Görüyordum, stadları, kiliseleri, kamu binalarını görüyordum, caddeleri,sokakları görüyordum, her şey bükülüp devriliyor, hiçbir şey, bir fare bile bu Mahşer presinden kaçamıyordu; şato, sonra da Ulusal Müze’nin tepesindeki kubbe yıkılıyor, ırmaktaki su yükseliyordu - korkunç bir gücü olan bu prese hiçbir şey karşı duramıyor, her şey eğiliyordu önünde, mahzenimdeki atık kâğıtlar kadar uysaldı her şey. Görüyordum, tempo hızlanıyordu artık, devin çeperleri yıktığı her şeyi presliyordu, Kutsal Üçleme kilisesinin kulesi üzerime devriliyor, beni yutuyordu, görüyordum… Sonra görmez oldum, tuğlalar, kirişler ve dua iskemlesi beni ezdi, yamyassı etti, artık sadece tramvayların ve otomobil sürücülerinin çatırtılarını işitiyordum, canavarsı çeperler birbirine yaklaşıyor, daha da, daha da yaklaşıyordu, yıkıntıların ortasında hâlâ yeterince boşluk vardı, hâlâ yeterince hava vardı, fışkırıp saçılan, ıslık çalan hava, şimdi insanların inlemelerine karışıyordu… Boş bir düzlüğün ortasında, kocaman kare biçiminde bir balya gördüm, bir kenarı en az beş yüz metre uzunluğunda bir küp, bütün Prag burada benimle birlikte preslendi, bütün düşüncelerimle, ömrüm boyunca içime işleyen metinlerle birlikte… Sosyalist işçi birliğinin görevlileri tarafından şurada, mahzenimde ezilen fareciklerden biri kadar yer tutan ömrüm…