbür yüzü
    unutmaktı belki güzel aramaktı belki sevmek
    belkideki varsılıktı kesindeeki yoksulluktu
    yitirmek buydu belki yakalamak belki bu
    bu kafesi biz süsledik biz aldandık bu süslere
    içimdeki sızı sendin yüzümdeki merak sen
    gitmelerden beklediğim kalmalardan korktuğum
    nere gitsem karşımdaydın ama sen yoktun
    sen sahi niçin yoktun iki bulvar itiyiz biz reklere dolaşmışız
    ağzımızda ölüm tadı tüylerimiz kanlı çamur
    ikimiz iki yandan bir koca yanlızlığı
    bir amansız şaşkınlığı ikimiz iki yandan
    dolaştırıp duruyoruz eski zamanlar gibi
    müzelik bir inanmanın ören kapılarında anlamamak elde değil anlamaksa soykırım
    uçup uçup düşmek kalır inanmaklardan
    kelebekler konuyor yaşlı salyongozlara
    ölülerin gölgesinde diriler güneşleniyor
    yakın artık gemileri köprüleri atın artık
    kim ne derse desin vazgeçin onarımdan ne seçilen renklerdeyiz ne gidilen yerlerde
    danışıklı gözyaşları yapmacık mutluluklar
    soykırımsal bir çoğalma solucanımsı bir eşleme
    bir yanımız doğum evi bir yanımız hiroşima
    iki bulvar itiyiz biz koşulların kölesiyiz
    zincir sesi duydukça sızlar bileklerimizbir kenti tanır gibi tanıdım seni ancak
    eetine değdi etim/otuzaltı onda yedi/çok değil
    elini buldu elim/otuzaltı onda yedi/çok değil
    öptüm seni/otuzaltı onda yedi/dudaklarından
    bir kenti yaşar gibi yaşadım seni ancak
    yaşamadım kendimi
    ellerin ellerimdeydi ellerin yoktu
    gözlerin gözlerimdeydi gözlerin yoktu
    iki portre gibi yanyanaydık albümde
    uykunda sevmiştin haberin yoktu
    bir kaçağı tanır ggibi tanıdım seni ancak
    tanımadım kendimi şarkılarda buldum seni yitirdim
    yılgılarda buldum seni yitirdim
    resimler bir türlü konuşmuyordu
    fotoğraflar kaçıyordu ben yaklaştıkça
    bir yalanı anlar ggibi anladım seni ancak
    anlamadım kendimi evin de mi yoktu senin sokağındamı
    adresini silip silip yazıyorlardı
    düşlerin türkçe miydi hotantoca mı
    çincee mi arıyordun eskimoca mı
    herkeste mi arıyordun ne arıyordun
    neden öyle gülüp gülüp yaşlanıyordun
    bir yüzünü buluyordum öbün yüzün yok
    birçizgini buluyordum öbür çizgin yok
    olgörüp gelmiyordu adın fırçama
    düş müydün düşüncemi anlamıyordum
    uzattıkça ellerimi dağılıp gidiyordun
    kendimden korkuyordum yoksa yokmuydumbinlerce göz binlerce yüz binlerce biçim
    aradığım yerde yoktun sormadığım yerde var
    etimdeki acı sendin kanımdaki kuşku sen
    nere gitsem karşımdaydın ama sen yoktun
    sen sahi niçin yoktun
    SEN
    SAHİ
    NİÇİN
    YOKTUN?