"... insan bazen sağır olmaz, sadece duymaktan bıkmış olabilir. Böyle olunca da, hiç karşılık vermez kendisine söylenenlere. Ama bu gerçekten duymuyor demek değildir.”
Fil olmak, sadece büyükbabaya özgü bir özellik değildi. Onu fil olmakla atfetmiş kızı da fildi, kızının kocası da!
Aslında Elio Vittorini, tüm söylenecekleri söylemişti kitabında. Üstüne ne kadar konuşulabilir ki? Kendisinin de deyimiyle "kendisine gerçekçi bir yazar süsü vermek için değil, ülkesinde sıklıkla yaşanan bir gerçeği" dile getirmek için yazmıştı. Biz okurlara yahut eleştirmenlere yardımcı olmak için yazılmamıştı bu kitap!
İkinci Dünya Savaşı'ndan sonraki yoksulluğu ve insanlığı kaleme alan Elio Vittorini, bu kitapla bizim dünyamızın haritasını çizmiş adeta. Çünkü okurken sıklıkla ince detaylarda kendimizi bulabiliyoruz. Bunu yapmak için de öyle özel bir çaba sergilememiz gerekmiyor.
Vittorini, eserinde kalabalık bir ailenin yaşamına davet ediyor bizi. Onların hindiba ve ekmek kokan sofralarına davet edip her gün yemek saatlerinde o küçük çocuklarla birlikte ağlıyorsunuz. Çünkü evin sadece bir bireyi çalışıyor ve onun eve getirdiğiyle geçiniyorlar. Bununla birlikte orta yaşlarda olan evin hanımının, başköşede oturan o yaşlı, heybetli, hiç konuşmayan ama ara sıra dudaklarını aralayıp ses çıkarmadan kıpırdatan fil adamı, yani babasını dilinden düşürmemesine kızıyorsunuz. Bir de anlatıcımızın 'annemin kocası' dediği adama 'ufaklık' denmesi var ki o da ayrı endişelendiriyor insanı.
O köşesinden hiç kalkmayan fil adamımız hakkında söylenen 'o fil gibi adamdır' sözünü kitabın ilk sayfalarında çokça okusam da zamanla o eve misafir olan Katransuratlı'nın vesilesiyle rastlamamaya başladım. Ki bunun da bir sebebi vardı zaten!
118 sayfaya sığdırılmış, çok şey anlatan bu kitap, yazarının yazdığı