Deng, gitmesek de görmesek de hepimizin bir parçasını içinde taşıdığı, kimimizin derinlere gömdüğü, kimimizin gittiği yerlere de birlikte taşıdığı o yer. Deng’i Denk’e dönüştürmeye çalışanlar olmuştur elbet, ama olmaz, bu Deng’de karşılık bulmaz.
Yılmaz Şener’in kalemini severim. Onun karakterleri nefes alıp veren, size bir kol mesafesi kadar yakın, bu topraklarla hemhâl olmuş insanlardır. Deng’de ise gerçek anlamda karakter zenginliği var. Tek bir güne sığanlar, bu karakterlerin geçmişten günümüze dönüşen hikâyeleri ile bir ağacın tek tek dallarından köküne ulaşılması gibi sonunda Deng’de birbirine bağlanıyor ve yüreğimize işleyen bir dengbêjle bize ulaşıyor.
“Ölümün gölgesine dönüşen birini hayatın günlük telaşları korkutmaz; ne geçim derdi ne gelecek kaygısı ne de başka bir şey; hayatın içinde yürürken üstüne bulaşan günlük telaşlar geride kalır. Bu zihinsel temizlenmeyle hayat daha berrak görünmeye başlar. Ne tuhaf, insan doğar doğmaz ölüme gebe kalır. Ölümü içinde taşır ömrü boyunca, ölümü doğurduğu gün de kendisi ölür.”
Yılmaz Şener’in ‘Bilinmeyen’, ‘Kör Adım’ ve ‘Elia’ adlı romanlarını çok severek okumuştum. ‘Deng’ de çok güzeldi ve gönül rahatlığıyla #tavsiye edeceğim eserler arasında yerini aldı. Toplumu en ince detayına kadar analiz edip onu kalemine aktarabilen bir yazarın başarısını her daim takdir etmişimdir, ama Yılmaz Şener’de bunun çok daha ötesini, onun bu toplumun bir parçası olduğunu okura hissettiren samimi bir his var ve bence asıl gücünü bu kaynaktan alıyor. Toplumun sorunlarına tepeden bakan bir üslupla yazmıyor, o bizden biri.