Attâr’ın Esrârnâme’sini okurken, sanki bir dervişle çay içip sohbet ediyormuşum gibi hissettim; her beyit, her kıssa ruhuma dokundu, bazen içimi ısıttı, bazen nefsimle yüzleşip hüzünlendim. Yirmi altı bölümden oluşan bu mesnevî, tevhit, insanın yaratılışı, aşk, ölüm gibi konuları semboller ve hikâyelerle öyle güzel işliyor ki, adeta bir hakikat bahçesinde geziniyorsun.
Kıssalar, kitabın kalbi. Mesela, kocası savaşta ölen bir kadının, “Rızkı yiyen öldü, veren değil!” deyişi, tevekkülün gücünü öyle bir çarptı ki yüzüme, kendi dertlerimi unuttum. Ya da “Gönlüm, uyuma; söz dinle artık,” dizeleri, hayatın geçiciliğini hatırlatıp içimi titretti. Attâr’ın sembolik dili inanılmaz, ama bazen o derin benzetmeleri çözmek için durup düşünmem gerekti. Kapı Yayınları’nın çevirisi akıcı, samimi bir çaba var, ama Farsça’nın o büyülü tadını tam yakalayamıyor gibi. Keşke orijinalini okuyabilsem dedim içimden.
Bu kitap, sadece bir eser değil, adeta bir manevi yolculuk. Tasavvufa ilgisi olanlar için tam bir hazine. Okurken hem ruhum arındı hem de kendimi sorguladım: Nereye koşuyorum, neyi unutuyorum? Esrârnâme’yi bitirdiğimde, elimde bir sürü not, aklımda yeni sorular vardı.