Kitabı okumaya başladığım bir süre sonrasında kitap hakkında ki yapılan incelemeleri okurken yazarın Türk bir yazar olduğunu öğrendim. Bu beni bayağı şaşırmıştı çünkü kullandığı takma isim yabancı olunca ve hele ki historical romance olunca kitap yazarının yabancı olması dışında bir ihtimal vermemiştim.
Yazarın dili gerçekten de akıcı ilk okumak için oturduğum gece ne olduğunu fark edemeden 250 sayfa okuyup kitabı hemen hemen yarılamıştım. Ama yazarın Türk olduğu keşfetmeden önce de okurken beni irrite edici birşey vardı. Hani sanki o zamanda değilde bu zamanda geçiyormuş gibiydi yalnızca kıyafetler, statüler, eşyalar o zamandan gibiydi. Bunlar yazarın Türk olduğunu öğrendiğimde tolere ettiğim şeyler listesine girdi.
Son 150 sayfaya kadar gerek konu ilerleyişi bakımından gerek karakterlerin tutumları bakımından güzel ilerliyordu. Son 150 sayfada artık Isabella'ya dayanamadım. Kitabın başından ne kadar güçlü, akıllı ve kendi değerini bilen biri ise (ki o halleri de çok çok iyi değildi ama bir tarihi aşk kitabı için bayağı iyiydi.) son 150 sayfada aptal, üflesen kırılacak, sürekli kendi kafasında kurup bunlara inanan ve kendiyle birlikte herkese eziyet eden bir karaktere dönüştü.
Kitapta garip bir şekilde hem uzatılmışlık hem de çok kısa tutulmuşluk vardı. Bunun sebebinin de yazarın tutumundan kaynaklı olduğunu düşünüyorum. Şöyle ki bazı konuları sakız gibi uzatırken önemli olan kısımlara asla değinmemiş. Şimdi kitabın başında kızın babası deniz yolculuğuna çıkıyor iş için ve geri geldiğinde aslında beraber Amerikaya yerleşecekler. Arkadaşı Fredy için sevdiği kızla buluşup kaçmalarına yardım ediyor. (Adrianın nişanlısı kız.) Bir şekilde mecburen Adriana kalıyor ve hatta evlenecek ama babasını bu süreçte düşünmüyor. Bu arada bunlar pek de spoiler değil çünkü ilk