Tek bir cümle ile kitabı özetleyecek olsaydım yazarın kitaptaki “Suç işleyen biri, cezasını çektikten sonra tekrar suç işleyebiliyorsa, suça olan meyili ortadan kalkmıyorsa, kısacası ıslah olmuyorsa, eksik olan bir şeyler var demektir.” cümlesinden faydalanırdım.
Islahat, hem düşündüren hem de yer yer içimi acıtan kısa ama derin bir hikaye sundu bana.
Kısacık sayfaların içine, yılların sustuğu bir çığlığı, nesiller boyu devreden bir acıyı, ‘ceza’ adı altında yapılanları ama asla yapılmayan ıslahı sığdırmış sevgili yazarımız.
Kitap boyunca şu soruyla cebelleştim:
Kalbi kötülükle dolmuş bir insan gerçekten ıslah edilebilir mi?
Yani suç işlediği için hapse atılan biri, oradan çıktığında topluma yeniden karışabilir mi?
Bu kitap, evet, ütopik bir yanıt veriyor. Çünkü Sessiz Ada’da yürütülen rehabilitasyon süreci, keşke gerçek hayatta da bu kadar insancıl, bu kadar onarıcı olabilseydi dedirtiyor.
Ama işte tam burada hikaye gerçekle çarpışıyor.
Günümüzde hâlâ her gün karısını döven, çocuklarını susturan, evin içinde sessizlikle işkence eden insanlar var.
Ve biz bu insanları sadece bir hücreye kapatmakla onları değiştirebileceğimize inanıyoruz.
Halbuki değişim, duvarların arkasında değil, içerde yani insanın içinde başlıyor. Ama o içeriye dokunan, onu dönüştürmeye çalışan bir sistem var mı günümüzde?
Islahat, bizlere bu açığı işaret ediyor.
Kitapta anlatılanlar bir yandan acı verici, bir yandan da “keşke” dedirten cinsinden.
Keşke her suçun ardına bir rehabilitasyon mümkün olsaydı.
Dil olarak oldukça sade, akıcı. Hacimce de çok ağır değil.
Ama ruhen oturup da bir çırpıda kalkamıyorsun kitabın
başından.
Özellikle bir çocuğun gözünden sessizliği izlemek, hele ki o sessizliğin işitme engeliyle birleşmesi okuyanların içlerini acıtıyor.
Kitap boyunca karakterler kadar sistem,