Bu kısa romanı (ya da uzun öyküyü) okuduğumda, kelimelerin içime işlediğini hissettim. Sanki bir kitap değil, bir yara açtı bende. Hikaye boyunca kasabanın gri havası, hastanenin soğuk taş duvarları, rutubetin ağır kokusu adeta üzerime çöktü. Her sayfada biraz daha içim sıkıştı. Çehov’un dili sakin, ama o sakinliğin içinde öyle bir acı var ki, sayfaları çevirdikçe kalbime ağırlık bastı.
Doktor Andrey Yefimıç’a derin bir yakınlık hissettim. Onun yalnızlığı, hayata dışarıdan bakışı, içten içe duyduğu yorgunluk... Sanki dünyadan vazgeçmiş ama tam anlamıyla da kopamamış bir insan. Onu okurken içimde bir hüzün yükseldi; “Keşke biri onu anlasaydı” dedim defalarca. Gromov ise başka türlü bir acıydı. O deli denilen ama aslında hakikati haykıran adam, bana çok tanıdık geldi. Belki de hepimizin içinde küçük bir Gromov var: İsyan eden, haykırmak isteyen ama susturulan tarafımız.
İki karakterin sohbetlerini okurken boğazım düğümlendi. Çünkü orada yalnızca iki insanın değil, iki dünya görüşünün çarpışmasını gördüm: Kabulleniş ve isyan. Ve içimden sürekli “Hangisi doğru?” diye sordum.
Kitabın sonunda hissettiğim şey hüzünden çok daha fazlasıydı. İçimde bir öfke vardı. Olan bitenin haksızlığı, doktorun sessizce ezilişi, toplumun kayıtsızlığı beni derinden yaraladı. Çehov, bana yalnızca bir hikâye anlatmadı; beni de o kasabanın bir sakini yaptı, o koğuşun kapısının önüne bıraktı.
Altıncı Koğuş bana şunu fısıldadı: Akıl ile delilik arasında düşündüğümüzden çok daha ince bir çizgi var. Belki de asıl delilik, haksızlığa alışmak, ses çıkarmamak, herkes gibi başını çevirip geçmek. Bu kitap, okuduktan sonra sustuğum, içimde bir şeylerin yer değiştirdiği nadir eserlerden biri oldu.
Ve kişisel olarak şunu söylemeliyim: Bu kitabı bitirdikten sonra uzun bir süre hiçbir şeye başlayamadım.