Yine bulunduğun şartlara Bağlıdır peki bu şartların hepsi senin elinde mi ? Kısmen ..
İnsan bir acının çemberinden geçerken hayata tutunmak için mücadele eder, bu sayede diri kalır. O mücadele bitip de kısmen rahata erdiğinde, ruhsal çökkünlük onu beklemektedir. Başına gelenleri düşünür, kaybettiklerini hatırlar. Buna 'hatırlamanın acısı' da diyebiliriz.
Her çiçeğin bir mevsimi, her kitabın bir zamanı vardır. Haziranın tadını yeni hikâyelerle çıkarın.
"Paçoz, kendi çıkarları için her yolu mübah sayan, küstah, peş para etmez, sokak kurnazı, zevzek, müptezel, basmakalıp, palavracı, rüküş, hoyrat, içtensiz, pespaye, nekes, terbiyesiz, aşağılık, ahlaksız, kalleş. Dostoyevski ‘Puşlost’ (Poshlost) der. Topluma musallat olan, iblis ayarlı, paçozluktur, Puşlost. İşte kitap paçozluğun hikayesi. Puşlost tüm bu kavramları içinde toplayan tanımlama. Bizde de Ömer Seyfettin’in Efruz Bey tiplemesi, Nesin’in Zübük’ü kısmen buna yakındır. Ama benim ele aldığım paçozluk süreci Puşlost’a daha yakın ve korkum o ki, bu iblis Türkiye’ye yerleşmektedir. Paçozluğun dini, ırkı, sınıfı, cinsiyeti, ırkı yoktur ve giderek Türkiye’ye yerleşiyor." Alev Alatlı
I. İlk Şüphe
1. Bölümde Voltaire, Descartes'i ve onun "Makine Hayvan" Teorisini hedef almıştır. Bahsedilen teori hayvanların birer ruhu veya gerçek anlamda hissetme yetisi olmadığını onların acı çekmeyen sadece mekanik tepkiler veren makineler olduğunu iddia ediyor. Ben de Voltaire gibi hiçbir şekilde bu düşünceye katılmıyorum. Voltaire onların da bizim gibi birer ruha sahip olduğunu savunur ve aradaki farkın akıl olduğunu şu dizeler ile dile getirir: "Oysa onlar ne olduklarını, niçin var olduklarını benim kadar bile bilmiyorlar." 2. Yine bu bölümün devamında "İnsan Merkezciliğini" Ve "Teolojik Doğa Görüşünü" reddeder. Teoriye göre evrendeki her şey insan için yaratılmıştır. Dini görüşümden dolayı kısmen bu görüşe katılsam da teorinin suistimal edilebilir yanı çok fazla. Voltaire' e göre ise insan "haddinden fazla izzetinefis" sergilemiştir. Zira şu dizeleriyle bunu destekler: "Ben insanoğlunun, savunmasızken daima hayvanlara yem olduğunu öldükten sonra da yine hepsine yem olduğunu gördüm. Kral olmak şöyle dursun, sonsuzluğun ortasında tek bir noktada sıkışmış, etrafımı saran her şeyin kölesi olan ben işe kendi kendimi aramakla başlıyorum." Cahil Filozof
Felsefe
(Birden hatıra gelen bir mes'eledir) Herşeyde, her musibette, hususan beşer eliyle gelen zulümlü musibetlerde, Risale-i Kader'de beyan edildiği gibi, iki sebeb var: Biri: Zahiren esbaba bakan beşerdir. Diğeri: Kader-i İlahîdir. Beşer zahirî esbaba bakar, bazan yanlış eder, zulmeder. Fakat kader başka noktalara bakar, adalet eder. İşte bugünlerde elîm bir endişe ile Risale-i Nur dairesine temas eden üç mes'ele, adalet-i kaderiye noktasında manevî suale cevaben ihtar edildi. Birinci Sual: Neden fedakâr, yüksek bir şefkatı taşıyan vâlide; bu zamanda veledinin malından irsiyet almasından mahrum edildi? Kader müsaade eyledi? Gelen cevab şu: Vâlideler bu asırda, bir aşılama suretinde şefkatlerini yanlış bir tarzda sarfetmeleridir ki; evlâdım şan, şeref, rütbe, memuriyet kazansın diye, bütün kuvvetleriyle evlâdlarını dünyaya, mekteblere sevkediyorlar. Hattâ mütedeyyin de olsa, Kur'anî ilimlerin okumasından çekip dünya ile bağlarlar. İşte bu şefkatin bu yanlışından, kader bu mahrumiyete mahkûm etti. İkinci Sual: Risale-i Nur'la münasebetdar bazı zâtlara acıdım. "Neden pederinin malından hakkı iki sülüs iken, o haktan kısmen mahrumiyete kader-i İlahî neden müsaade etti?" Gelen cevab: Şu asırda öyle acib bir aşılamakla, ebeveynine hürmet ve peder ve vâlidesinin şefkatlerine mukabil bilâ-kayd u şart kemal-i hürmet ve itaat lâzım iken; ekseriyetle o hakikî hürmet ve itaat bozulduğundan, iki sülüs almaktan zulmen mahrum edildiler. Kader, onların kusuruna binaen müsaade etti. Kızlar ise; gerçi başka cihetlerde kusurları çok, fakat za'fiyetlerine binaen, himayetkâr ve şefkatkâr ellere ziyade muhtaç bulunduklarından hürmetlerini, peder ve vâlidelerine karşı ihtiyaçlarını hassasiyetle bir cihette
Din
CHP’nin bugünkü muazzam servetinin kaynağı, Mübadele'den kalan mallar, İttihat ve Terakki'den intikal eden varlıklar, 1942 Varlık Vergisi ile oluşan sermaye transferi ve kişisel hibeler—sadece maddi bir servet birikimini değil, aynı zamanda "devlet ve parti" arasındaki sınırın neredeyse belirsiz olduğu bir dönemin mirasını temsil ediyor. Cumhuriyet'in kuruluş yıllarında parti ile devlet bir ve aynı şeydi. Dolayısıyla, o dönemde yapılan her türlü iktisadi hamle (Mübadele ile boşalan gayrimenkullerin tasfiyesi, Varlık Vergisi ile hedeflenen sermaye el değiştirmesi vb.), aslında "milli bir ekonomi" yaratma hedefi taşıyordu. Ancak bu süreç, siyasi erk ile ekonomik gücün iç içe geçmesine neden oldu. Bahsettiğimiz gayrimenkuller ve varlıklar, partiyi sadece bir siyasi organizasyon olmaktan çıkarıp, Cumhuriyet’in kurucu iradesinin "maddi temsilcisi" haline getirdi. Bu durum, partinin neden bugün hala "devleti yönetme" değil, "devleti koruma" refleksiyle hareket ettiğini kısmen açıklar. İktidar olma "derdi" (yani seçimle gelen bir geçici yönetim olma arzusu), bir partinin kendi "kurucu" niteliğiyle çatışan bir durumdur. Eğer partinin temelinde bu denli ağır ve tarihsel bir ekonomik-siyasi yapı varsa, bu yapı doğal olarak "iktidar" olmayı değil, "sistemin merkezinde kalmayı" rasyonel bir tercih haline getirir. Seçimle iktidara gelmek, partinin bu "kurucu/müessese" konumunu sarsabilecek, denetlenebilir kılabilecek bir durumdur. Oysa mevcut konum, denetlemekten ziyade, "denetlenen bir siyasi yapıdan ziyade, denetleyen bir tarihsel özne" olma halini devam ettiriyor.
Siyaset