Ofis koridorlarının karanlık tarafını hissettim. İnsan ilişkilerinin en karmaşık yüzlerinden biri, her gün aynı masaların arasında yan yana otururken aslında birbirini hiç tanımamaktır. Bir gülümsemenin ardında gizlenen düşmanlık, bir iltifatın altındaki küçümseme… Bunları hayatımda ben de gördüm. Masum görünen bakışların ardında buz gibi bir mesafe, içtenmiş gibi gelen bir sözün altında zehirli bir niyet olduğunu fark ettiğim çok oldu. İşte bu yüzden bu kitap, yalnızca bir gerilim değil, aynı zamanda ruhumda bir ayna gibiydi.
Hikâye ilerledikçe karakterlerin arasındaki gizli gerilim, bana kendi iş hayatımda yaşadığım çatışmaları hatırlattı. Bir insanla aynı ortamı paylaşırken, onun gerçek yüzünü görmenin çoğu zaman imkânsız olduğunu fark ettim. Bir kahve molasında yan yana durduğum insanların, arkamdan neler söylediğini yıllar sonra öğrenmiştim. Kitapta da aynı şekilde, yüzeyde sıradan görünen bir ilişkinin altındaki karanlık gittikçe ağırlaşıyor. Ve bu bana şu gerçeği düşündürdü: İnsan, en çok da yanında duran kişiden yara alıyor.
McFadden’in dili bana yalnızca gerilimi değil, aynı zamanda tedirginliği de yaşattı. Sayfaları çevirdikçe içimde bir sıkışma, “ya ben de fark etmeden böyle bir oyunun içindeysem” düşüncesi büyüdü. Çünkü hayat, bazen en büyük tuzakları, en sıradan anların içine saklıyor. Bir ofis sandalyesi, bir bilgisayar ekranı, bir fotokopi makinesi… Hepsi aslında bir sahne; biz de rollerimizi oynayan aktörleriz.
Ama beni asıl çarpan şey, karakterlerin ikili ilişkilerinde saklanan çıplak gerçek oldu: güvenin kırılganlığı. Birine güvenmek ne kadar kolay görünse de, kırıldığında geriye kalan şey bir daha onarılamıyor. Ben de bir zamanlar çok güvendiğim bir iş arkadaşımın, küçücük bir çıkar uğruna sırtımı döndüğünü gördüğümde içimde tarifsiz bir boşluk