Füsun T. Elmasoğlu

Füsun T. Elmasoğlu

ÇevirmenEditörTasarımcı
8.3/10
6,7bin Kişi
·
15,7bin
Okunma
·
9
Beğeni
·
815
Gösterim
Adı:
Füsun T. Elmasoğlu
Tam adı:
Füsun Turcan Elmasoğlu, Füsun Turcan, Füsun Elmasoğlu
Unvan:
Görsel Tasarımcı, Editör, Çevirmen
Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Sanatlar Mezunu olan Füsun Turcan,Uzun yıllar reklam sektöründe çalıştı. Daha sonra NTV Tarih dersinin 50 sayı boyunca Görsel Yönetmenliğini yaptı. Şimdi kitap kapakları çalışmaları devam ederken, “Bellek Kayması” ve Tanrım Beni “Taştan” Yarat projeleri aynı hızda seyrediyor. Tasarım içeren her türlü projede olmayı seviyor.
Yazara henüz alıntı eklenmedi.
360 syf.
·8 günde·Beğendi·9/10 puan
Okur musunuz bilmem lakin yazdım.
İncelemeye başlamadan önce, felsefi bilgileri bu denli basit ve eğlenceli bir üslup ile kaleme alan Nigel Warburton 'a şükranlarımı iletiyorum :)

* Spolier içerebilir. Metnin uzunluğu gözünüzü korkutmasın, madde madde elimden geldiği kadar özetlemeye çalıştım.

Kitabımız kronolojik bir sıraya göre dizilmiş, 40 bölümden oluşuyor. Yunan felsefesinden, ortaçağ felsefesine, oradan da modern felsefeye doğru ilerliyoruz. Bölümler sırası ile şöyle:

1. Bölüm: Soru Soran Adam - Sokrates ve Platon
2. Bölüm: Hakiki Mutluluk - Aristoteles
3. Bölüm: Hiçbir Şey Bilemeyiz - Phyrrhon
4. Bölüm: Bahçe Yolu - Epikuros
5. Bölüm: Önemsememeyi Öğrenmek - Epictetus, Cicero, Seneca
6. Bölüm: İpler Kimin Elinde? - Augustinus
7. Bölüm: Felsefenin Tesellisi - Boethius
8. Bölüm: Mükemmel Ada - Anselmus ve Aquinas
9. Bölüm: Tilki ve Aslan - Niccolò Machiavelli
10. Bölüm: Kötü, Zalim ve Kısa - Thomas Hobbes
11. Bölüm: Rüyada Olabilir miyim? - René Descartes
12. Bölüm: Bahisleri Görelim - Blaise Pascal
13. Bölüm: Mercek Yontucusu - Baruch Spinoza
14. Bölüm: Prens ve Ayakkabı Tamircisi - John Locke ve Thomas Reid
15. Bölüm: Odadaki Fil - George Berkeley [ve John Locke)
16. Bölüm: Mümkün Dünyaların En İyisi - Voltaire ve Gottfried Leibniz
17. Bölüm: Hayali Saatçi - David Hume
18. Bölüm: Özgür Doğmak - Jean-Jacques Rousseau
19. Bölüm: Pembe Gerçeklik - Immanuel Kant
20. Bölüm: Ya Herkes Böyle Yapsaydı? Immanuel Kant[2]
21. Bölüm: Kolay Yoldan Mutluluk - Jeremy Bentham
22.Bölüm: Minerva'nın Baykuşu - Georg Wilhelm Friedrich Hegel
23.Bölüm: Gerçekliğe Anlık Bakışlar - Arthur Schopenhauer
24. Bölüm: Büyümek için Yer Açın - John Stuart Mill
25. Bölüm: Akılsız Tasarım - Charles Darwin
26. Bölüm: Fedakarlık - Søren Kierkegaard
27. Bölüm: Dünyanın Bütün İşçileri, Birleşin - Karl Marx
28. Bölüm: Ne Olmuş? - C.S Peirce ve William James
29. Bölüm: Tanrının Ölümü - Friedrich Nietzsche
30. Bölüm: Gizlenen Düşünceler - Sigmund Freud
31. Bölüm: Fransa'nın Kralı Kel mi? - Bertrand Russell
32. Bölüm: Yuuh!/Yaşasıın! - Alfred Jules Ayer
33. Bölüm: Özgürlüğün ıstırabı - Jean-Paul Sartre, Simone de Beauvoir ve Alber Camus
34. Bölüm: Dilin Büyüsünde - Ludwig Wittgenstein
35. Bölüm: Soru Sormayan Adam - Hannah Arendt
36. Bölüm: Hatalardan Ders Almak - Karl Popper ve Thomas Kuhn
37. Bölüm: Kontrolden Çıkan Tren ve İstenmeyen Kemancı - Philippa Foot ve Judith Jarvis Thomson
38. Bölüm: Cehalet Yoluyla Adalet - John Rawls
39.Bölüm: Bilgisayarlar Düşünebilir mi? - Alan Turing ve John Searle
40. Bölüm: Modern Bir Atsineği - Peter Singer

Eserde aktarılan bilgilerin kalıcılığını sağlamak adına, kitabı okurken yanımda bulundurduğum not defterime sık sık notlar aldım(https://i.hizliresim.com/4p95b7.jpg). Edindiğim notları bu incelemede bölüm bölüm paylaşacağım, tabi ki tadında ve fazla detaya girmeden.

→ Sokrates:

● Fazla soru sorduğu gerekçesiyle ölüme mahkûm edilmiştir. Bkz: Adi düzenin adi insanları daima soru soran insanlara gıcık olmuştur, çağ pek de önemli değil.

● Felsefenin gelişimine önemli katkılarda bulunmuş bir zat-ı şahanedir. Kendisini bir at sineği olarak tanımlayan bu garip adam (o çağda ki ufku dar insanların Sokrates için kullandığı tanımı diyorum, garip adam) halk pazarlarına inip insanlara sorular sorarak onların düşünceleri öğrenmekten haz duyardı. İnsanlar ondan biraz rahatsız olurdu ama olsun, sonuçta at sineği rahatsız eder ama ciddi bir zarar vermez.

● Düşünmek bu adam için o denli ehemmiyet taşıyan bir hadise imiş ki, yaşamın ancak ne yaptığımızı düşünürsek yaşamaya değer olduğunu dile getirmiştir.

→ Platon:

● Duyulara karşı garezi mi var diye düşündüğüm adamdır kendisi. Duyuların değil, düşünmenin gerçekliğine inanır Plato.

● Totaliter devlet rejimini benimsemektedir. Platon'a göre her insanın oy kullanması saçmalıktır. Tümüyle insanların bireysel özgürlük ile yönetimi şekillendirmesini doğru bulmamaktadır.

● Platon'a göre felsefenin ana ereği (Erek:
gerçekleştirilmek üzere tasarlanan, ardından koşulan, ulaşılmak, erişilmek istenilen şey) insanın mutlu olmak ve yaşamını deyim yerinde ise dolu dolu yaşaması veya yetkin yaşaması.

→ Aristoteles:

● Hocam sizi katılmıyorum. Platon'un öğrencisi olan Aristoteles, hocasının aksine duyulara dayalı gerçekliği merak ediyor ve keşfetmek istiyordu. Bir sözünde duyular hakkındaki fikrini şöyle dile getirmiştir: "Bir duyuyu kaybeden, bir dünyayı kaybeder."

● Hakiki mutluluğun kısa süreli bir haz olmayacağını düşünüyordu. Hakikî mutluluğu yaşamak için uzun bir yaşam sürmemiz gerektiği düşüncesi içindeydi. Birde unutmadan ekleyeyim, çocukların mutlu olamayacağını düşünüyordu.

● İnsanı politik bir hayvan olarak tanımlıyordu, bunun yanı sıra insanın bir işlevi olduğuna inanıyordu. Bence de olmalı, ama maalesef günümüzde öglena gibi yaşamını sürdüren bireylere de rastlamak mümkün

→ Pyrrhon:

● Pyrron'u tanıdıktan sonra şüpheciliği bir kez daha gözden geçirmenin doğru olacağı kanaatine vardım. Felsefe tarihinin en uç şüphecilerinden olur kendisi.

● Platon gibi duyular konusunu tamamen kestirip atmaz, duyularımıza tamamen güvenmememiz gerektiğini savunur. Bazen duyularımız yüzünden yanılgıya düşebiliriz ama bizi doğruya sevk ettiği durumları da göz ardı edemeyiz, görüşü bu bağlamda açıklanabilirdi.

● Soğukkanlılığına hayran kaldığım insan Pyrrhon, hele bir gemi hikayesi var ki beni derinden etkiledi. Hikâye şöyle: Gemiyle yolculuk yaptığı sırada, gelmiş geçmiş en korkunç fırtınalardan birinin ortasında kaldığında serinkanlılığını hiç bozmamasıyla ünlüdür. Sert rüzgâr geminin yelkenlerini parçalar, dev dalgalar tekneyi döver. Etrafındaki herkes korkuya kapılır ama Pyrrhon bunların hiçbirinden etkilenmez. Görünüşler sıklıkla aldatıcı olduğundan, fırtınadan gelebilecek herhangi bir zarardan da kesin olarak emin olamayacaktır. En tecrübeli denizciler bile paniğe kapıldığında, o sükûnetini korumuştur. Bu şartlar altında bile kayıtsız kalmanın mümkün olduğunu kanıtlamıştır. (Warburton,N. Felsefenin Kısa Tarihi. Alfa Yayınları: 34-39)

→ Epikuros:

● Ölüm korkusu mu, orada durun! Bu adam için ölüm korkusu bir zaman kaybı. Ölüm korkusu Epikuros'a göre aşılması gerek bir tür ruh hali bütünüydü.

● Öğrencileri ile beraber normal yaşam hayatını tercih etmeyip, komün hayatını yaşıyordu(Komün, kapalı toplum demektir. Bir grup insanın, kendi arasında, ortaklaşa üretmesine ve tüketmesine dayanır. Kapalı cemaatler ve tarikatlar komündür)

● Mutluluğu şöyle tarif eder: Arzularınız basitse, onları tatmin etmekte o denli kolaylaşır ve ilgilendiğiniz şeylerden keyif almak için zamanınız ve enerjiniz olur.

→ Epictetus:

● Kendisi bir stoacıdır (Bkz: Stoacılık ya da Stoa Okulu, kurucusu Kıbrıslı Zenon olan, Megara okulunun bir kolu olan felsefe okulu. Helenistik felsefenin en önemli akımlarındandır. Zenon, okulunu Atina'da bir resim galerisinde kurmuştur. Stoacılar için insanın temel amacı mutluluktur. Mutluluğa ulaşmak içinse doğaya uygun yaşamak gerekir.)

● Kader kimi zaman yüzümüze gülmüyor, bu adamda hayatına bir köle olarak başlamak durumunda kalmıştır. Hayatında birçok acıya şahit oldu, açlığı ve acıyı öğrendi. Talihsiz bir kaza sonucu (Bacağını zehirli bir böcek ısırmıştır) topal kaldı. Kimilerimizin kulağına aşina gelen o sözü işte bu adam söylemiştir: Bedenlerimiz birer köle de olsa, zihinlerimiz özgür kalabilir.

● Acı ve dert ile nasıl başa çıkabiliriz? Böyle olabilir: Düşüncelerimiz bize bağlıdır.

→ Cicero:

● Felsefenin Pollyanna’sı olan naif adam. Olaylar karşısında kötü bir tutum takınmaktan çekinirdi.

●Ruhlarımızın sonsuza dek yaşayacağı kanaatindeydi. Bu düşünce felsefeciler arasında merak edilen ve üzerinde sözler edinmiş bir konu idi ayrıca.

● Süreçleri hayatımızda nasıl yöneteceğimize biz karar veririz der Cicero beyefendi

→ Seneca:

● Hayat kısa, nasıl sığdırabilir insan yaşantısını dünyaya? Nasıl verimli olabilir insan? Diyenler, Senaca size kızabilir. Onun için hayatın kısa olmasının kötü değil, birçoğumuzun zamanını kötü kullandığı için bize kötü geldiği için kötü göründüğü demek mümkün. Çorba ettim burada tanımı ama, siz anladınız onu.

● Doğru seçimleri yaparsak, hayatın genellikle birçok şeyi gerçekleştirmek için uygun olduğunu düşünür.

●Okurlarına her daim naif olmalarını, kalabalıktan uzak durarak yaşamlarını sürdürmelerini ve gereksiz işler ile meşgul olmamalarını öğütlemiştir.

→ Augustinus:
● Hakikat neydi? Bilen varsa bu adama da iletsin. Umutsuzca hakikati arıyor ve bilmek istiyordu.

● Bir Tanrı inancına sahipti ama gel gör ki, inancı bazı soruları cevapsız bırakıyordu, bu hadise ise onun canını sıkıyordu. Hulasa geçmek gerekirse şu tarz sorular aklını kurcalıyordu: Tanrı neden dünya üzerinde kötülüklerin var olmasına izin veriyor? Sahi neden?

● Özgür iradeye sahip olmanın önemini dile getirmiştir.

→ Boethius:
● Hapishanede idama mahkûm edilmişsiniz ve kalan günlerinizi, yani ölümle yaşam arasında geçirdiğiniz günleri, felsefe kitabı yazarak geçiyorsunuz,(Bkz: Yazdığı kitabın ismi, Felsefenin Tesellisi)işte o adam Boethius.

●Gerçek mutluluğa ulaşmanın yolunu Tanrıya ve iyiliğe bağlıyordu Boethius.

●Özgür iradeye sahibiz fakat Tanrı ne yapacağımızı önceden belirlemiş olduğu için, yaşamlarımız bu doğrultuda ilerler düşüncesi içindeydi.

→ Anselmus:
● Tanrının yorumunu farklı bir şekilde açıklar kendisi. Onun için Tanrı: Daha yüce bir şey tasarlanmayan varlıktır.

● Tanrı kavramının zihinlerimizde var olduğunu düşünür.

●Tanrının varlığını ressam örneği ile pekiştiriyordu: Ressam resmini yapmadan önce bir sahne hayal eder. Bir aşamada hayal ettiğini, resmeder. Böylece resim hem zihinde hem de gerçekte var olur.

→ Aquinas:
● Tanrının varlığını kanıtlamak için aklın şart olduğu düşünüyordu. Onun deyimiyle bakarsak din de akla sığmayacak pek çok hadise de mevcuttur, ama olsun karıştırmayalım.

→ Niccola Machiavelli:

● Öyle bir hükümdar düşünün ki, iktidarda kalmak için her hadiseyi mubah saysın. İşte o hükümdar sıfatına uygun olan insan Niccola Machiavelli.

● Dürüst ve iyi bir insan olmamız iyi olabilir ama bazen pek de iyi olmayabilir. Bazı zamanlarda yalan söylemek, verdiğimiz sözleri yerine getirmemek gibi hadiseler Machiavelli için mubah sayılıyordu.

● Başarılı olmak için talihinde yanımızda olmasına, canı gönülden inanıyordu.

→ Thomas Hobbes:

● Sportif bir filozof düşünmek bir hayli garip geliyor değil mi? Hobbes zinde kalmak için her sabah yürüyüşler yaparmış. Zinde kalma tutkusu onu ortalama ömrün 35 yıl olduğu dönemlerde 91 yaşına kadar ulaştırmıştır.

● İnsanın zayıf bir varlık olduğunu öne sürüyordu. Güvende olmak, özgürlükten daha önemliydi Hobbes için.

● Nasıl davranmalıyız sorusunu şöyle cevaplamıştır: Kendimize nasıl davranılmasını istiyorsak başkalarını da öyle davranmalıyız.

→ Rene Descartes

● İnanmakta olduğu birçok şeyi gözden geçirip göründükleri gibi olup olmadıklarını sık sık sorgulamıştır kendisi.

● Phyrrhon gibi duyularımıza tam olarak güvenemeyeceğimiz kanısına varmıştır.

● Descartes bedeninden ziyade zihnin gerçekliğine inanıyordu. Bir bedene sahip olmayı hayal edebiliyordu, fakat bir zihne sahip olmamayı hayal edemiyordu.

● Zihin-Beden problemi, mind-body problem

→ Blaise Pascal:

● Kasvetli bir görünüme sahip olan bu adam, genel tutum olarak kötümser bir karaktere sahipti.

● Pascal bahsini ortaya atmıştır, Pascal’s wager.

● İnsanoğlunun cinsel arzularına yenik düştüğünü, güvenilmez ve çabucak sıkılabilen bir canlı olduğunu dile getirmiştir. Katıldığım noktaları yok değil bu tanımda.

● Ona göre insanlar; hayvanlarla melekler arasında bir yerdeydi, ama çoğu zaman hayvanlara daha yakındık.


→ Baruch Spinoza:

● Tanrının ve doğanın aynı şey olduğunu savunuyordu. Tanrının doğada olduğunu, doğanın da Tanrı’da olduğunu dile getiriyordu. Bu görüş günümüzde Panteizm olarak adlandırılıyor (Bkz: Panteizm ya da tüm tanrıcılık, her şeyi kapsayan içkin bir Tanrı'nın, Evren'in ya da doğanın Tanrı ile aynı olduğu görüşüdür. Panteistler kişileştirilmiş ya da antropomorfik bir Tanrıya inanmazlar. Panteizm, genellikle monizm ile ilişkili bir kavramdır)

● Tanrı hakkındaki görüşleri münasebetiyle 24 yaşındayken Sinagogdaki hahamlar tarafından kovulmuş ve lanetlenmiştir (Aforoz). Ne garip değil mi? Dini sorgulamaya gittiğinizde lanetlenmeniz an meselesi.

● Yapabileceğimiz en iyi şey nedir? Spinoza ‘ya göre yapabileceğimiz en iyi şey duygularımızın dış etkenlerden değil de kendi seçimlerimizden ortaya çıkmasıdır.

→ George Berkeley:

● Gözlemleyemediğimiz şeyler var olabilir mi? Berkeley’e göre bu sorunun cevabı: Hayır. Ona göre, gözlenemeyen şeyler var olmaya da son verir.

● Bir dış dünya kavramı, bu adam için bütünüyle geçersiz ve anlamsızdır.

● Deneyimlediğimiz ve düşündüğümüz her şey: sandalye, masa, 3 rakamı vs. Berkeley’e göre yalnızca zihnimizde var olur. Birde şunu da eklemek gerekiyor, Berkeley maddi şeylerin var olduğunu reddediyordu.

→ Gottfried Wilhelm Leibniz:

● Yeter neden ilkesini bulmuştur (Bkz: Leibniz'in, düşünmenin ana ilkesi olarak çelişmezlik ilkesinin yanına koyduğu ilke. En genel biçimi: Her şeyin yeter bir nedeni vardır. Mantık ilkesi olarak: Her yargının, doğru olması için, yeter bir nedene gereksinmesi vardır)

● Çevremizdeki her olayın mantıklı bir açıklaması var mıdır? Leibniz’in cevabı: Evet. Ona göre her şeyin mantıklı bir açıklaması vardır.

● Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmıştır, diye düşünüyorsanız orada bir durun. Bu adam bu fikri savunmuyordu. Ona göre Tanrı her açıdan mükemmel bir dünya yaratmamıştır, çünkü Tanrı olan ve olabilecek olan tek mükemmel varlıktır, eğer dünya mutlak anlamda mükemmel olsaydı, Tanrı gibi olurdu.

→ David Hume:

● Tasarım argümanın yanlış olduğunu savunuyordu(Bkz: Tanrı’nın varlığına dair gösterilen kanıtların en sık karşılaşılan türü tasarım argümanıdır. “Bu koca evren ve içindeki her şey çok karmaşık yapılardır. Bunların kendi kendine oluşmuş olmaları imkansızdır. Bu karmaşık şeylerin mutlaka bir tasarımcısı vardır. Evren’i tasarlayabilecek bir varlığın çok üstün bir varlık olması gereklidir. O varlık da Tanrı’dır” şeklinde kabaca formüle edilebilecek bir savı vardır)

● Mucizelerden yola çıkan argümanları da desteklememektedir Hume. Mucize olarak adlandırdığımız bir hadisenin doğanın yasalarına karşı gelmesi gerekmektedir.

● Bazı filozoflar bu adamı bir agnostik olarak adlandırmıştır (Bkz: Agnostisizm, bilinmezcilik veya bilinemezcilik; teolojik olarak tanrının varlığının veya yokluğunun, bilimsel olarak da evrenin nereden türediğinin bilinmediğini veya bilinemeyeceğini ileri süren felsefi bir akımdır)


→ Jean-Jacques Rousseau:
●Hakiki din nasıl olur neden kaynaklanır? Hakiki din kalpten gelir ve dini törenlere ihtiyaç duymaz, diye düşünür Rousseau

● Siyaset felsefesine ilgi duymuş ve bu alanda araştırmalar yapmıştır, nitekim bu felsefi dal başını derde sokmuştur. “Toplum Sözleşmesi” adlı eserinin giriş kısmında “İnsan özgür doğar, oysa her yerde zincire vurulmuştur” der. Sınıfsız bir toplum hayali içerisindeydi bu adam.

●Rousseau'ya göre insan doğası gereği iyidir. Bir ormanda kendi başımızın çaresine bakarak yaşasaydık, pek çok soruna sebep olmayacaktık. Fakat bu doğa durumundan çıkıp şehirlere yerleştiğimizde işler ters gitmeye başladı. Di¬ğer insanlar üzerinde hakimiyet kurmaya çalışmayı ve diğer insanların dikkatini çekmeyi saplantı haline getirdik. Hayata karşı bu rekabetçi yaklaşımın korkunç psikolojik etkileri oldu ve paranın icadı her şeyi daha da kötüleş¬tirdi. Şehirlerde birlikte yaşamanın sonucunda kıskançlık ve açgözlülük ortaya çıktı. Yabani yaşamda, "soylu vahşi" bireyler sağlıklı, güçlü ve her şeyden önemlisi özgürdü ama uygarlık insanı kirletiyordu. (Warburton,N. Felsefenin Kısa Tarihi. Alfa Yayınları: 162)


→ Immanuel Kant:

● Filtre, insan zihnidir. Olayları nasıl değerlendireceğimizi belirler ve yaşadığımız deneyimlere anlamlar yükler.

● En büyük metafizikçilerinden birisi olan Kant, Dünyaya olduğu biçimde yani göründüğü biçimde, doğrudan erişilmesine imkân olmadığını savunur.

● Ahlak nedir ve nasıl tanımlanır? Kant’a göre ahlak, ne yaptığımızla değil onu neden yaptığımızla ilgilidir.

→ Jeremy Bentham:

● İnsanların aklını kurcalayan mutluluk nedir sorusuna Bentham’ın yanıtı şöyleydi: Mutluluk nasıl hissettiğimiz ile ilgilidir. Acının yoksun olduğu durumdur.

● Bu adama göre insanoğlu basittir. Yaşantımız içerisinde yaşadığımız acı ve hazlar en büyük yol göstericimiz olmuştur.

● Machiavelli’yi hatırlarsanız, bazı durumlarda yalan söylemenin mübah olabileceğini savunuyordu, Bentham’da bu doğrultuda ilerliyor. Ona göre yalan söylemek bazı durumlarda yanlış bir davranış olmaktan çıkabilmektedir.

→ Georg Wilhelm Friedrich Hegel:

● Anlaşılması güç bir insan olan Hegel’in eserleri okuyucular için bir tür zorlu labirenti andırıyordu. Yazdığı yazılar, dönemindeki birçok filozofu kızdırmaya yeterli olmuştur.

● Hayatın içerisinde bir değişim süreci var mıdır? Hegel bu sorunun yanıtını şöyle veriyor: Hayat için her şey değişim süreci içerisindedir.

● Hegel’e göre gerçeklik, her daim kendini anlama süreci ile bağlantılı ve bu sürecin içerisinde yer almaktadır.

→ Arthur Schopenhauer:

● Kısır döngü kavramını filozoflar nasıl yorumlar? Schopenhauer’a göre hepimiz bir kısır döngü çemberi içinde sürekli bir şeyler istemek ile meşgulüz.

● Çağındaki diğer filozoflara nazaran, batı felsefesinin dışında doğu felsefesine de ilgi göstermiş, üzerinde okumalar ve araştırmalar yapmıştır.

● Deneyimimizin ötesinde bir gerçekliğin veya Schopenhauer’ın tabiri ile dünyanın ötesinde bir gerçeklik var olabilir miydi, Schopenhauer’e göre evet var olabilirdi.

→ John Stuart Mill:

● Bir çocuğun hayatı, eğitim ile şekillendirilebilir mi? Bu sorunun yanıtının evet olduğunu biliyoruz, Mill’in hayatına baktığımızda ise evet demekle kalmıyor, kesinlikle diyoruz. Üç yaşında iken Eski yunanları öğrenmeye başlamıştı (Sokrates,Platon vb.) Altı yaşında iken bir Roma tarihi kitabı yazdı, yedi yaşındayken Platon’un diyaloglarını orijinal dilinde okumaya ve anlamaya başladı. Sekiz yaşında iken Latinceyi öğrendi. On iki yaşında tarih, ekonomi ve politika hakkında bilgiye sahipti. Karmaşık matematik problemleri onun için çözülebilecek sorunlardı. Bilime karşı içinde bir haz besliyor ve sürekli ona ulaşmak için çabalıyordu.

● Kendisi ilk feministlerden biriydi. Bu yolda destekliği bir hadiseden dolayı tutuklandı (Bkz: Doğum kontrol yöntemlerini desteklemekteydi)

● İnsanlar neye benzer? İnsanlar ağaçlara benzer. Bir ağacın büyümesi ve gelişmesi için yeteri kadar alan vermezseniz gelişimini tam manası ile gerçekleştiremez. Fakat ihtiyacı olan alanı ağaca tahsis ettiğinizde potansiyeli açığa çıkarır.

→ Charles Darwin:

● Bildiğiniz üzere evrim teorisi ile tanınmaktadır Darwin. Maymunların atasından geldiğimizi savunmaktadır.

● Çocukluğunda ve gençliğinde gelecek vaat eden birisi değildi. Çevresinde ki kimse, onun insanlık adına bu denli bir katı yapacağına inanamaz idi. Babası Robert Darwin, oğlunun ailesi için bir vakit kaybı olduğunu düşünüyordu, onu bu denli karamsar düşünceye iten faktörlerden birisi ise, Darwin’nin zamanın çoğunu fare avlamakla geçirmeseydi.

● Düşündükçe; hayvanların doğal bir süreçte evrim geçirdiğini (çevre faktörlerine karşın değişime uğradıklarını) ve sabit kalmak yerine sürekli değişim süreci içerisinde olduğu kanaatine vardı.

→ Søren Kierkegaard:

● Oldukça garip bir kişiliğe sahipti kendisi. Öyle ki yaşadığı şehir olan Kopenhag’a dahi uyum sağlamakta zorluk çekmiştir.

● Çalışkan bir kişiliğe sahip olan bu adam, bir kadına gönlüne kaptırmış ve sonrasında derin üzüntüler yaşamak zorunda kalmıştır (Bkz: Genç bir kadına, Regine Olsen'e gönlünü kaptırmış ve ona evlenme teklif etmişti. Regine kabul etti. Ne var ki Kierkegaard, evlenmek için fazla karamsar ve dindar olduğundan endişe ediyordu. Belki de Danca "mezarlık" anlamına gelen "Kierkegaard" soyadının hakkını veriyordu. Regine’ye onunla evlenemeyeceğini yazdı ve nişan yüzüğünü geri gönderdi. Bu karan verdi¬ği için kendini çok kötü hissetmiş, sonrasında gecelerce yatağında ağlamıştı)

● Kierkegaard için Tanrı kavramına inanmak basite indirgenemezdi. İnancı ise risk içeren, rasyonel ve akla dayanmaz bir olgu olarak değerlendi.

→ Karl Marx:

● Dünya üzerinde büyük etkisi olmuş bir zattır kendileri. Komünist Manifesto, Das Kapital gibi önemli eserle imza atmıştır. Marx bir eşitlikçiydi: İnsanlara eşit davranılması gerektiğini düşünüyordu.

● Onu kendini adadığı davasında başarılı kılan faktörlerin arkasında bitmek tükenmek bilmeyen enerjisi yatıyordu.

● Marx, kendisinden önceki filozoflar dünyayı sadece yorumlamakla meşgul olduklarını düşünüyordu. Marx’a göre yorumlamak yetmiyordu, o dünyayı değiştirmek istiyordu.

→ Friedrich Nietzsche:

● Sınırların ötesinde bir adamdı. Henüz yirmi dört yaşındayken dünya üzerinde saygın bir üniversite olarak kabul gören Basel Üniversitesine profesör olarak atandı.

● Hayatın içindeki zorlukları keşfetmek veya kendini hayatı zor kılmak hoşuna gidiyor gibiydi. Tabi bu çıkarımı ben değil Nigel Warburton yapıyor.

● Nietzsche, zayıflara yönelik dini merhamet ahlak yerine, aristokratların (Bkz: Soylular sınıfından olan, soylu) değerlerini daha üstün tutuyordu.

→ Sigmund Freud:

● Arzularımız bizi yönlendirebilir mi? Bu sorunun cevabını Freud, arzular içimizde saklı olan ve bizi yönlendiren şeylerdir olarak vermiştir.

● Freud biz insanların gerçekte ne hissettiğimizi ve ne yapmak istediğimizi kimi zaman kendimizden sakladığımızı düşünmüştür. Saklamış olduğumuz düşüncelerin içinde; cinselliği ve şiddeti örnek olarak göstermiştir.

● İnsanların Tanrıya inanma sebebini, korunma içgüdüsü olarak yorumlamaktadır.

→ Bertrand Russell:

● Russell’in ana ilgileri arasında cinsellik, din ve matematik vardı. Yaşamı süresi boyunca ilgi odakları hakkında yazılar yazdı ve araştırmalar yaptı. Cinsellik konusu hakkında öne sürdüğü düşünceleri tartışmaya yol açtı. Din konusu hakkında kötü yaklaşımları çevresi tarafından onay görmedi. Matematik konusu hakkında dünyaya önemli katkılarda bulundu.

● Bir savaş karşıtıydı. “Ya insan savaş denen şeyi ortadan kaldıracaktı ya da savaş insanları” der beyefendi.

● Tanrı ve insanlık arasındaki ilişki nasıldır? Russell’e göre Tanrı’nın insanlığı kurtarmak için mücadele etmesi olanaksız bir hadiseydi. Tek çıkar yolumuzun, aklımızı kullanmak olduğunu savunuyordu. Russell için insanlar ölümden korktukları için dine bağlanıyordu.

→ Alfred Jules Ayer:

● Doğrulama ilkesinin öncüsüdür(Bkz: Bir önermenin anlamlı olup olmamasına duyu tecrübesi ile doğrulanıp doğrulanmaması karar verir. doğrulanmıyor veya doğrulanamıyorsa anlamsızdır. o yüzden örneğin tanrı hakkında konuşmak anlamsızdır)

● Yirmi dört yaşına vardığında, felsefe tarihinin saçmalıklarla dolu olduğunu ve neredeyse tamamının anlamsız bir lafügüzaf dizini olduğunu savunuyordu.

● Anlamsız cümleleri, anlamlı olanlardan nasıl ayırt edebiliriz? Ayer bu sorunun yanıtı için iki maddeye dikkat etmemiz gerektiğini düşünüyordu:

1-) Tanımı gereği doğru mu?
2-) Empirik (Bkz: Deneycilik, empirizm veya ampirizm, bilginin duyumlar sayesinde ve deneyimle kazanılabileceğini öne süren görüştür. Deneyci görüşe göre insan zihninde doğuştan bir bilgi yoktur. İnsan zihni, bu nedenle boş bir levha gibidir. Deneycilik akılcılığın karşıtıdır) olarak doğrulanabilir mi?

→ Jean-Paul Sartre:

● Hayatının çoğunu otellerde geçirmiş, kaleme aldığı çoğu eserini de kafelerde yazmıştır.

● İnsanın özgür bir canlı olduğunu düşünüyordu. Bizleri tasarlamış olabilecek bir Tanrı fikrine inanmıyordu.

● Sartre’nin felsefesi varoluşçuluk olarak adlandırılıyordu(Bkz: İkinci Dünya Savaşından sonra Avrupa’da, özellikle Fransa’da ortaya çıkan, varlığın, varoluşun özden, içerikten önce geldiğini, yani insanın önce var olduğunu, daha sonra tutum ve davranışlarıyla, eylemleriyle kendini sürekli olarak yarattığını, biçimlendirildiğini öne süren, insan ne ise o değil, ne olmuşsa odur diyen felsefe ve yazın akımı, öğretisi)

→ Ludwig Wittgenstein:

● Çevresindeki birçok insan, onu bir dahi olarak tanımlıyordu. Hocası olan Bertrand Russell onu “tutkulu, derin, ciddi ve baskın” olarak dile getirmişti.

● Öğrencilerine, felsefe kitaplarını okuyarak vakitlerini kaybetmemelerini öneriyordu. Zannımca tavsiye edilecek bir şey değil.

● Dilin kudreti onun için önemliydi, öyle ki ona göre dil, filozofları her türlü karışıklığa sürüklemekteydi.

*Ek olarak Bertrand Russell'in, Wittgenstein hakkındaki görüşlerini dile getirdiği bir röportaj linki: https://www.youtube.com/watch?v=pxVJVx94jUk

→ Hannah Arendt:

● Bu kadının felsefesi, etrafında gelişen olaylara bağlı olarak gelişim göstermekteydi.

● Bir Nazi yöneticisi olan(Hitler dönemi) Adolf Eichmann’ı araştırıp hakkında bilgiler edindikten sonra, bilgilerini bir kitapta derleyerek okurlarına aktarmıştır(Bkz: Kötülüğün Sıradanlığı)

→ Karl Popper:

● Popper’e göre bilim insanları teorilerinin yanlış olduğunu kanıtlama çabası içerisindeydi.

● Bilim felsefesi ve siyaset felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

● Ona göre herhangi bir hipotezin temel özelliği, yanlışlanabilir olmak zorunluluğunu taşımasıdır.


→ Philippa Foot:

● Felsefe tarihine adını Tren\Tramvay deneyi ile yazdırmış bir hanımefendidir kendisi(Bkz: Bir gün yürüyüş için dışarı çıktınız ve kontrolden çıkan bir trenin beş işçiye doğru süratle ilerlediğini gördünüz. Makinist, muhtemelen kalp krizinden dolayı, bilincini yitirmiş durumda. Eğer bir şey yapılmazsa, işçilerin hepsi ölecek. Ten tüm işçileri ezip geçecek. Tren o kadar hızlı geliyor ki, kaçmak için zamanları yok. Ama bir umut var. Tren beş kişiye gelmeden önce raylar çatallanıyor ve diğer ray üzerinde yalnızca bir işçi bulunuyor. Tenin makas değiştirip beş işçinin bulunduğu yönden sapmasını ve diğer raydaki tek işçiyi öldürmesini sağlayacak kola yeterince yakınsınız.Bu masum adamı öldürmek sizce doğru olanı yapmak mıdır? (Warburton,N. Felsefenin Kısa Tarihi. Alfa Yayınları: 322-323)

● Aristoteles’in felsefi düşüncelerinden etkilenerek, çağdaş erdem anlayışını geliştirmiştir.

→ Jarvis Thomson:

● Felsefe vitrininde bir hanımefendi daha, Jarvis Thomson. Thomson öne sürdüğü bir düşünce deneyi sırasında, doğum kontrol hapı kullanmasına rağmen hamile kalan bir kadının, bebeği doğurması bir gibi bir ahlaki ödev ve sorumluluk taşımadığı düşüncesini öne sürmüştür, bu kadın ona göre ahlaki olarak kürtaj olabilirdi.

● Metafizik alanınla ilgilenmiştir. Ahlak felsefesine önemli katkılarda bulunmuştur.

→ John Rawls:

● Rawls II. Dünya savaşına tanık olmakla beraber, savaş cephesinde de yer almıştı. Savaş zamanında yaşamış olduğu hadiseler bütünü onu derinden etkilemişti.

● Hadi eylem yapalım, bir siyasi partinin koluna üye olup dünyayı değiştirelim, bu şekilde düşünüyorsanız, Rawls size katılmıyor efendim. Onun için bir düzeni değiştirmenin yolu düşünmek ve yazmaktan geçiyordu, en azından o böyle düşünüyordu.

● Özgürlük ve eşitlik kavramları Rawls için üzerinde ehemmiyet ile durulması gereken kavramlardır.

→ Peter Singer:

● Farklı bir düşünce yapısına sahiptir. Onun için gözünüzün önünde boğulmakta olan bir çocuk ile Afrika'da açlıktan ölen bir çocuk arasında pek bir fark yoktur.

● İnsan hayatı mutlak suretle kutsal mıdır? Singer’e göre yanıt hayır. Geri dönüşü olmayan bir hastalığa yakalanmış, bilincini kaybetmiş, son haddeye gelinmiş ve umudu tükenmiş olan insanın ötenazi ile hayatına son vermesinin ahlaki açıdan uyun olacağını öne sürmüştür.

● Singer, hayvanlara karşı tutumumuzun çok önemli olduğunu düşünmektedir. Bu konu hakkında bilinç sağlamak için “Hayvan Özgürleşmesi” adlı bir kitap yazmıştır.

Son.
360 syf.
Söz konusu felsefe olunca akla ilk gelen soru Felsefe nedir? Philosophy is philosophy! Felsefe, felsefedir. Yani bir bütün olarak cevap yine kendini içerir. Felsefenin ana maddesi insandır. İnsanın en büyük çıkmazı da şimdiye dek tanrının varlığı olmuştur. O zaman? Felsefe insanın izini sürerken tanrının varlığını da yüzyıllardan beri araştıragelmiştir. Her filozof diğerine ışık tutmuş ancak yine de ortada hala büyük bir soru işareti vardır. Tanrı var mıdır? Nietzsche'nin Şen Bilim'inde geçen pasajda ''Tanrı öldü'' demektedir örneğin söylem insanın içine işler.

Kitapta filozofların hayatlarının üstünden kısa bir şekilde geçiliyor. Genel olarak sefalet içinde gün yüzü görmediklerini, bulundukları çağda kimsenin onları anlamak istemediğini ve okumadıkları gerçeğiyle karşılaşıyorum. Düşünün bir filozof olduklarından ya da nasıl bir dehaya sahip olduklarından belki de haberleri yok. Çünkü insan onaylanma ve kabul edilme duygusuyla kendi değerini ölçebilmektedir. Bunun önüne kim geçebiliyor? Grönland'da yaşadığınızı ve dünyayı anladığınızı varsayalım. Bu sizin için bir devrim niteliğindedir. Ancak bu buluşunuzdan kimsenin haberi yok ise gözünüzde normalliğe bürünür, hatta değersizleşedebilir. Evet, dehanızdan, filozof oluşunuzdan kendiniz de dahil kimsenin haberi yok. Dünyadan göçüp gittikten sonra gelen bir şöhret. Ne acı! Oğuz Atay da hep bundan yakınmamış mıydı? Bir filozof değildi ancak anlattıklarıyla (anlatmaya çalıştıklarıyla) edebi bir dehaydı. Beni yaşarken anlamak zorundasınız derken bunun itirazıydı belki de. Onun kaderi de şu kitabın genelinde yer alan filozoflarla aynı oldu.

Bir anlamı var mıdır öldükten sonra doğmanın? Çoğu filozofun tanrı ve din inancı yok. Yani öldükten sonra insanın tekrar doğduğuna, ruhunun yaşamaya devam ettiğine dair bir inançları yok. Ee? Yani bir dünyalık ömür. Onca çaba, onca eylem cebinize para koyup sizi beslemiyor bile. Korkunç. Günümüz şartları ile çoğu filozofun yaşadığı dönemi bir tutamayız ancak irade ve nefis bize bugünü yaşamayı emrediyor. Şimdinin gücü! Duyumsamak istediğimiz tatmin ancak bugünle belki de yaşayarak tecrübe edeceğimiz yarınla mümkün.

İnsanları sinir edip kızdırmak Sokrates'le başlayan geleneğe uyarak filozofların binlerce yıldır yaptığı bir şeydi.

Çağınızın ötesinde konuşursanız dinlenmez, ciddiye alınmazsınız. Deli damgası yersiniz. Filozof ve dahilerin zamanında anlaşılmaması söylemlerimin ve buluşlarının zamanından çok ileride olmasından kaynaklanıyor. Freud diye biri kalkıyor psikanalizi ortaya atıyor. Bilinçdışı gelişen olgular olduğunu iddia ediyor. Darwin diye biri maymun ve şempanzelerden bir farkımız olmadığını iddia ediyor. 2020 senesindeyiz, görmediğimiz, bilmediğimiz mucizenin kalmadığını iddia edebiliriz. Evet olağandışı bir sene geçiriyoruz ancak bilgi ve bilim bana kalırsa sınırsızdır. Cesaret filozofların alınyazılarıydı. Çünkü fikirler daima engellenir, söylenmemiş olanın söylenmesi insanları rahatsız ederdi. Durgun bir suyun içine dinamit atmaya benziyordu filozofların yaptığı ve çıkan gürültüden tüm çevre rahatsız oluyordu. Kimse o dinamitin suya neden atıldığını ve amacını sorgulamıyordu. Dinamit atan kötüydü ve toplumdan dışlanması gerekiyordu. Çoğu filozof hapis yatmış, çoğu da sürgüne gitmiştir.

Neden filozoflar diğer insanlar gibi düzenin bir parçası olmayı reddetti?

Mill ve Russell için filozof olmak kaderine önceden yazılıydı. Aileleri onları en baştan dizayn ettiler. Küçük yaştan başlayarak eğitimine ve yaşayışına direkt müdahale ettiler. Peki diğerleri? Ot gelip ot gitsen de ölüyorsun filozof olup fikirler sürsen de! O zaman neydi bu insanların derdi? Sabahattin Ali'nin ''İnsan dünyaya sadece yemek, içmek, koynuna birini alıp yatmak için gelmiş olamazdı. Daha büyük ve insanca bir sebep lazımdı.'' demesi bu yüzdendi. Filozoflar en başta idealist insanlardı ve bu ideallere yönelik hayatlarını şekillendirmişlerdi. Peki hepsi savundukları idea ve idealleri gibi yaşamışlardır? Bu soru Schopenhauer'a gelince tıkanır. Çünkü savunduğu ve cümlelerine yansıttığı fikirleri tam anlamıyla yaşadığı söylenemez. Ancak insan garip bir karmaşadır. Reşat Nuri'nin dile getirdiği gibi garip bir muammadır. Fikir dünyası sürekli kendini yenileyen, değişimler doğuran bir mecmua ise bu tür yanılsamalar daha doğrusu çelişkiler doğaldır. Şimdi birini çok seviyorsunuz ama o kişi sizi sürekli üzüyor, onun sizi üzmesi aşkı aptalca bir kavram haline getirir. Çünkü sizi üzeni sevmek mantıksızdır. Ancak onun sizi üzmesi sevmenize engel değildir. O zaman kalbiniz ile fikriniz birbirine ters düşmüştür. İçinizde yeşeren devrimi çarşıya çıkınca bir simide değişebilecek kadar zordu insan hayatı.

Nigel Warburton'a ayrı bir parantez açmak istiyorum. Çoğu kişi felsefe okumak ve burada ismi geçen değerli insanları anlamak istiyor. Freud ya da Nietzsche'yi bir kere okuyup anlamak belki de ne kadar okursak okuyalım anlamak bazen güç olabiliyor. Hele mevzubahis Hegel ve Kant ise oradan usulca uzaklaşıyoruz. Nigel, felsefeyi ve filozofları en basit yoldan anlatmanın yolunu seçmiş. Kanayan yaraya merhem resmen :) Eğlenceli ve sade anlatımıyla kitabı rahatlıkla okuyabilirsiniz.

Son olarak her bölüm, aşağıdakiler de dahil olmak üzere temel fikirleri ve temaları açıklayan ve araştıran temel bir felsefe alanını ele alır:
-Tanrı'nın var olduğunu kanıtlayabilir misiniz?
-Doğru nedir?
-Bilimin nasıl çalıştığını biliyor musunuz?
-Zihniniz bedeninizden farklı mı?
-Sanatı tanımlayabilir misiniz?
-İnsan olmayan hayvanlara nasıl davranmalıyız? ve birçok soruya cevap bulabilirsiniz. Teşekkürler, iyi okumalar.

https://www.youtube.com/watch?v=5neQMIDHbgs
360 syf.
·Puan vermedi
Merhabalar Felsefenin Kısa Tarihi kitabının kapağından başlamak isterim ön kapağında “Varoluş hiç bu kadar eğlenceli olmamıştı!” yazmaktadır ve bu söz kesinlikle çok doğru çünkü kitabı okurken eğlenerek okudum.Felsefeyi tanımak isteyen,felsefeye giriş yapmak isteyen,felsefe ile ilgili her şeyin bir arada olmasını isteyenlerin okuması gereken bir eser.Kitabı okurken beynin koridorlarına sığınmak zorunda kalabilirsiniz.Kitap kronolojik olarak Sokrates’den başlayarak günümüze kadar uzanan bir felsefe tarihi olan bir kitaptır.Kırk bölümden oluşmaktadır ve her bölümü okuyucuyu sıkmadan kısa ve eğlenceli bir şekilde de anlatılmaya çalışılmıştır.Genelde Tanrı’nın varlığı ve yokluğu,mutluluk,adalet,toplum,düzen gibi konular üzerinde yazılmıştır.Kitaptaki görüşlere katılıp katılmamamız önemli değil önemli olan farklı görüşleri öğrenerek kendimizi geliştirmemizdir.Eğlenceli ve didaktik bir felsefik kitap arayanlara tavsiye ederim
Keyifli Okumalar Dilerim
246 syf.
·4 günde·Beğendi·10/10 puan
26 Mayıs 1966 doğumlu Sayın Kemal Sayar. Hacettepe İngilizce Tıp mezunu. Marmara Üni. Tıp Fakültessinde psikiyatri ihtisasını yapmış. Akademik ilerlemelerini burada sayıp dökmek istemiyorum. Halihazırda Prof. kendisi. Marmara Üni. Tıp Fakültesi'nde öğretim üyesi ve Psikiyatri Ana Bilim Dalı Başkanı.

Çoktandır okuma listemde olan Sayın Sayar'ın kitaplarına sevgili Nur ' nin düzenlediği etkinlik kapsamında başlamak nasip oldu. Yavaşla ile katıldım etkinliğe ancak ben Kalbin Direnişi ve Hayat Teselli Bulmaktır kitaplarını da okudum akabinde. Sayın Sayar'ın kalemi şifa gibi geldi ruhuma, zihnime.

Bibliyoterapi tadında bir kitap Yavaşla. Kemal Hoca da ilim ve imanın bir bedende vücud bulmuş hali maşallah. Rabbim uzun ömür ve sağlık versin kendisine.

Kitap dört ana bölümden oluşuyor bunlar:
1)Yavaş Güzeldir
2)Modern Mutsuzluk
3)Modern Zamanda Aile
4)Benliğin ve Toplumun Krizi
Bu ana başlıklar altında 45 adet farklı konularda yazdığı yazıların derlemesinden oluşmaktadır. Herbirinde hassas ve incelikli konulara değindiği yazılarını int.te tek tek de bularak okuyabilirsiniz.

"Yavaşlayın! Bu hayattan sadece bir defa geçeceksiniz." diyor Sayın Sayar.

Ben ne hızla ilerliyorum diye sormalı insan kendisine...
Halledilmesi gereken işler, bakılması gereken mailler, çözülmeyi bekleyen bi dolu problemler...tüm bunlardan bize ve sevdiklerimize ne kadar vakit kalıyor? Koşturmaktan gözlerinin içine doya doya bakamadığımız yavrularımıza her şey senin için yalanını daha ne kadar söyleceğiz?

Okul yolunu birlikte yürümediğimiz, birlikte toprağa bir fidan dikmediğimiz, sokak hayvanlarını beraberce beslemediğimiz, bizi bir ihtiyarın poşetlerini taşırken görmemiş yavrulamıza merhameti nasıl öğreteceğiz? Vaktimiz bollaşıp huzur evlerinde kapıları gözetlerken değil elbette...Daha evvel dostlarım çok daha evvel...

"Yavaşlamak anlamaktır, insan unutmak için hızlanır" diyordu Sayın Sayar bir konuşmasında.

Doğayı, hayvanları, insanları, yaratıcıyı anlamak için yavaşlamak gerek, biraz durmak, dinlemek gerek...

O kadar hızlıyız ki söylenmemiş sözlerimiz, ifade etmeye fırsat bulamadığımız duygularımız birikiyor ve sonunda omuzlarımızda ağır bir yükle yığılıveriyoruz ömrün bir kenarına.

Sonuç olarak modern insan terapistlerde alıyor soluğu tabi. Bir dostla hemhal olacak vaktimiz olmadığından parasını ödediğimiz dostlar( terapistler) ediniyoruz kendimize.

Pek çok toplumlarda olduğu gibi bizim ülkemizde de insanlar hasta olduklarına inandırılıyor. Olağanüstü bir şekilde artış gösteren antideprasan satışları hasta olmaktan ziyade hasta olduğuna inandırılmış insanların varlığından biizi haberdar ediyor. Sayın Sayar'ın da bir  Psikoterapist olarak eleştirmekten çekinmediği bu konu oldukça ciddi ve toplumun dikkatini celb etmesi gereken bir mevzudur.

Eski zamanlarda bir erdem gibi kutsanan hüzün hali şimdilerde bir hastalık gibi kaçınılan korunulması gereken bir durum gibi lanse ediliyor.

"Uyum sağlayan/konformist kişi, kendi kişisel kimliğini feda etmek ve benliğini silmek pahasına sürüye katılır"
Sırf sürüye katılmadınız diye size hasta yaftası yapıştırmalarına müsade etmeyiniz.

"Ele geçirerek değil, ele geçirmeyi reddederek" insanlığa ulaşacağız. İkinci bir ev, daha iyi bir araba, bilmem kaçıncı ayakkabı, haki renkte gömleği almayı reddederek. Tüm bunlar için daha fazla enerji ve zaman harcamayarak, kendimiz için olduğunu düşündüğümüz ama aslında çok da lüzumuyeti olmayan bu şeyler için kendimizden çalmayarak insanlığımızı ve huzurumuzu var edebiliriz.

Anne-babalarından yoksun eksik, hasta çocuklar yetiştiriyoruz. Onlar için çabaladığımızı düşünürken onları kendimizden en çok ihtiyaçları olandan mahrum bırakıyoruz. Sevgisiz gençler her türlü saldırganlığa ve kötü alışkanlığa karşı dirençsiz bireyler olarak karşımıza çıkıyor.

Yol gösterici değil farkındalık yaratan bir rehber niteliğinde bu ve Sayın Sayar'ın diger eserlerine bir şans verin demek hadsizlik olur o sebeple kendinize bir iyilik yapıp en azından yazılarına bir göz atın derim.

Keyifli okumalar sevgili okur...
112 syf.
“Sana her zaman o kadar güvendim ve o kadar güveniyorum ki bu zorlukları, yüklendiği ağır yükün altından kalkarak yeneceğini inanıyorum. Romanını doğacak çocuğumu bekler gibi bekliyorum.”
Nazım Hikmet Ran

DİKKAT: İncelememde söz sanatları, ahenkli konuşmalar, vurucu cümleler, falanlar filanlardan ziyade, Kuyucaklı Yusuf’un asıl hikayesini, Sabahattin Ali’nin sadece bir kitabı için bile neler çektiğini okuyup bilin diye yazıyorum. Çünkü o kahvenin yanına konulup storyler atılsın diye yazmadı bu kitapları ve bu kadar eziyeti de bunun için çekmedi. Uyanın dedi uyanın…

Sabahattin Ali.
41 yıllık kısacık ömrüne hayal kırıklıkları, maddi-manevi sıkıntılar, mahkemeler, hapishaneler, kitaplarının toplatılması, vahşice katlediliş ve mezarsız bir gidiş bırakan Sabahattin Ali.
Bunların yanında;
-İki şiir kitabı /Dağlar ve Rüzgâr (1934 - Yeni Eklerle 1943), Kurbağanın Serenadı ve Öteki Şiirler'le birlikte (1937)
-Üç roman / Kuyucaklı Yusuf (1937), İçimizdeki Şeytan (1940), Kürk Mantolu Madonna (1943)
- Dört öykü / Değirmen (1935), Kağnı (1936), Ses (1937) - Kağnı - Ses (1943 - İki Kitap Birlikte), Yeni Dünya (1943), Sırça Köşk (1947)
-Yedi çeviri / Tarihte Garip Vakalar - Max Memmerich (1941), Antigone - Sofokles (1942), Minna Von Barnhelm - Lessing (1943), Üç Romantik Hikaye - H. Von Kleist - A.V. Chamisso - E.T.A. Hoffmann (1944), Fontamara - Ignazio Silone (1944), Gyges ve Yüzüğü - Fr. Hebbel (1944), Yüzbaşının Kızı, Puşkin (1944)
ve sonsuz beste bırakan Sabahattin Ali. Cılız kaleminden çıkan o korkunç hakikatlerin devleri korkutup sonunu daha doğrusu sonsuzluğunu getirdiği Sabahattin Ali.


Sene 1930, Almanya’dan dönen Sabahattin yaz maaşını alabilmek için Bursa’nın Orhangazi ilçesine öğretmen olarak atandıktan sonra yine aynı sene, Gazi Eğitim Enstitüsü’nde yapılan Almanca yeterli sınavını başarıyla kazanıp Aydın Ortaokulu Almanca öğretmeni olarak atanır. Maddi yükünün biraz hafifleyeceğini, artık kendini tamamen yazmaya vereceğini düşünüp sevindiği sırada, öğrenciler arasında yıkıcı propaganda yaptığı ve kafalarını tehlikeli bilgilerle karıştırdığı gerekçesiyle 1931 senesinde tutuklanır. Her ne kadar böyle bir şey yapmadığını defaatle dile getirse de söyledikleri dikkate alınmaz ve mahkum edilir. Aradan üç ay geçtikten sonra suçsuz bulunur ve serbest bırakılır. Ama hayatından üç ayı çalınır Ali’nin, peki bunun hesabını kim verecektir ya da vermeyi düşünecekler midir? –Derin bir iç çekip ‘ hayır’ dediğinizi duyar gibiyim- Bu Ali’nin hayatına atılan ilk çelmedir ve asla son olmayacaktır.


Yine de asla pes etmeyen, yılmayan biridir Ali. Çektiği acıları bal eyler her zaman ve yine öyle yapacaktır. Aydın Cezaevi’ni kendine bir okul haline getirir, orda gördüğü her şeyi belleğine kaydeder, tanıştığı her mahkumun hikayesini, acısını heybesine yükler ve öyle çıkar cezaevinden. İşte Aydın Cezaevi’nin mahsulüdür Kuyucaklı Yusuf.
Ali orada yattığı süre boyunca yazacağı ilk romanın taslağını oluşturur kafasında. Bu ilk romanında halkını anlatacak, uyuyan çoğunluğu uyandırmaya çalışacaktır. Cezaevinde kaldığı süre boyunca ülkenin çelişkiler silsilesinden ibaret olduğunu ve bunun düzeltilmezse çok kötü sonuçlar doğuracağını fark edecektir. İyi ve kötü, zengin ve fakir, işçi ve patron, ağa ve köylü…

Daha sonra Konya’ya öğretmen olarak atanır. Burada Yeni Anadolu gazetesinin sahibi Cemal Kutay’ın yanına gider ve daha önce Resimli Ay gibi bir gazetede öyküsü yayınlandığı için hemen kabul edilir. Ve Kuyucaklı Yusuf yazılmaya başlanıp 1932’de gazetede tefrika edilir. Ama yine, yeniden hevesi ağzına kadar getirilip kursağına kadar itilir. Gazete satışları hızla artarken Ali’nin parası verilmez ve yazılarını gazeteden çeker Ali. Satışları hızla düşen Cemal Kutay yanına iki yazarını da alıp Ali’yi, bir eğlencedeyken Atatürk’e hakaret ettiği gerekçesiyle tutuklattırır. Bir’e üçtür ve daha önce bir tutuklanması mevcuttur, atılan iftiraya yaptığı itirazlar dinlenmez bile Konya ardından Sinop Cezaevi’ne girer.

Sinop Cezaevi’nde acılar içindeyken o çok sevilen şiirini yazar:
“Başın öne eğilmesin
Aldırma gönül aldırma
Ağladığın duyulmasın
Aldırma gönül aldırma” (Hapishane Şarkısı)

Ve daha sonra Duvar adlı öyküsünü yazar, dalgalar hızla duvarlara çarpıp kendisi denize hasret kalırken.
“Bir mahpusu dünya ile hiç alakası olmayan bir zindana kapamak ona en büyük iyiliği yapmaktır. Onu en çok yere vuran şey, hürriyetin elle tutulacak kadar yakınında bulunmak, aynı zamanda ondan ne kadar uzak olduğunu bilmektir. On adım ötede en büyük hürriyetlere götüren denizi dinlemek ve sonra aradaki kalın kale duvarlarına gözleri dikerek bakmaya, denizi yalnız muhayyilede görmeye mecbur kalmak az azap mıdır?” Kağnı-Ses-Esirler / Sf:40


Bir yıl yattıktan sonra çıkan afla serbest bırakılır. Ama memuriyet hayatı bitmiştir. Defalarca milli eğitime gider sonunda, "eski düşüncelerinden vazgeçtiğini ispat etmesi" istenir. Benim Aşkım adlı şiiri yazar Atatürk’e olan sevgisini kanıtlamak için. Ve tekrar öğretmenliğe kabul edilir.

Bu dava üzerine şunları söyler;
"Ben yirmi yaşına gelmeden saçlarımı, bu memlekete hizmet edeyim diye, hizmet edebilecek hale gelmesi için ağarttım, dalavere peşinde ve kesemi doldurmak için ağartmadım. " Mahkemelerde / Sf:20


Kuyucaklı Yusuf yarım kalmıştır ama 1934 Dağlar ve Rüzgar şiir kitabını, 1935’te Değirmen ve 1936’da Kağnı öykü kitaplarını yayınlar. Ve nihayet Kuyucaklı Yusuf Tan gazetesinde tefrika edilmeye başlanır. ( Kasım-Ocak)
1937’de Şubat ayında Kuyucaklı Yusuf yani ilk romanı yayınlanır. O sırada Askere çağrılır. Henüz askerdeyken, halkı aile hayatı ve askerlikten soğutma gerekçesiyle kitaplar Haziran ayında toplatılır ve mahkemeye çağrılırlar. Kesin sonuç için bilirkişi raporu istenir ve Kuyucaklı Yusuf üç kurul üyesi tarafından okunup kesin kararı alacaktır.
Üyelerden biri olan Reşat Nuri Güntekin şöyle sonuç yazacaktır,
"Sabahattin Ali kanaatimce son neslin hikâyecilerinin en kuvvetlisidir. Ve Kuyucaklı Yusuf romanı memleketimiz ve edebiyatımızın yüzünü ağartacak kıymetli bir sanat eseridir." Mahkemelerde / Sf:65

Diğer üyelerin de olumlu raporlarıyla birlikte dava düşer ve basıma devam edilir. Ama Ali öldürüldükten sonra tüm eserlerine yasak gelir ve senelerce adından bile bahsedilmez. Şimdilerde ise MEB'in okunması gereken 100 Temel Eser listesinde ilk sıralarda. Sözün bittiği yer.

Kitaba gelirsek, Sabahattin Ali, Kuyucaklı Yusuf’u üç ciltlik seri olarak yazmayı planlar. Şehrin büyüklerini öldüren Yusuf, ‘Çineli Kübra’ isimli ikinci ciltte eşkıya olacak, üçüncü ciltte ise yörüklerin arasına katılacaktır. Bu yönüyle Kuyucaklı Yusuf, İnce Memed gibi eşkıya romanlarının öncüsü sayılabilir.
Kitapların giriş cümleleri her zaman önemlidir. Sizi sarsması ya da afallaması gerekir. Camus’nün ya da Orhan Pamuk’un yaptıkları girişler gibi. Kuyucaklı da şöyle başlıyor; "1903 senesi sonbaharında ve yağmurlu bir gecede Aydın 'ın Nazilli kazasına yakın Kuyucak köyünü eşkiyalar bastılar ve bir karı kocayı öldürdüler." Bu cümleyi duyduktan sonra nedense kafamda hep şimşek çakma efekti canlanıyor. :)
Ailesini eşkıya baskınında kaybeden Yusuf, kasabaya tahkikat için gelen kaymakam Salâhattin Bey tarafından evlat edinilir ve asıl hikaye o zaman başlar. Köyden şehre evlatlık olarak giden Yusuf’un oraya adapte olamaması, üvey annesi Şahende hanımın onu hiçbir zaman istememesi onu içine kapattıkça kapatır. Kimseyle konuşmaz Yusuf sadece içine sızar.


Ali eserlerinin çoğu yerinde kendinden bahseder aslında. Gizli özneler doludur eserleri ama bunu saklamakta ustadır. Bu yüzden hayatını detaylı bilmeyenler pek fark etmezler. Mesela, kendinden 15 yaş küçük Şahende ile evlenen Salahattin bey aslında anne ve babasıdır. Babası Selahattin kendinden yaşça çok küçük olan Hüsniye ile evlenir. Hem yaşının küçük olması hem de kocasının asker olup sürekli çatışmalara katılması annesini delirtmiştir. 3 kez intihar girişiminde bulunmuş ve çoğu kez hastanede yatmıştır. Babası annesine çok düşkündür ve annesi ona kan kusturur, bu yüzden Ali ile annesinin arası hiçbir zaman iyi olmamıştır. Hele sonunda babası dayanamayıp kalp krizinden vefat edince hepten annesinden nefret etmiştir. Buna rağmen ömrünün sonuna kadar, cezaevindeyken bile annesini tek bir gün bile kimseye muhtaç etmemiş sonuna kadar bakmıştır. İşte bu romandaki Şahende hanım annesidir aslında. Yani sitede dolanan şu cümleler - #40065362- tamamiyle sahte alıntıdır.

Genelde çoğu okur aşk kitabı olarak benimser kitabı ama bu tamamen yanlış bir tutum. Hukuk sisteminin bozuklukları, ağalık kavramının cumhuriyete rağmen hala egemen olması, parası olanın istediği insanı satın alabilmesi -asker, polis, hakim vs.- gibi konulara değinir aslında.
Daha önceki eserlerde köy hayatları pastoral bir güzellikte anlatılır. Çiçekler, böcekler, kelebekler kıvamında. Ama Ali olaya bambaşka bir pencereden bakar, bahçeden çıkıp bodrum katına iner. Toplumsal düzendeki çelişkiyi, çarpıklığı görür ve bunu okuyucusuna gösterir. Alman ve Rus edebiyatına hayrandır Ali. Çok okur, Niyazi Berkes şöyle der onun için, “Hiç vazgeçmedi bir alışkanlığı vardı: Cebinde daima bir kitap bulundurur, boş kaldığı anda okumaya başlardı” Bu yüzden eserleri tasvir gücü yüksek imgelemlerle doludur.


Bu kitap ise çizgi-roman ve ben ilk kez okudum bu yüzden çizim bilgim sıfır. Sadece şunu söyleyebilirim; çizimler Talat Bulut'un oynadığı Kuyucaklı Yusuf filminden daha gerçekçi geldi bana. :) Zira film aşırı kötüydü. Ama kitap da pek iyi sayılmazdı. Ben Ali'ye ait her şeyi okuduğum için aldım, pek tavsiye etmem.

Buraya kadar okunur mu bilmiyorum, okuyanlara teşekkür ediyorum en azından bir iki kişi çıkar :) Okumayanlar da aşk kitabı diye kahvenin yanında paylaşmaya devam etsinler.

Daha güzel bir dünyaya uyanmak dileğiyle...
504 syf.
·4 günde·Puan vermedi
Muhteşem gözlem yeteneğine sahip Darwin, yıllarca gözlemlediği, dikkatinin çeken canlılardan ilham alarak bu kitabı yazmış. 160 sene önce.
Kuşları, memelileri, bitkileri yani bütün canlıları kapsayan, doğanın canlıları zamanla nasıl tasarladığını anlatan bir kitap.

Kabul etsek de, etmesek de evrim içinde bulunduğumuz dünyanın, güneş sisteminin, galaksinin... oluşumundan beri tek gerçeğidir. Her şey sadece güncellenerek varlığını sürdürebilir.
Evrime karşı olan dindarlar bile kendi tarihlerine baksalar, dinlerin tarihinde bile bir güncellenme, evrim var. Sıralı olarak dinlerin indirilmesi veya hristiyan ve yahudilerin kendi dinlerini şiddet ayetlerinden arındırmaları, yeni islamcıların şiddet ayetlerini inkar etmeleri gibi. Bunlar da evrimin birer örnekleri.
228 syf.
·3 günde·10/10 puan
Otostopçunun Galaksi Rehberi yazarının mükemmel mizahı ile süslenmiş süper bir bilimkurgu serisinin ilk kitabı.Bu 5 kitaplık seri davasında ne kadar alaycı bir tavır sergilese de bize gercekten evren ile ilgili cok fazla bilgi veriyor ve bu bilgilerin doğruluğu günümüzde birer birer kanıtlanıp yaşamımızdaki birçok ayrıntıya ilham kaynaklığı ediyor.Bilimkurguyu bu kadar eğlenceli bir şekilde anlatmayı başarabilen bir kitap daha görmedim.Ayrıca bu seri kitapta anlatılan gibi ciddi anlamda uzaya çıkmış bir kitap.Şubat ayında uzaya fırlatılan dünyanın en büyük roketi Falcon Heavy'nin içinde Bir Otostopçunun Galaksi Rehberi de bulunuyordu.Bence bir bilimkurgu kitabının zirvesi ancak budur. Tüm bilimkurgu severlerin kesinlikle okuması gereken bir seri..
360 syf.
·6 günde·Beğendi·9/10 puan
Okuduğum 100. felsefe kitabı demek isterdim ama gelin görün ki bu düzenli felsefe okumalarında okuduğum 3.kitabım oldu. Bir de Kısa Tarih okumuş oldum.

Yazarın okuduğum ilk kitabıyıdı. Daha önce Felsefeye Giriş ve Felsefe Tarihi kitapları okumamın da etkisiyle bu kitabı okurken kendimi iyi hissettim. Çünkü anlayabiliyordum :D Gülüyorum çünkü felsefe okumalarına başlarken kafamda binbir türlü ön yargı vardı. Şu an çoğunu aşmış durumdayım.

Kitaptan da biraz bahsedeyim. Kitabın dili gerçekten hafifti. Yani tamam biraz yüzeysel anlatmış gibi duruyor ama öyle aşırı bir yüzeysellik değil bu. Yazarın, felsefecilerin fikirlerini ortaya koyarken basit örneklerle bunu ifade etmesi oldukça iyi olmuş. Daha önce tam anlamadığım bazı felsefecilerin savundukları görüşleri burada biraz daha iyi anlama fırsatı bulmuş oldum. Kitabın hafif bir dile sahip olması, benim gibi felsefeye giriş kitaplarını okumuş ama oradaki yazanları tam oturtamamış ya da okuduklarını pekiştirmek isteyenler açısından oldukça büyük bir fırsat olarak değerlendirilebilir.

Kitabı uzun uzun anlatmak isterdim ama çok kritik bir hata yaptım. Her okuduğum bölümden sonra ilgili felsefeciye dair görüşlerimi yazmış olsam şu an çok daha sağlam bir inceleme yazma fırsatım olurdu. Ben o şekilde yapmadım ve kitaptaki 40 bölümün tamamını hatırlamam felsefe alt yapımın yeterli olmaması sebebiyle mümkün değil. Onun yerine birkaç felsefeciye değinsem kitabın felsefe tarih kitabı olması açısından eksik kalacağını düşünüyorum. O yüzden detaylı bir inceleme yazmayacağım.

Kitap Sokrates - Platon ikilisinden başlayıp, Platon'un öğrencisi Aristoteles ile devam ediyor ve en son Peter Singer ile bitiriyor. Sokrates'in lakabı At Sineği diye geçiyor diye hatırlıyorum. Kitabın başlangıcında Sokrates ( At Sineği ) ile başlayıp son kısmında da Peter Singer ile bitirmesi ve Peter Singer bölümünün de "Modern Bir Atsineği" olması oldukça hoş bir detay olmuş. Her bölüm sonu diğer bölüme iyi bir şekilde bağlanıyor. Yani yazar sizi okuduğunuz bölümün sonunda bir sonraki bölüm için de hazırlamış oluyor.

Bu kitabı direkt Felsefe tarihi olarak okumayı düşünenlere tavsiye etmiyorum. Bence biraz yüzeysel kalabilir. Daha uzun ve detaylı bir Felsefe Tarihi kitabı okumanızı ve okuduklarınızı pekiştirmeniz açısından bunu daha sonra okumanızı tavsiye ediyorum. İncelemeyi sonuna kadar okuyanlara teşekkür ederim. İyi okumalar dilerim.
360 syf.
·6 günde·Beğendi·8/10 puan
İnsan düşünen bir hayvandır. İnsan politik bir hayvandır. İnsan deneyen bir hayvandır. İnsan düpedüz hayvandır. İnsan doğası gereği bencildir. İnsanın özü yoktur. İnsan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur. Duyularımıza asla güvenemeyiz. Düşünüyorum öyleyse varım. Ben varsam, ölüm yok; ölüm varsa, ben yokum. Tanrı vardır. Tanrı yoktur. Tanrı’nın varlığı ve yokluğu bilinemez. Büyük büyük dedelerimizin soyu maymundan gelmiş olabilir. Rüyalar bilinçdışına giden kral yoludur. Vs. vs. Felsefenin Kısa Tarihi, bu çıkarımları temel alan düşünürlerin felsefelerine adı gibi kısaca değinen, anlaması çok kolay bir felsefe kitabı. O yüzden felsefe okumak istiyorsanız giriş kitabı olarak rahatça seçebilirsiniz. Bu kitabın ardına Sofie'nin Dünyası adlı kitabı okursanız felsefeye sağlam bir giriş yapmış olursunuz. Ben tam tersini yaptım tabii ayrı bir şey.

Milattan bilmem kaç yıl önce yaşamış birçok düşünür vardır. Ama ister felsefe kitapları olsun ister felsefeyle ilgili diğer dokümanlar olsun Sokrates’ten önceki düşünürlere fazla yer vermezler. Sebebi yaşadığı döneme damga vurmuş olmasıdır. Felsefesinin temeli akıl yürütmeye ve soru sormaya dayanır. Sorduğu sorularla insanların bildikleri şeyleri gerçekte bilmediklerini kanıtlıyordu. Anlayacağınız tek bildiğimiz hiçbir şey bilmediğimizdi. Sokrates’ten sonra o döneme damga vuran varsa, sizin de aklınıza gelmiştir, kesinlikle Platon’dur. Duyularla değil de düşünme yoluyla gerçeklere ulaşabileceğimizi savunuyordu. Görünüşle gerçek arasındaki farkı anlatmak için mağara örneğini kullanmıştır. Mağaranın girişine arkası dönük olarak zincirlenen kişiler duvara yansıyan gölgelerini gerçeklik sanırlar ama bu görünüştür, bir kişi zincirini kırıp mağaranın dışına çıkarsa gerçeği o zaman görecektir. Buradan hareketle Platon’un felsefesinden çıkaracağımız temel sonuç görünüşlerin aldatıcı olduğudur. Yine o döneme damga vurmuş bir düşünür daha var: Aristoteles. Aristoteles insanları felsefeye iten şeyin ‘nasıl yaşamalıyız, nasıl iyi bir yaşama sahip olabiliriz?’ sorularına cevap aramak olduğunu savunuyordu. Aristoteles bu soruların cevabını gerçek mutluluğu aramak olarak vermişti. Yani haz dediğimizden şeyden tamamen ayrı mutluluğu( bkz. #13562361).

Düşünceleriyle insanları etkileyen her filozofu buraya yazmak çok mantıksız olacağından sadece birkaç tanesini seçip yazmayı tercih ediyorum. Bu dediğim gerçekten doğru mu? Ya tercih ettiğimi düşünürken başka bir şey yapıyorsam. Ya da bunları tamamen başkası yazıyorsa? O yüzden duyularımıza güvenemeyiz diyor Pyrrhon. Duyularımız bizi sıkça aldattığı için her şeyden şüphe etmeliyiz diye de ekliyor. Madem duyularımıza güvenmememiz lazım o zaman şüphe edip edemeyeceğimize nasıl güvenebileceğiz? Duyularımız bizi ne kadar aldatsa da her şeyden şüphe etmenin insan akıl sağlığı için iyi olmadığını düşünüyorum. Descartes de bu görüşe yakın sayılabilecek bir görüşü savunuyordu: Doğru olmama ihtimali olan bir şeye doğru demeyin. Bu görüş onu insan varlığını açıklamaya itiyordu. Cevabı çok basit: Düşünüyorum, öyleyse varım.

Felsefede en çok kafa yorulan konu belki de Tanrı’nın varlığıydı. Kimisi Tanrı vardır, kimisi yoktur, kimisi varlığı yokluğu bilinemez, kimisi Tanrı varsa birden fazladır, kimisi de tanrı doğadır gibi çıkarımlara varmıştı. Blaise Pascal da bu konuya kafa yormuştu. Pascal’ın düşüncesi, felsefi açıdan bakarsak, gayet sağlam bir düşünce bana göre. Kısaca, Tanrı varmış gibi yaşamanın insan için yararlı olduğu temeline dayanıyordu. Böyle bir durumda eğer Tanrı gerçekten varsa sizin için bu iyi bir durumdur. Eğer Tanrı yoksa fazla bir şey de kaybetmeyeceksiniz. Kendi deyimiyle: Kazanırsanız her şeyi kazanacaksınız, kaybederseniz de hiçbir şey kaybetmeyeceksiniz. Bizim deyimizle açıklamak gerekirse: Aşağı tükürsem sakal, yukarı tükürsem bıyık gibi bir durum. (Farklı bir anlam çıkmaması için deyimi iki davranış, iki kimse, iki karşıt şeyin aynı olması anlamında kullandığımı belirtmek isterim.)

İnsan özgür müdür? Varoluşun gayesi var mıdır? Yine bu konularda da fikir üretmiş çok düşünür var. J. J. Rousseau “İnsan özgür doğar oysa her yerde zincire vurulmuştur,” diyor. Yine kendisi bir yasaya itaat etmenin toplumun yararına olduğunu kavrayamayan kişi özgür olmaya zorlanmalıdır görüşünü ortaya atıyor. Aradaki çelişkiyi siz de fark ettiniz. Kendisi işin içinden özgür olmaya zorlanan kişi daha özgür hale gelir diyerek çıkmış. J. P. Sartre göre burada olmamızın, yani varoluşumuzun, herhangi bir nedeni yoktur(bana göre var), kişi ne yapmak ve ne olmak istediğini seçmekte özgürdür. Bende bundan hareketle, kişi istediği şeyi seçmekte özgürse, soruyorum: Kişi doğruluğunu sorgulamış veya sorgulamamış bir şeyi seçiyor, başka bir kişi de bu seçimi eleştiriyor diyelim. Eee kişi istediğini seçmekte özgür, bu halde kendini seçimini yapmış kişiyi eleştirmek nedir? Cevabını da ben vereyim bu da bir seçimdir. Ben de bu kitabı okumayı seçtim ve okudum. Güzel, keyifli bir kitaptı. Okumak isteyen arkadaşlara iyi okumalar.
Otostopçunun Galaksi Rehberi serisinin 5 kitabının bir arada olduğu basım. Öncelikle söyleyeyim çok uzun bir kitap. 900 küsur sayfa. Benim gibi uzun kitaplara alışkın değilseniz, bir de bilim-kurgu pek ilgi alanınıza girmiyorsa okurken çok zorlanabilirsiniz. Ben ancak ilk iki kitabı okuyabildim. Başlarken hepsini okumayı düşünüyordum. Açıkçası hepsini okumaya gücüm yetmedi. Ne olursa olsun kitapları yarım bırakmayı sevmiyorum. Bu nedenle araya kitaplar koyarak bitireceğim sanırım.

Kitabı okumadan önce ekşi'de ve 1000kitap'ta yorumlara bakmıştım. Bir çok yorum anlam itibari ile şöyleydi: "Çok saçma bir kitap ama yarım da bırakamıyorsunuz. Sizi içine hapsediyor." Bu tür yorumları görünce şaşırmıştım. Ama biraz okuduktan sonra aslında kitaba pek uyan yorumlar olduğunu fark ettim.

Yazar kendi kafasında bir evren yaratıyor -kim bilir belki de gerçektir-. Sizi karakterlerle beraber bu evrenin bir ucundan diğer ucuna sürüklüyor. Ufkunuzu çok genişletecek bir kitap. Pek çok yerde durup tekrar tekrar düşünmek zorunda kalıyorsunuz. En basitinden insanlar fare üzerinde deneyler yapar ya, yazarımıza göre aslında fareler insanlar üzerinde deneyler yapıyor. Veyahut evrende Dünyadan başka gezegenler var ve buralarda başka ırklar da yaşıyor. Dünya ise diğer ırkların yaşamı sorgulamak, yaşamın anlamını bulmak gibi sorulara cevap verebilmesi için üretilen bir robot. Biz insanlar da aslında bu robotun birer parçasıyız. Neyse çok spoiler vermeyeyim. Sonuç olarak 'saçma' da olsa bir olay örgüsü var ve ister istemez merak ediyorsunuz sonunu.

Çeviri olmasına rağmen yazarın değişik dil kullanımının tadına varabiliyorsunuz. Çevirmenlere puanım 10 bu bakımdan.

Ülkemizin ziyaretçi sayısı bakımından en iyi 8. sitesi olan, dünyada kendi alanında bir ilk olan ve 1999'da kurulan ekşi sözlük'ün kurucusu Sedat Kapanoğlu siteyi bu kitaptan esinlenerek oluşturduğunu belirtmişti. Açıkçası bu nedenle kitaba olan merakım baya da artmıştı. Kitabı okuduğum kadarıyla Douglas Adams yıllar önce, internet bu kadar yayılmamışken, hatta insanların internetin kendisini bile kavramakta zorlanırken sözlük modelini kafasında yaratması ne kadar zeki, ilerigörüşlü olduğunu gösteriyor. Dediğim gibi ufku gerçekten de katlayan bir kitap. Özellikle bilim-kurgu seven okurların ve yeni bir şeyler denemek isteyen okurların okumasını tavsiye ediyorum.

dipnot: en uygun
zamanda kalan 3 kitabı da okuyup yorumumu ve puanımı güncelleyeceğim.

Yazarın biyografisi

Adı:
Füsun T. Elmasoğlu
Tam adı:
Füsun Turcan Elmasoğlu, Füsun Turcan, Füsun Elmasoğlu
Unvan:
Görsel Tasarımcı, Editör, Çevirmen
Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Sanatlar Mezunu olan Füsun Turcan,Uzun yıllar reklam sektöründe çalıştı. Daha sonra NTV Tarih dersinin 50 sayı boyunca Görsel Yönetmenliğini yaptı. Şimdi kitap kapakları çalışmaları devam ederken, “Bellek Kayması” ve Tanrım Beni “Taştan” Yarat projeleri aynı hızda seyrediyor. Tasarım içeren her türlü projede olmayı seviyor.

Yazar istatistikleri

  • 9 okur beğendi.
  • 15,7bin okur okudu.
  • 1.562 okur okuyor.
  • 13,4bin okur okuyacak.
  • 748 okur yarım bıraktı.