Okuduğum ilk Halit Ziya tiyatrosuydu. Kitapta kullanılan üslup olsun ya da cümlelerin edebi ağırlığı çok başkaydı. Bir sürü altını çizdiğim cümle oldu. Gerçekten çok güzel bir tiyatroydu. Bir aile nasıl zehirlenebilir ve en dibe doğru çekilebilir cevabını apaçık okuyucuya sunuyordu. Hayatımıza aldığımız bizim için önemsiz insanlar aslında tüm güzellikleri mahvedebilirdi. Bizi en derinden korkularımızla baş başa bırakabilirdi. Zehir gibi kanımızdan içeri girip şifa bulamadan bizi öldürebilirdi. Başımıza gelen her şey beklemediğimiz insanlar tarafından gelir diyordu kısacası. Bu tiyatro hem duyguyu çok iyi yansıtmış hem de olayın içine sokabiliyordu insanı. Okumanız gereken bir tiyatro örneği.
KâbusHalid Ziya Uşaklıgil · Can Yayınları · 202175 okunma
Halit Ziya'nın bir tiyatro eseri ancak metinlerin uzunluğu sebebiyle sanki bir roman okuyormuşsunuz havası veriyor. Yoğun duygu betimlemeleri eseri uzatmış diyebilirim. Servet-i Fünun döneminde hayatı boğan istibdat, tiyatro dalının fazlaca ihmaline yol açmıştı çünkü piyesler oynanamıyordu. Bu eser 1918 yılında yazılmış fakat gölgede kalmaktan kurtulamamış. Kalabalık, varlıklı bir ailenin çöküşünü konu alıyor eserimiz. Aile babasının, dayısının kızı ile yaşadığı aşk ve evi terk eden aile annesi... Ailenin başına çöken kâbus dağılacak mıdır? Kitapta feminist düşünceler, kadın haklarının kısıtlılığı ve kanunların erkeklere ayrıcalıklı olduğu vurgulamaları da dikkatimi çeken diğer noktalardır. Eserdeki "Sadun" karakterine dikkatleri çekmek isterim: Sadun, Halit Ziya'nın ölmüş olan çocuklarından biridir. Kitapta da hastalıklı bir roldedir. Sevgiler....
Kitabın can yayınlarından çıkan açıklamalı orjinal metnini okudum. Eserin açıklaması için şu beklentideydim: eski Türkçe kelimelerin dipnot olarak düşülmüş olması, ancak açıklamalar kitabın sonundaki bir bölümde alfabetik olarak bulunuyordu. Arapça bilgim sebebiyle okurken zorlanmadım Farsça kökenli kelimeler için arka sayfalara muracat ettim bu Osmanlıca konusunda birikimi olmayan bir okur için okuma keyfini bozan bir durum bence. O anlamda zor bir metin eski dilden dolayı. Kitaba gelince Selma karakterine hayran kaldım. Güçlü başını eğmeyen gururlu bir kadın. Bazı kısımlarda evlilik hakkında ya da evlilikte kadının ve erkegin -olmasi gereken ve halihazırda olan- yeriyle ilgili fikirleri de hayran bıraktı. Çok keyifle okudum. Kitap için sade metin imkanı varsa onu tavsiye ederim.
KâbusHalid Ziya Uşaklıgil · Can Yayınları · 202175 okunma
Yazar, Kâbus’ta kadın karakterleri; güçlü, ayakları yere basan, erkeklerle aynı haklara sahip olmak isteyen, birey olma bilincinde kişiler olarak kurgulamıştır. Bu bakış açısı, aynı zamanda Türk toplumunun yeniden yapılanacağını müjdeler. Realizmin etkisiyle güçlü kadın ve erkek karakterler yaratan yazar, toplumsal yaşamın bu iki cinsin eşit katılımıyla çok daha güzel olacağının farkındadır. Nitekim 1918’de yayımladığı Kabûs’ta ileri görüşlülükle kadın gücünü idrak etmiş ve kadının toplumsal yaşamda var olması için meslekleşmesi gerektiğini vurgulamıştır. I. Dünya Savaşı ve öncesindeki savaşlar, erkek nüfusunun azlığı, kadının geçim derdi vb. sebepler, elbette bu “meslekleşme” düşüncesinin oluşmasında etkili olmuştur.
༄ Hafize Şahin
Beklentimin üzerinde bir kitap. Günümüz Türkçesine çevrilmemiş olmasına rağmen rahatlıkla okunuyor. Müthiş bir edebi eser değil ama Türk edebiyatında zevk aldığım nadir oyunlardan biri.
Halid Ziya Uşaklıgil, Servet-i Fünûn ve cumhuriyet dönemi Türk romancı ve yazardır. Bazı edebi yazılarını Hazine-i Evrak dergisinde Mehmet Halit Ziyaeddin adıyla yayımlamıştır. Servet-i Fünun edebiyatının en büyük nesir ustası kabul edilir. İlk büyük Türk romanı olarak kabul görmüş Aşk-ı Memnu'nun yazarıdır.
Aynı zamanda Osmanlı İmparatorluğu'nun Sultan Reşat devri Mabeyn Başkatibi (1909-1912), ve Ayan Meclisi üyesidir.
İstanbul'un Eyüp semtinde doğdu. Babası halı tüccarı Halil Efendi, Uşak'tan İzmir'e göçmüş varlıklı bir ailedendi. Halit Ziya, o sırada İstanbul'a yerleşmiş olan Halil Efendi ile Behiye Hanım'ın üçüncü çocuğu olarak dünyaya geldi. Mahalle mektebindeki ilk eğitiminin ardından Fatih Askeri Rüştiyesi'ne devam etti. 93 Harbi'nin başlaması ile Halil Efendi'nin işleri bozulunca aile, İzmir'e yerleşti ve Halit Ziya öğrenimini İzmir Rüştiyesi'nde sürdürdü. Ardından İzmir'de Ermeni Katolik rahiplerinin çocukları için kurulmuş yatılı bir okula devam ederek Fransızcasını geliştirdi; Fransız edebiyatını yakından tanıdı. Fransızca çeviri denemeleri yaptıktan sonra henüz öğrenci iken ilk yazılarını yayımlamaya başladı. Önce İzmir çevresinde kendini tanıttı. Bazı edebi yazılarını İstanbul'da Hazine-i Evrak adlı önemli bir dergide "Mehmet Halid" adıyla yayımladı. Son sınıfta iken okuldan ayrıldı, babasının kâtibi olarak iş yaşamına başladı. Aynı yıl, Bıçakçızade Hakkı ve Tevfik Nevzat adlı arkadaşlarıyla Nevruz adlı bir dergi yayımlamaya girişti. 10 sayı kadar yayın hayatında bulunan ve İzmir'in ilk edebiyat dergisi olan bu dergide çeviri şiir ve hikâyeler, mensur şiirler, bilimsel yazılar yayımladı. Babasının yanındaki işi edebiyat merakı ile bağdaştıramadığından farklı bir iş aradı. İstanbul'a giderek hariciyeci olmak için başvurdu; başvurusu kabul edilmeyince İzmir'e döndü. İstanbul'da bulunduğu süre içinde Fransız edebiyat tarihi ile ilgili olarak uzun süredir yazmak istediği kitabı yazdı. Garbdan Şarka Seyyale-i Edebiye: Fransa Edebiyatının Numune ve Tarihi adlı kitabı 1885'te 84 sayfa olarak basıldı. Bu eser, onun basılan ilk kitabıdır ve Türkçede basılmış ilk Fransız edebiyatı tarihi olma özelliği taşır. İzmir'e döndükten sonra İzmir Rüştiyesi'nde Fransızca öğretmenliği yaptı, öğretmenliğe devam ederken Osmanlı Bankası'nda çalışmaya başladı. İzmir İdadisi'nin açılmasından sonra öğretmenliğe bu okulda devam etti; Fransızcanın yanısıra Türk edebiyatı dersleri verdi.
Milli mücadele döneminde genellikle Ahmet Cevdet’in İkdam Gazetesi’ne yazılar gönderdi. Çoğunlukla dil ve edebiyatla ilgili yazılar yazdı.
Cumhuriyet döneminde kendisini tamamen edebiyata verdi. Cumhuriyetin ilk yıllarında devletin şekillenmesini uzaktan izledi ve fazla eser vermedi.
1930’larda yazı hayatına büyük bir canlılıkla döndü. Cumhuriyet ve Son Posta gazetelerinde yazıları yayımlandı. Özellikle hatıra tarzında yazılarıyla edebiyat dünyasında aktüel bir isim haline geldi.
Dil devrimi’ne gönülden inanan yazarın I. Türk Dili Kurultayı’nda (26 Eylül 1932) sunduğu, Türkçenin geçirdiği evreleri ve dil sevgisini sanatkârane bir üslûpla dile getiren bildiri çok ses getirdi.[3] Bazı eserlerini sadeleştirdi ve Latin harfleriyle yeniden yayımladı.
1937’de Tiran elçiliğinde görevli oğlu Halil Vedat’ın 33 yaşında intihar etmesi üzerine büyük bir yasa girdi. Acısını, yazmakla hafifletmeyi seçti. Her türlü tedaviyi reddettiği uzun bir hastalığın ardından 27 Mart 1945’te öldü. Bakırköy mezarlığında oğlu Halil Vedat’ın yanına gömüldü.