Topkapı Sarayı’ndayım. Zaman durmuş gibi. Her taşın altına gömülü bir fısıltı her pencerenin pervazında hapsedilmiş bir bakış var. Görüyorum, duyuyorum. Sarayın bahçelerinde yürürken içimde tanımadığım bir aidiyet hissi. Çok tuhaf. Sanki orada bir ömür yaşamışım da yeniden dönmüşüm gibi...
Ama Dolmabahçe bambaşka bir dünya… Topkapı, bir efsane gibi fısıldıyorsa Dolmabahçe bir rüyayı bağırıyor.
Ve işte Dolmabahçe Sarayı’ndayım. Boğaz’ın kenarında mermer merdivenlerde durup yukarı bakınca başım dönüyor: kristal avizeler, Fransız mobilyalar, tavan işlemeleri, sütunlar ve her biri ayrı diyarlardan gelmiş fildişleri, postlar, halılar...
Devasa salonlarda gezinirken fark ettim; sağ ile solun birbirine küsmeden durduğu, bir aynanın içinden yansıyan dünyaların birbirini taklit etmediği aksine tamamladığı o büyülü çizgiyi…
Simetri, ruhu dengeye çağıran estetik yasası. Zihnin huzuru. Gözün gıdası. Evrenin sessiz matematiğini içinde saklayan bir biçim değil sadece, niyetin de düzeni. İki gözümüz vardır, iki de kulağımız. İnsan kendi içindeki dengeyi dışarıda arar. Kaosun içindeki güzelliği görebilmek ise ancak denge ile mümkün olur.
Sultan Abdülmecit de bunu anlamış olabilir. Topkapı’nın iç içe geçmiş labirent gibi kurgulanmış gizeminden sıyrılıp Dolmabahçe’de ölçülü zarafetini aradı belki de.
Sarayın bahçesinden Topkapı Sarayı’na baktım ve hayal ettim o eski zamanları...
Bir yaz günü sabahında Sarayın kubbeleri kara bulutlarla kaplı, Haliç’in suları donmuş gibi hareketsiz, rüzgâr sarayın taş merdivenlerinde çekine çekine dolaşıyordu...
Hünkâr dairesinin içinde ürkütücü bir sessizlik vardı. Dışarıda ise fısıltılar giderek çoğalıyordu. Kapıkulu askerleri kalkanlarını gökyüzüne çevirmiş gibi susuyor, haremde cariyelerin yüzleri birer gölgeye dönüşüyordu.
Veliaht Abdülmecit