İlk kitap Peri Varisi Elowyn için nefesimizi tutarak bitmişti. Arenada, hayatı için savaşmak üzere bırakılmış bir karakter… Ve Peri Lideri tam da bu kaosun ortasından başlıyor. Heyecan daha ilk sayfalarda zirve yapıyor çünkü artık Elowyn’in iki kimliği gizli değil. Bu gerçek ortaya çıktıkça kötü kraliçenin emelleri daha net, daha karanlık ve çok daha acımasız bir hâl alıyor.
Kraliçenin tek bir amacı var: Elowyn’in ölmesi. Arenada, pusularda, saçma sapan rakiplerin arasında… Ama Elowyn sadece düşmanlarıyla değil, kendi içinde uyanan güçle de yüzleşiyor. Topraktan, perilerden gelen bir güç… Onun kaderini yeniden yazabilecek kadar güçlü ve bir o kadar da tehlikeli. Bu güç Elowyn’i kraliçenin gözünde daha da büyük bir tehdit hâline getiriyor.
Ve gelelim kalbimi paramparça eden yere…
Rush. Kraliçeye sadık, onun hizmetinde, hatta varisi konumunda olan Rush… Arenada Elowyn’le karşı karşıya getirildiğinde, kraliçenin açıkça planladığı bir ölümün ortasında kalıyor. Sevdiği kadınla efendisi arasında sıkışıp kalan bir adamın çaresizliğini iliklerimize kadar hissediyoruz. Onu öldüremeyecek kadar âşık olması, ama kaçamayacak kadar bağlı olması… İşte bu ikilem, kitabın en sarsıcı duygularından biri.
Rush ve Elowyn arasındaki ilişki artık tamamen aşka dönüşmüş durumda ama bu aşk “olamaz” duvarlarına çarpıyor. İmkânsızlığı bilerek sevmek, sessiz konuşmalar, yarım kalan cümleler… En sevdiğim kısım kesinlikle bu ikilinin arasındaki gerilim ve duygusal yoğunluktu.
Kitabın sonlarına doğru kraliçenin saf kötülüğünü okumak beni gerçekten sinirlendirdi. Sayfalar hızla aktı; “şimdi ne olacak?” diye diye okudum. Elowyn’in kökenine dair sırlar, ejderhalar, periler ve Pru’nun verdiği destekle hikâye daha da zenginleşiyor.
Genel olarak söyleyebilirim ki ikinci kitabı ilk kitaptan daha çok