Her ne kadar çocukluğumda ve ilk gençlik yıllarımda kitaplarından uyarlanan filmlerine aşina olsam da, Fakir Baykurt ile gerçek anlamda tanışma kitabım, Eşekli Kütüphaneci oldu.
Kitap, Ürgüp’ün küçük bir köyünde okumanın önemini kavramış idealist bir kütüphaneci olan Mustafa Güzelgöz’ün hikâyesini anlatıyor. Çabayla nelerin başarılabileceğini didaktikleşmeden ve okuyucuyu sıkmadan aktarmayı başarıyor. Mustafa Güzelgöz’ün gerçek bir halk kahramanı olması ise insanın içini umutla dolduruyor.
O yalnızca yurttaşlarına kitap ulaştıran ve okuma sevgisi aşılamaya çalışan biri değil; kadınlara dikiş makineleri ve tezgâhlar getirerek onların evden dışarıya ilk adımlarını atmalarını sağlayan, köylülere şarap üretimi ve kooperatifçilik konusunda yeni kapılar açan bir öncü aynı zamanda. Bunun yanında, Türk–Yunan ilişkilerinde doğru yaklaşımlarla nelerin başarılabileceğine dair de güzel bir örnek sunuyor.
“Benim çabamla ne değişir ki?” diyenlere ders olarak okutulması gereken bir azim hikâyesi bu. Elbette hikâyenin bir noktasında cehaleti arkasına alıp bu güzel insanın önünü kesmeye çalışanlar da çıkıyor. Ancak altın her zaman altındır.
Fakir Baykurt’un kendi ülkesi ve halkı adına yaptıklarını da okuyunca, bu karakteri kendisinden daha iyi anlatabilecek başka bir yazarın olamayacağını düşündüm. İyi ki okudum.
Bugün hâlâ umudu, gayreti ve bireysel çabanın gücünü hatırlamak isteyen herkesin okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum.
İçimdeki soğuk iklim ve hayatta kalma mücadelesi sevgisi bu kitapla tekrar canlandı.
Gerek Kanada'nın, insanın serap görmesine neden olacak kadar soğuk olan havası gerek Jack London'ın yazdığı her satırda kendi deneyim ve duygularını katması hikayeyi yaşamamı ve içimin ısınmasını sağladı.
İnsanın ölmemek için verdiği uğraş, hayatta kalma içgüdüsü her zaman ilginç gelmiştir. Ahiret inancına sahip insanlar bile en ufak tehditte yaşamla ölüm arasındaki o çizgiden koşarak uzaklaşmaya çalışıyor. Ölümü merak ettiğim kadar ölümün kenarından geçip hayatta kalma içgüdüsünü dibine kadar yaşadıktan sonra hayata bakış açımın ne denli değişebileceğini de merak ediyorum.
Neyse kitaba geçelim :D Kitap kısaca hayatta kalma hikayelerinden oluşuyor. Yazarımız da bu deneyimleri yaşadığı için okurken iliğine kadar hissediyor insan. Doğada zorlu şartlarda yaşamakla ilgili konuları ve soğuk iklimi seviyorsanız tam sizlik bir kitap.
Ne zaman İlhami Sidar'ın bir kitabını okumaya okumaya başlasam kendimi direkt olayların içinde buluyorum. Bu kitap bize acılardan ibaret olan bir hayatın karmaşasını öyle derinden anlatmaya çalışıyor olması beni oldukça etkiledi. O dönemin çalkantılı atmosferinin içinde kaldım hiç çıkmam istemedim. Bunu başaran her yazarın kitabını keyifle okudum. Kitap, geleneksel,geleneksel yapıların, aşiret ilişkilerinin ve törelerin kıskacındaki bir coğrafyada, bireyin kendi varoluşunu ve kimliğini bulma mücadelesini anlatıyor. Roman, adını aldığı başkarakter Bedirhan’ın içsel dünyası ve çevresiyle olan çatışmaları üzerine kuruludur.
Araf; boşluk ,sıkışmışlık duygusu uyandıran bir kelime ben de.
Araf ;
daha önce de yorumlarda belirttiğim gibi incelemelerini okuduğum sevgili Alper kitap yazsa nasıl olur diye düşünürdüm yazmış, güzel de olmuş emeğine, yüreğine sağlık, kalemin daim olsun .Kitap yorumuma gelince; bu kadar olayın bu kadar insanın arafta kalması beni şaşırttı... Hep mi kaybedilir...Ercan çocukluğu sorunlu, baba sevgisi görmemiş, annenin eleştirilerine maruz kalarak büyüyen bir çocuk. Meslek seçiminde bile ailenin, babanın baskısı, otoritesi var. Diğer karakterler Beren, Adara,Sezer, şerefsiz Şeref enişte...Onlarında hayatları Ercan'a çıkıyor... O kadar çok şeye dokunmuşsun ki bu beni yordu açıkçası... Keşke sonu böyle olmasaydı daha farklı olabilir miydi acaba Neyse yazar sensin Ben okur olarak olayların içine girdim kafamda kurgular yarattım. İçine girdiğim Roman benim için güzeldir... eline emeğine sağlık,
Alper'cm Alper Turgay Cehiz
Dip not:Biraz Mahir Ünsal Eriş,azcık da Tarık Tufan tadı aldım ...
Okuru bol olsun, İçimizden birinin kitabını okumak isteyen okusun... herkese keyifli okumalar...
Ana karakterimiz bir film montajcısı.
Ben ana karakterimiz için diyebilirim ki her şeyi bir "karakter"olarak görüyor. Kendi içinde de karakterlere bölünmüş durumda. Kitabın bir kısmında kendinden pek haz etmediğini gördüm. Bunun en çok "ayna" ile konuşma bölümünde olduğunu söyleyebilirim.
Ayrıca, yaşamındaki olaylarla şarkıları bağdaştıran ve şarkılarla iç içe yaşayan biri. Bunu kitapta sık sık görüyoruz.
Kendisinden bile fazla sevdiği bir kadın var ki, iç sesiyle dahi onunla iletişim halinde. Müzeyyen.
Ama, ana karakterimizin sevgisi Müzeyyen'e yetmiyor.
Kitap daha ilk cümlesinden itibaren beni etkiledi. Daha sonra tekrar okumayı düşündüğüm bir kitap.
Konusu: Tanıtım bülteninden;
On üç yaşındaki bir kız, sevgi dolu, kitaplarla çevrili güvenli dünyasından koparılır ve hiç tanımadığı bir gerçekliğe, beş çocuklu öz ailesinin yanına bırakılır. Bu geri verilişin nedenleri ondan sır gibi saklanır. Yoksulluğun ve sertliğin hüküm sürdüğü kırsal bir hayatın parçasıdır artık. İki anne, iki farklı hayat ve iki kimlik arasında savrulurken, tüm bu zorlukların içinde, bir ışık parıldar: Küçük kız kardeşi Adriana`nın saf, sarsılmaz sevgisi. Adriana, bu sert dünyada ablası için hem bir sığınak hem de direnişin simgesi olacaktır.
İnceleme: Büyük bir beklentiyle başladığım kitapta tasvip etmediğim bir konuya denk gelince tüm okuma heyecanım gitti. Yani böyle bir konuya gerek var mıydı? Kitap zaten öyle abartıldığı kadar da değil. Ben daha karışık olaylar, iki hayat arasında daha çok farklar ve karşılaştırmalar bekledim. Her şey yüzeysel bir şekilde ilerledi. Kızın neden geri verildiğini tahmin ediyordum zaten o da doğru çıktı. Büyük bir beklentiniz olmadan okuyun diye tavsiye edebilirim sadece. Okumak isteyenlere keyifli okumalar diliyorum.
Geri Verilen KızDonatella Di Pietrantonio · Domingo Yayınevi · 20254,129 okunma