Bez torbanın içinden sahip olduğum tek elbiseyi çıkarıp silkeledim. Hızla üzerimi değiştirip elbiseyi başımdan geçirdim. Siyah koton elbisenin belinde, yine aynı kumaştan incecik bir kemer vardı. Ayağıma kırmızı, topuksuz ayakkabılarımı giydim ve boynuma, Elizabeth’in bana verdiği ve Hazel’ın da oynamayı çok sevdiği kristal kolyeyi taktım.
Kısa saçlarımı parmaklarımla tararken yeniden pencereye döndüm. Verandanın alt basamağına inen Elizabeth, bebek arabasının frenini indirdi ve gölgelik kısmını açtı. Hazel gözlerini kısarak güneşe baktı. Ardından bakışları su deposuna kaydı. Ben de üçüncü kat penceresinden ona el salladım. Gülümsedi ve onu arabadan almamı ister gibi kollarını kaldırdı.
Elizabeth, Hazel’ı almak için eğildi. Bebeği kalçasına yerleştirdikten sonra arabadan bir şey çıkardı ve görebilmem için yukarı kaldırdı. Bu, uğur böceği biçiminde küçük bir sırt çantasıydı. İçinde Hazel’ın pijamaları, bezleri ve yedek kıyafetleri olduğunu biliyordum. Elizabeth’in yüzünde hem sevinç hem de kararlılık vardı. Benim yüzümdeki ifadenin de aynı olduğunu hissediyordum. Kızıma bakınca içimi, daha önce hiç tatmadığım bir sevgi doldurdu. Grant’in bana gül bahçesinde söylediklerini hatırladım. Yosunun kökü olmadığı gibi, anne sevgisi de birden ortaya çıkabiliyordu. Belki de kızımı büyütmeye uygun olmadığımı düşünmekte yanılmıştım. Belki de kimsesiz, istenmeyen ve sevilmeyen biri bile, herkes gibi gönülden sevebilirdi.
Bu gece kızım ilk kez benimle kalacaktı. Birlikte kitap okuyacak, salıncaklı sandalyede sallanacaktık. Sonra uyumaya çalışacaktık. Hazel belki biraz korkacaktı, her şey bana da fazla gelecekti ama vazgeçmeyecektik. Her hafta yeniden deneyecek, birbirimize alışacaktık. Zamanla birbirimizi tanıyacak, onu bir annenin kızını sevdiği gibi, kusursuz olmasa da sonsuz bir
Okuyamadığı, okumaya fırsat bulamadığı ya da daha başından okuyamayacağını bildiği kitaplar aldı, masanın üstüne, etajere, şuraya buraya bırakıp unuttu gitti...