“Şans cesurlardan yanadır.”
İngilizler adına savaşan efsanevi McKinnon Savaşçıları ‘nın yeni komutanı Morgan McKinnon’du. Komutanlıgı, hayatının aşkı Leydi Anne’le evlenip ordudan ayrılan ağabeyi Ian’dan devralmıştı. Hızlı ve etkili saldırılarıyla düşman kuvvetlerine büyük kayıplar verdiren, çok sayıda başarılı operasyon yapan savaşçılar ve McKinnon kardeşler, kısa zamanda oldukça korkutucu bir efsane haline gelmiş, haklarında doğaüstü hikayeler uydurulmaya başlanmıştı. Bu nedenle de Fransa’nın Carillon Kalesi askerlerinin Morgan McKinnon’u yaralı bir halde esir almaları, hem Fransız hem de İngiliz ordusunda saşkınlık ve sansasyon yaratmıştı. Carillon Kalesi’ne yaralı halde gelen Morgan’la, babasını bu savaşta kaybeden yarı Fransız yarı Abenaki kızılderilisi kanı taşıyan melez güzel Amelie Chauvenet ilgilenmek zorunda kalmıştı. Babasının ölümünden de sorumlu olan, hakkında bir çok korkutucu hikaye duyduğu Morgan’a süphe ve korkuyla yaklaşan Amelie, O’nu tanıdıkça, hakkında anlatılan herseyden kuşku duymaya başlamıştı. Morgan’sa başlarda, iyileşirse Fransızların ve onların müttefiki Abenaki kızılderililerinin kendisine yapacağı korkunç işkenceleri düşünüp ölmek için mücadele etmiş, başarılı olamayınca da iyileşip kaçmanın yollarını düşünmeye başlamıştı. Amelie düzenli olarak kendisiyle ilgilendiği için aralarında ikisini de hem rahatlatan hem diken üstünde tutan bir arkadaşlık oluşmustu zamanla. Küçük sohbetleri Amelie’nin de Morgan’ın da hoşuna gidiyor, giderek birbirlerine daha da yakın hissetmelerine neden oluyordu. İkisi de Morgan iyileştikten sonra O’nu bekleyen sorgulama ve işkencelerin tedirginliğini yaşıyorlardı aynı zamanda. Bu arkadaşlıkları, Fransız askerlerin tam olarak iyileşmemiş Morgan’ı sorgulamak için askeri karakola götürmelerine dek bu şekilde