«İnsanın şekillendirildiği odun öyle budaklıdır ki, bu odundan düzgün kirişler yontamayız. (Kant, Kozmopolit Bakış Açısıyla Evrensel Tarih Düşüncesi, 1784)»
Sayfa 346
Edebiyat
«İnsan doğasının iki yüzü vardır; mantık ve his, melek ve şeytan. İnsanın şekillendirildiği odun öyle budaklıdır ki, bu odundan düzgün kirişler yontamayız. Yasayı herkes için isteyip kendimize istisna gösterilmesini bekliyoruz. Başkalarıyla birlikte var olup herkesin kendisi için yaşamasını istiyoruz. Toplum olmak, ortak yasalar geliştirmek ve kendi aramızda barış sağlamak istiyoruz. Aynı zamanda da kamu düzeninden kaçmayı, başkalarından üstün gelmeyi ve cezalandırılmamayı arzuluyoruz. Ben buna insanların 'asosyal sosyalliği' diyorum. Bu çelişkinin sonu yok…»
Sayfa 345
Edebiyat
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
Evler için duvarlar ve kirişler, çadırlar için direkler, gemilerde karina ve kaburga çatalı neyse, kemikler de insanın yapısı için odur.
Sayfa 447 - Alfa Yayınları·Kitabı okudu
Alıntı
“İnsan doğasının iki yüzü vardır; mantık ve his, melek ve şeytan. İnsanın şekillendirildiği odun öyle budaklıdır ki bu odundan düzgün kirişler yontamayız. Yasayı herkes için isteyip kendimize istisna gösterilmesini bekliyoruz. Başkaları ile birlikte var olup herkesin kendisi için yaşamasını istiyoruz. Toplum olmak, ortak yasalar geliştirmek ve kendi aramızda barış sağlamak istiyoruz. Aynı zamanda da kamu düzeninden kaçmayı, başkalarından üstün gelmeyi ve cezalandırılmamayı arzuluyoruz. Ben buna insanların ‘asosyal sosyalliği’ diyorum. Bu çelişkinin sonu yok… “
Sayfa 345 - Domingo·Kitabı okudu
Görüyordum, stadları, kiliseleri, kamu binalarını görüyordum, caddeleri,sokakları görüyordum, her şey bükülüp devriliyor, hiçbir şey, bir fare bile bu Mahşer presinden kaçamıyordu; şato, sonra da Ulusal Müze’nin tepesindeki kubbe yıkılıyor, ırmaktaki su yükseliyordu - korkunç bir gücü olan bu prese hiçbir şey karşı duramıyor, her şey eğiliyordu önünde, mahzenimdeki atık kâğıtlar kadar uysaldı her şey. Görüyordum, tempo hızlanıyordu artık, devin çeperleri yıktığı her şeyi presliyordu, Kutsal Üçleme kilisesinin kulesi üzerime devriliyor, beni yutuyordu, görüyordum… Sonra görmez oldum, tuğlalar, kirişler ve dua iskemlesi beni ezdi, yamyassı etti, artık sadece tramvayların ve otomobil sürücülerinin çatırtılarını işitiyordum, canavarsı çeperler birbirine yaklaşıyor, daha da, daha da yaklaşıyordu, yıkıntıların ortasında hâlâ yeterince boşluk vardı, hâlâ yeterince hava vardı, fışkırıp saçılan, ıslık çalan hava, şimdi insanların inlemelerine karışıyordu… Boş bir düzlüğün ortasında, kocaman kare biçiminde bir balya gördüm, bir kenarı en az beş yüz metre uzunluğunda bir küp, bütün Prag burada benimle birlikte preslendi, bütün düşüncelerimle, ömrüm boyunca içime işleyen metinlerle birlikte… Sosyalist işçi birliğinin görevlileri tarafından şurada, mahzenimde ezilen fareciklerden biri kadar yer tutan ömrüm…
Sayfa 83·Kitabı okudu
"Surları ayakta tutan üst üste yığılmış taşlar, kirişler, sütunlar değil ki; hikâyelerdir, şehrin hikâyeleri... O kadar güçlü, o kadar sökülüp alınamaz hikâyeler ki bunlar... Bu yüzden ayakta kalıyor bu şehir, bu surlar, bu halk..."