"AĞITIN SONU"
"Hafiflik denen şey bu mu? Hem zamanın sınırlılığını bilmek hem de anın sonsuzluğunda durmak… sadece bir gecelik ömrü kalmış olsa, an denilen şey uzar mı? Belki de sonsuz yaşayacağını zannettiği için gelecek korkusuyla bu kadar boğuşuyor insan."
Her ayrılık, biraz da insanın kendisinden kopuşudur. Fatma, elinde kız öğrenci yurduna kabul belgesiyle mahalleye son kez bakarken sadece bulunduğu yere değil, çocukluğuna, amca evine, dört yüz kilometre öteye uzanan hatıralarına da veda ediyordu. Bundan böyle buraya belki yalnızca bir misafir olarak dönecekti. Kendi emeğiyle kazandığı üniversite, ona başkalarının bahşettiği bir lütuf gibi hissettiriliyordu yıllarca. Sesini çıkarsa, hakkını arasaydı hemen elinden alınacakmış gibi. Şimdi ise bu gölge duygudan da kurtuluyordu. Artık salona en son girip, sabah herkesten önce kalkmak zorunda değildi. Sessizlikle eve girip çıkmak, evin görünmez bir yardımcısı olmak da geride kalıyordu. Fatma’nın kendi sesiyle, kendi varlığıyla var olacağı bir yaşam başlıyordu.
Yıllar sonra geri döndüğünde, yolunun düştüğü yer yine çocukluğunun kenti İstanbul oldu. Peki, kayıp parçalarını burada bulabilecek miydi? Yarım kalan aşklar tamamlanır mıydı? Annesinin eksik bıraktığı şefkat, soğuk ülkenin puslu hatıraları arasında yeniden filizlenebilir miydi? Fatma’nın yolculuğu bir tür birleşme, farklı denizlerin suyunu aynı kalpte toplamaya çalışma çabasıydı. Belki de bu, hiç bitmeyecek bir ağıttı. Belki de gerçek yaşam, eksikleriyle barışmayı öğrenmekti.
Çocuk yaşta anasız ve babasız kalmak, insanın ruhunda hiç kapanmayan boşluklar bırakıyor. Yetişkinliğe adım atsa da, aslında içindeki çocuk hiçbir zaman büyüyemiyor. Çünkü “anasız kalmak” yalnızca ölüm demek değil. Bazen bir terk ediliş, bazen ardına bile bakmadan gidilen bir kaçış.